in

Alışılmadık Bir Dönem Hikayesi: Dickinson

“I’m Nobody! Who are you?

Are you —Nobody—too?”

Dickinson. Kelimelere dökülemeyecek derecede absürt, bir o kadar da ilgi çekici, trajikomik, revizyonist bir hayat ve dönem hikayesi. Dickinson, adını aldığı Amerikalı 19.yüzyıl şairi Emily Dickinson’ın hayatını ve düşüncelerini bir biyografik belgesel yerine, komik ve dönemin gerçekliğinden kopuk bir şekilde izleyicinin önüne sunuyor. Dickinson’ın asıl amacı, yapımcısı Alena Smith’in sözlerine göre, kendi döneminde asla anlaşılamamış olan şairi anlamlandırmaya ve anlatmaya çalışmak ve yaşarken göremediği hak ettiği görünürlüğü ona sağlamak. 19.yüzyıl diyince kiminizin iç çektiğini tahmin edebiliyorum, ama sakın bu diziyi diğer dönem dizileriyle aynı kategoriye koymayın derim. Şimdilik her sezonu on bölümden oluşan iki sezonluk Dickinson, yarımşar saatlik bölümlerine trajedi ve komedi ikilisini çok başarılı bir şekilde sığdırarak izlediğim bütün diziler arasında ilk sıraları kapmış durumda. Şair Emily Dickinson’ın hayatı her 19.yüzyıl kadınının hayatı gibi kısıtlamalar, beklentiler ve sorumluluklarla dolu hapishane gibi bir hayat aslında, ama dizi Emily’nin bu hayat hikayesini direkt anlatmak yerine, bu trajik gerçekliği bir kara mizah elementi yapıp izleyiciyi hem sıkmayacak hem de yoğun duygular hissettirecek bir şekilde hayata geçiriyor. Dizinin yaratıcısı ve yazarı Alena Smith’in sözlerine göre dizi, Emily’nin hikayesini anlatmadaki temel gücünü Emily’nin hayal gücünden alıyor, dolayısıyla dizide bolca imge yer alıyor. Emily’nin hayatının gerçek özellikleriyle zihnini ve hayal gücünü birleştirerek ortaya bir olay örgüsü ve senaryo çıkarıyor yapım. Havalarda uçuşan şiir dizeleri, gerçek olmayan insanlar ve durumlar filtresiz bir şekilde izleyiciye aktarılıyor, böylece tarihi gerçeklikler Emily’nin zihniyle birleşip kısmi kurgu bir yapım oluşturuyor. Peki nedir bu kadar özel kılan bu diziyi, veya kimdir bu Emily Dickinson? 

Emily, zamane kadınlarına göre asi fakat bir o kadar da duygusal bir kız olarak karşımıza çıkıyor. Ev işleri yapmayı sevmeyen, ağabeyi Austin bir erkek olduğu için onun birçok işten muaf kalmasından rahatsız olan, kadının tek amacının iyi bir eş, anne ve ev hanımı olmak olan bir düzeni saçma bulan, aslında feminist olup bunun farkında olamayınca hissettiklerini ve düşüncelerini anlamlandıramayıp varoluşsal sancılarını şiirine döken, duygusal ve naif bir genç kız. Babasının kısıtlamalarına rağmen erkek gibi giyinip izni olmayan bir üniversite dersine katılmaktan tutun, ailesi evde yokken afyon alıp parti veren bir genç Emily. Bunları yapmasına rağmen ataerkil hayat şartlarından kaçamayıp kendini de çevresine anlatamayınca her şeyi şiirine dökmüş esas kızımız. Kapana kısıldıkça yazmış, ölümün kurtuluş olduğunu düşünmüş belki de bu ıstıraptan, ölümü yazmış sık sık, ama her konudan yazmış, uyumuş rüyasında yazmış, uyanmış yazmış, yemeden içmeden her an yazmış. Bu bir o kadar da kaliteli üretkenliği de dizi, her bölümü bir şiire adayarak Emily’i o şiiri yazmaya iten olayları kısmen hakikaten, kısmen de imgesel olarak işleyerek anlatmış. Bu çabanın sonunda da sembollerle dolu, her anı imgelerle, alt metinlerle dolu bir yapım çıkmış ortaya.

Emily hem kendini anlamıyor hem anlatamıyor çevresine ve bu yüzden yazıyor, evet, fakat bunların ikisini de Emily için yapan tek biri var hayatında, en iyi arkadaşı Sue. Sue ile Emily’nin inişli çıkışlı, yasaklarla ve aşkla dolu ilişkisi diziyi sürdüren en önemli güçlerden birisi. Sanki bu iki kız birbirlerinin zihnini dünyada anlayabilen tek insanlar, ve birbirlerine ister istemez bağlanmışlar, kopamıyorlar. Fazla spoiler vermeden anlatmaya çalıştığım için fazla detay veremiyorum, fakat hem ilk hem ikinci sezonda bu birbiri için yaratılmış iki ruh eşinin duygu yüklü maceraları Emily’nin şiirlerinin çoğunun ana ilham kaynağı oluyor, ve dizide de izleyicinin içine işleyen bir şekilde, sanki her olayı zihnimizde biz yaşıyormuşuz gibi hissettirilerek anlatılıyor. 

Dizinin ayırt edici özelliklerinden biri de diyalogların ve müziğin tamamen çağdaş yapılmış olması. 1800lerin ortasında Amherst, Massachusetts’te yaşayan burjuva bir ailenin 21.yüzyıl gençleri gibi konuşması, bazı sahnelerde arkaplanda çalan müziklerin tamamen günümüzden olması hem diziye kurgu elementini katıyor hem de izleyiciyi sıkmayıp diziyi takip edilmesi kolay bir yapım haline getiriyor. Dizide çalan müziklerle beraber komedi unsurları da özellikle diziyi hafifletmek için yerleştirilmiş. Diyalogların çağdaş olması bazen karakterleri dinlerken gülmemize sebep oluyor, bazen arka planda çalan bir şarkıyla karakterin 2021 yılında yaşayan bir ergen gibi dans etmesi bir süreliğine zihnimizi rahatlatıyor. Ama dizinin yapısı gereği, kahkaha attığımız bir sahneden hemen sonra gözyaşı dökebiliyoruz veya titreyerek korkabiliyoruz. Öyle hızlı oluyor ki bu geçişler bazen o sahneyi tam hissedemediği veya içselleştiremediği için dönüp tekrar izlemek istiyor insan. İzlerken bazen koltuğunuzun ucunda heyecanla bekletecek, bazen yayılarak güldürecek, bazense büzüşüp ağlatacak bu karmaşık ama bir o kadar da tertemiz hikaye sanki tümsekli bir yolda giden bir at arabasındaymış gibi hissettiriyor izleyiciyi, tam da Emily Dickinson’ın hayatı gibi. 

Zorlu, pürüzlü bir hayatı olan, şöhretle maalesef(?) yaşarken tanışamamış olan değerli şair Emily Dickinson’ın hepimizin bir yerlerinden kişisel bir bağ kurabileceği trajikomik hayatını izlemeye davet ediyorum hepinizi, pişman olmayacaksınız. Bu dizi sizi zihninizin ve kalbinizin keşfetmediğiniz yerleriyle tanıştıracak ve şu ana kadar anlamlandıramadığınız birçok taşı kafanızda yerine oturtacaktır. Yani en azından bende öyle olmuştu :)İyi seyirler.

avatar

Yazar Şebnem Yaren

Boğaziçi Üniversitesinde eğitim hayatımı devam ettirirken siyasetten popüler kültüre, ekonomiden sanat dünyasına kadar ilgimi çeken konular hakkında burada fikir belirtiyorum

blank

Kadının Türk Tarihindeki Siyasi ve Toplumsal Rolü

blank

Yeni Hobi: Epoksi