in

Big Little Lies

 HBO’nun ödüllü mini dizisi, Liane Moriarty’nin 2014 yılında yazmış olduğu romandan esinlenerek, David E. Kelley tarafından 2017 yılında yazılmış ve oluşturulmuştur. Aynı zamanda dizinin baş yapımcıları arasında, Reese Witherspoon ve Nicole Kidman yer aldığı için benim izleme sebeplerimden biri olmuştu. 2017 yılında ilk bölümün yayınlanmasından sonra devamlı konuşulan bir dizi haline geldi. Her ne kadar dizi mini dizi olarak sunulsa bile, 2.sezon onayını almış ve hatta yeni sezonu yayına girmiş durumda.

 Bu seri aslında beş başarılı zengin annenin, okyanus kenarı bir kasaba olan Monterey, California’da yaşadıkları üzerine işlenmekte -ki insanın orayı gördükten sonra her şeyi bırakıp oraya taşınası geliyor.- İlk sezonun başında öğreniyoruz ki dizideki beş başarılı annenin; Celeste (Nicole Kidman), Madeline (Reese Witherspoon), Jane (Shailene Woodley), Bonnie (Zoe Kravitz), Renata (Laura Dern) çocukları aynı okulda okuyorlar ve hikayelerini birleştirmiş oluyorlar.

 Bu dizi serisi, her karakterin kendine ait hayatlarının tanıtılması ile başlıyor. Burada biraz karakter analizine girmek istiyorum. Reese Witherspoon’un oynadığı karakter olan Madeline, tam zamanlı çalışan bir işkolik. Aslında çalışan anneler arasında kendini en çok ön plana koymak isteyen hırs düşkünü bir karakter. Jane karakterini yansıtan Shailene Woodley ise çocuğunun iyi bir eğitim alması için bu kasabaya taşınmış, yalnız yaşayan bir anne. Bana kalırsa diğer karakterlerden daha eğlenceli ve daha az kariyer odaklı. Nicole Kidman her zamanki gibi mükemmel bir karakter yansıtması ile Celeste… Bu kadına daha kaç kez âşık olabilirim bilmiyorum. Celeste karakteri çok içine kapanık, sürekli kendini soyutlayan, bu durumdan ötürü dışarıdan çok yüksek statüde görülen ve önceden avukatlık yapmış eğitimli bir kadın. Onun, yakışıklı bir iş adamı olan Perry (Alexander Skarsgård) ile evli olması ise bu durumu biraz daha çekici hale getirmiş oluyor. Renata karakterini canlandırmış olan Laura Dern ise tamamen ne söyleyeceğinden asla korkmayan -bu ailesi dahi olsa geçerli- özgüveni yüksek dominant bir kadın rolünde. Tabi ki Bonnie’yi canlandıran Zoe Kravitz benim için ayrı yeri olan oyunculardan birisi hem dizideki hem de gerçek hayattaki karakteristik duruşu ile hayran bırakan bir kadın kendisi. Dizide özgür ve rahat bir karaktere sahip. Aynı zamanda Madeline’in eski eşi olan Nathan (James Tupper) ile evli.

 Bu kısımda biraz daha derine inip diziden yorumlar içeriyor.

 ! SPOILER !

 Dizide aslında Nicole Kidman’ın ne kadar zor bir karakteri canlandırdığını da fark ediyoruz. Mükemmel, sırlarla dolu hayatının sadece gösterişten ibaret olduğunu görüyoruz. Celeste, sürekli fiziksel şiddete uğrayan bir kadın fakat fiziksel şiddetin psikolojik arka planını aslında her şiddetten sonra eşi ile birlikte olma -cinsel olarak- isteğinden anlıyoruz. Başlarda bu bir arzu, karşılıklı olabilecek gibi hissettiren bu durum, bir süre sonra aslında insana garip bir psikoloji ve ilişki dedirtebiliyor. Hep özel hissettirilen, şiddetten sonra ise bunu kendi içsel dünyasında bunu bastırmaya çalışan bir kadın. Bu da Celeste gibi bir kadının almış olduğu eğitim ve statünün altında kendine fiziksel şiddeti kaldırmakta zorlandığı ve bu psikoloji altında ezilmek istemediğini fark ettiriyor bana. Yani kurbandan çok suç ortağı gibi görünüp iyi hissetmek, bunun normal olduğunu kabullenmek. Etrafımızda hep bu örnekleri görmüyor muyuz? “Ben de kötü davrandım” diyen, “Sevgilimse yapabilir” diye düşünen ya da “Eşim o kavga ediyorduk bir şey yok” diyerek karşı çıkmak isteyen bir sürü şiddete maruz kalmış kadın. Eğitimin, paranın, statünün hatta kendini geliştirmenin önemli olmadığı bir durum dikkate alınmış. Hepimizin çevremizde, belki ailelerimizde gördüğümüz durumun ön plana çıkarılması benim için oldukça önemliydi.

! SPOILER ! 

 Tabi ki dizinin beni ikinci etkileyen karakteri Jane oluyor. Jane’i başından beri çocuğuna iyi eğitim hayali ile bu kasabaya gelmiş bir kadın olarak düşünüyoruz ama aynı zamanda oğlu Ziggy bir tecavüz sonucunda dünyaya gelmiş bir çocuk ve dizide bunun Perry olduğunu yani Celeste’nin eşi olduğunu fark ediyoruz. Yani bir kez daha şiddet bağımlısı bir adamın statüsünün, parasının verdiği güç ile her şeyi elde etme isteğine şahit olmuş oluyoruz. Beni etkileyen bir başka şey ise Jane’den tecavüzüne uğradığı adam için söylediği, alıntılayacağım bu cümle olmuştu:

 “‘I still hope that whoever he is, he’s a nice guy. Maybe that night was just a bad misunderstanding or a night gone wrong or he had a bad day or his parents got in a car crash. I make up these crazy excuses because I’m so desperate that Ziggy’s father is actually a good person.

 “Hala o kişi kimse, o iyi birisi. Belki sadece o gece kötü bir yanlış anlaşılmadan ibaretti ya da gecesi kötü geçmişti ya da kötü bir gün geçiriyordu ya da anne ve babası bir trafik kazası geçirmişti. Bütün bu delice bahaneleri kuruyorum çünkü Ziggy’nin babasının aslında iyi bir insan olduğundan çok ümitsizim.

 Bana göre böyle travmadan sonra ancak çocuğunun taşıdığı genlerden dolayı bu şekilde konuşmayı tercih edebilirsin çünkü ortada biyolojik babasına benzeme olasılığının yarattığı korku var. Dizide Ziggy’nin taşımış olduğu şiddet eğilimleri, hatta Celeste’nin sahip olduğu ikiz oğlanların içinde barındırdığı öfke, bize genetik olarak nasıl bu hisleri aldığımızı, suç işlemenin genetik boyutunu göstermiş oluyor. Bu dizi her anlamda farkındalık oluşturabilen, kadın dayanışmasından, yaşanılan psikolojik durumları kapsamlı bir şekilde işleyen bir dizi. Yani demek istediğim bir suç dizisi aracılığı ile mental durumlar, sosyolojik arka planlar ve verilmek istenen mesaj ancak bu kadar güzel işlenebilirdi.

avatar

Yazar Zeynep Çetinkaya

Ege Üniversitesi İktisat öğrencisi, yazar ama tam olarak değil.

blank

Avrupa’nın 16.Yüzyıl’da Dinsel Reformasyon Dönemi

blank

Kemalizmler: Ulusalcılıktan Yeni Atatürkçülüğe Bir Kemalizm Hikayesi