in

Remake ve Suspiria

  Son dönemde pek çok sinemaseveri bazen mutluluktan havalara uçuran bazen de hüzne boğan yepyeni bir kavram ortaya çıktı; Remake. Peki nedir bu remake? Geçmiş dönemlerde kült olmuş fakat beklenen izleyiciyi karşılayamamış, bazen de fazlasıyla karşılamış, filmleri gelişen teknoloji ile birlikte yeniden çekip sinefilleri gaza getirmek için ortaya atılmış bir şey. Şey diyorum çünkü gerçekten bazen o kadar şey ki yani. Neyse ki The Vox Populis kitlesi ne demek istediğimi burada anladı bence. Hazır bu işler bu kadar popülerken ve her geçen gün bir yeni remake haberi daha basına verilirken ben de eski ve yeniyi şöyle bir karşılaştırayım dedim ve kelimenin tam anlamıyla sübjektif olarak bir değerlendirme yazmaya karar verdim. Sizler için de Suspiria’yı seçtim.

  Dario Argento 1977 yılında Suspiria’yı vizyona sokuyor ve film dönemindeki korku-gerilim türünün belki de en iyi örneklerinden birini oluşturuyor. Amerikalı bir dansçının Almanya’daki dans okuluna kabul edilmesiyle birlikte başlayan hikâye, olaylara kara büyücülerin de katılmasıyla gelişiyor ve temel olarak Amerikalı ile Kara Büyücüler arasındaki iktidar savaşı korku ögeleriyle harmanlanarak bizlere sunuluyor.

  O dönemlerde bile iyice klişe haline gelmiş mutlu başlangıç ve mutlu son çerçevesini tamamıyla doldurup bizlere 1 saat 39 dakikalık bir ziyafet sunan Argento, modernist tablolardan fırlamış gibi simetrik duran kadrajları ve senaryosuyla hiç de fena bir iş çıkarmamış diyebilirim. Hatta 2018 yapımı versiyonunu izlememiş olsaydım muhtemelen Argento’nun bu filmini kendi listemde mutlaka ilk on içerisinde bulundururdum. Filme kötü demiyorum kesinlikle ama sevgili okurlar Luca Guadagnino buna öyle bir remake yapmış ki! İzlerken hop oturup hop kalktım, fazlasıyla gerildim, üzüldüm, sevindim…

  Luca Guadagnino’yu pek çoğumuz “Call Me By Your Name” isimli queer filmiyle tanıdık. Kendisi Argento’nun senaryosunu yazdığı Suspiria filminden de fazlasıyla etkilenip filmi tekrar yapmak istemiş ve Tilda Swinton, Dakota Johnson gibi oyuncuların yanı sıra filmin müzikleri için de Thom Yorke ile anlaşmış. Bakın tekrar söylüyorum arkadaşlar, Thom Yorke, evet! Zaten bu şekilde bile kalbimizi fethetmişti bizim. Yani benim fazlasıyla etmişti.

  Konu aslında genel hatlarıyla yine aynı şekilde ilerliyor fakat Guadagnino, bu sefer filmin sonunu değiştirmeye karar vermiş. 77 yılındaki filmin ardından sorduğumuz “Bu kadın eğer kara büyücülere katılsaydı ne olurdu?” sorusunu kendi filmiyle cevaplamış. İlk filmde tüm iktidarı ortadan kaldıran Amerikalı kadın bu sefer kara büyücülere katılarak bir iktidar oluyor. Kısaca özetleyecek olursak; farklı bir yoldan aynı sonuca ulaşmaya çalışmış Guadagnino ve bunu başarmış.

  Luca Guadagnino’nun Suspiria’sı şahsi fikrime göre tam bir şaheser. Danslarıyla, oyunculuklarıyla, senaryosuyla, müziğiyle, kadrajlarıyla… Böyle böyle daha pek çok şeyi övebilirim filmle alakalı. Görüntü yönetmeni bile o kadar güzel bir iş çıkarmış ki, filmdeki her karede bir fotoğraf sergisinde geziyor gibi hissediyorsunuz.

  Yazının başında da belirttiğim gibi tamamıyla sübjektif olan bu yazıda iki filme de kötü demiyorum. Sadece Guadagnino, Argento’ya karşı öyle bir saygı duruşu sergilemiş ki, Argento’nun şaheserinin önüne geçmiş diyorum. Oyumu da 2018 yapımı Suspiria’ya basıyorum. Siz de bu iki filmi izledikten sonra neler düşündüğünüzü benimle paylaşırsanız çok sevinirim. 

avatar

Yazar Ali İhsan Cihan

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi'nde Sosyoloji öğrenciliği yaparken bu yıllarımı sinema, edebiyat ve müzik üzerine inşa edip bu konular hakkında fikir beyan ediyorum.

blank

10’s Galası

blank

Doların Değeri Neden Düşmüyor?