in

Salonumuzdaki Doktor: Gülseren Budayıcıoğlu

Bu aralar ne zaman televizyonu açsak bir Gülseren Budayıcıoğlu dizisiyle karşılaşıyoruz. Bu yapımların ortak özelliği ise hepsinin psikiyatrik sorunları olan ve bu travmalarını aile içinde edinmiş olan insanları anlatıyor olması. Genç-yaşlı demeden, hatta televizyon izlemeyen insanları bile ekran başına kilitleyen bu reyting rekortmeni diziler ülkeyi ikiye böldü: Bir grup insan çok severek izlerken başka bir grup ise psikoterapinin ve psikiyatrinin reyting uğruna hiçe sayılmasından son derece rahatsız.

                                                      Görsel: Paylaşım Gazete

Benim televizyonda hatırladığım ilk terapist küçüklüğümde Çocuklar Duymasın dizisinde Meltem karakterinin az konuşan, gözlüklü, ellerini birleştirip genelde Meltem’i dinleyen ve arada bir “Anlıyorum,” diyerek bilge -ve hatta entel- görüntüsünü bozmayan doktor Sinan. Ancak Z kuşağı olarak bizlerin son günlerde terapiye dair bir fikri artık. Yıllarca Ankara’da Madalyon Tıp Merkezi’nde çalışmış Dr. Gülseren Budayıcıoğlu’nun kaleminden çıkan eserler televizyona uyarlanmaya başladığından beri tek başına bu dizilerin hepsinin altında sadece onun imzası var ve bu sektörü şu an kendisi domine ediyor. Artık dijital platformlar da çok yaygın ancak bu diziler açık kanallarda yayınlanıyor. Gülseren Hanım’ın dizilerine bu denli rağbet gösterilmesinin en önemli sebebi bence televizyon izleyen insanların artık şiddet ögelerinin ağır bastığı, birbirinin özdeşi fabrikasyon dizilerden sıkılmış olmaları. Farklı bir şey izlemek isteyen Türk izleyicisi elbette yabancı dizilerde sık sık gördüğümüz bilim-kurgu veya fantastik ögeleri “çocuk dizisi” olarak gördüğü için o türde herhangi kayda değer bir yapım üretilmiyor. Böylece klişeleşmiş vurdulu kırdılı mafya dizilerine olan talebin bir kısmının Gülseren Budayıcıoğlu dizilerine kayması sürpriz olmuyor.

                                                       Görsel: Paylaşım Gazete

İnsanları bu kadar çok etkileyen ne?

Masumlar Apartmanı, Kırmızı Oda, Camdaki Kız… Bu dizilerin her birinin afişinde “Gerçek bir hayat hikayesinden uyarlanmıştır.” yazıyor. Zaten dram için yanıp tutuşan Türk izleyicisi için koltuğunda çekirdek çitlerken “Vah vah” diye dizini dövdüğü karakterin gerçek olması, onu izlemesi için büyük bir motivasyon. Total izleyici kitlesiyle tercihleri büyük oranda ayrışan hatta televizyon izlemeyen AB kitlesi de hiç izlemese de artık “Safiye” karakterinin obsesif kompülsif bozukluğa sahip biri olduğunu biliyor. Dünyada uzun süredir psikoloji temalı diziler var, izleyiciyi her hafta o koltuğa kilitleyen şey bence biraz da kişisel gelişim ve psikoterapi konusunda toplumun progresif bir bilinç gösteriyor olması. Ayrıca sosyal medya içerik üreticileri tarafından ve ünlüler tarafından da çokça pompalanan “Kendini sevmek”, “Kişisel gelişimine vakit ayırmak”, “Meditasyon yapmak”, gibi sloganlar da insanları etkiliyor. Uzunca bir süre bu ülkede deli damgası yememek için psikiyatriste gitmekten kaçınan çokça insan vardı; anti-depresan ilaçlar kullanmak ayıplanırken psikoterapi insanlara yabancı bir sözcük gibi geliyordu. Hala daha devlet hastanelerinde psikoterapi yapılmadığını ve bu alanda çalışmak isteyen doktorların özel hastanelerde kümelendiğini söylesek yanlış olmaz. Velhasılkelam ruh sağlığını artık fiziksel sağlığı kadar ciddiye almaya başlayan Türk halkı, arkadaş sohbetlerinden aile masasına kadar küçük büyük bütün çevrelerinde bu dizileri konuşuyor.

Toplumsal etkileri ne boyutta?

Kırmızı Oda dizisinin bu denli tepki çekmesinin esas sebebi, doktorlar tarafından terapinin etik değerlerini ihlal eden “Doktor Hanım” karakteri. Diziyi izlerken doktor hanımın hastalar hakkındaki düşüncelerini kendisinin iç sesi olarak duyuyoruz. Biraz acıma, biraz kendi duygusal yorumları ve biraz da üstenci bir bakışla ağzından o tüm sosyal medyada viral olan “Meğer ne çok acı sığdırmışsın hayatına…” sözü dökülüyor. Doktor hanımın “hasta”larına yönelik bu tavrı aslında psikoterapi bilimiyle çelişen bir yaklaşım, çünkü psikoterapide doktor karşısındaki kişiye bir tanı koyamayacağı için onu tedavi de edemez. Psikoterapiye giden kişilere bu sebepten dolayı “danışan” denir. Elbette ki terapiyi uygulayan uzman kişinin de mümkün olduğu kadar tarafsız davranması, duygusal davranması veya kişisel tavsiyelerde bulunmaması gerekir. Bu nedenlerle danışanın terapi alma “biçimi” ve terapistiyle arasındaki iletişimin “niteliği” pek de psikoterapiyle uyuşuyor değil.

                                                     Görsel: Paylaşım Gazete

Bu tarz bir yaklaşımın problematik tarafı, danışmanı veya psikiyatristi tehlikeye atıyor olması. Danışanla kurduğu ilişki aralarındaki profesyonel çizgileri silikleştiriyor. Sevgisiz büyüyen ve ruhunda bu durumun açtığı yaraları iyileştirmek için terapiye giden bir insan, içindeki boşlukları terapiyle mi doldurmalıdır yoksa danışmanının onu okşayıp sakinleştirmesiyle mi? Bu davranışın televizyonlarda yayınlanması, normalleşmesi terapiye giden insanlarda böyle bir beklenti uyandırabilir ancak muhtemelen hiçbir danışman danışanına bu şekilde yaklaşmaz. Ekranda izlediğimiz Doktor Hanım karakteri, psikiyatrist ve danışman olmak arasında sıkıştığı gibi aynı zamanda kapısını çalan insanların mahalle ablasıymış gibi davranıyor.

Kaldı ki bu dizilerin tamamen reyting amaçlı çekildiği ve halkı bilinçlendirme gibi bir gayesinin olmadığını da unutmamak lazım. Normalde bir terapide yaşanan olayların çokça dramatize edildiği, hele ki drama bayılan Türk toplumunda, gerçek profesyonel bir psikoterapinin de içini boşaltıyor. Bu dizileri izlerken kendi haline şükreden, bak ne hayatlar var diye düşünen insanlar da hiç azınlık değil. Sırf birileri ekran başında iki-üç saat oyalansın diye, insan hayatını temelden sarsan ve profesyonel yardıma ihtiyaç duyulan meselelerin ekranlara böyle romantize edilerek yansıtılması bence bir bakıma vicdan mastürbasyonu yapmaktan öteye geçemiyor. Çünkü toplumun çok büyük kısmı aslında aile içinde ciddi travmalara maruz kalarak büyüyor. 

Nitekim insanların gözündeki ne kadar derin ve büyük olursa olsun sorunların çözülebileceği ve bunun uzun süreçlere yayılan, düşe kalka, ağlaya güle yaşanan bir deneyim oluşunun izleyiciye yansıtılması da değerli bir nokta. Türkiye’de İyileşme sürecinin asla bir doktora gidip ilaç yazarak bitmediği, giderek yükselen bir grafik çizmemenin normal olduğu ve aslında karşımızdaki terapistin bizi anlamaktan o kadar uzak olmadığı hissi umut verici. Şu an televizyondaki bu tarz içerikli diziler, insanların şu an yaşadıkları bütün sıkıntıların aslında geçmişte yaşadığımız aile yapıları, oradan gelen ilişkiler ve geçmiş yaşantılarla ilişkili olduğunu, bugün kurduğumuz ilişkilerin geçmiş ilişkilerden kaynaklanabileceğini göstermesi açısından gerçekçi bulunuyor. Yine de terazinin kefelerine koyduğumuzda hangisi ağır basar, buna karar verecek olan kişiler psikiyatristler ve danışmanlardır. Yani danışanın, karşısındaki terapistin sarılmasına mı ihtiyacı var yoksa onun iç dünyasındaki düğümleri çözerek dış dünyada sağlıklı bir yaşam sürmesi için kalıcı değişimler yaratmasına mı?

Kaynakça

Paylaşım Gazete

Sinemaport

avatar

Yazar Asya Özkara

Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi bölümü öğrencisiyim. Sinema, edebiyat, resim ve sosyolojiye meraklıyım.

blank

Bir de Gurbet Yarası Var, Hepsinden Derin

blank

Sonsuz Modern Dünya