in

TENET: Anlamaya Çalıştık Hissedemedik

  Christopher Nolan’ın merakla beklenen filmi Tenet nihayet seyirciyle buluştu. Pandemi nedeniyle, vizyona girmesi beklenen pek çok film için sinema salonlarının yerine internet platformları gündeme gelse de Nolan riske girerek filmini salonlarda yayınlamaya karar verdi. Bu kararla beraber “sinemayı kurtaracak” film olarak da adlandırılan Tenet şu ana kadar bu misyonunu yerine getirmiş gibi durmuyor.

  Ana akım sinemanın en başarılı isimlerin biri kuşkusuz Christopher Nolan. Stüdyoların Nolan’a ve onun tekniğine ayırdıkları bütçe ve duydukları güven de sınırsız hal böyleyken her şey ayaklarına serilen yönetmenin yaptığı işten beklenti de haklı olarak artıyor. Çoğu zaman bu beklentiyi karşıladığını düşündüğümüz Nolan bu kez bu beklentinin altında ezilmiş gibi duruyor.

  Film gerçekten de klasik bir Nolan filmi. Paralel kurgusu, bilim ile sinemanın birleşimi, aksiyonu, müzik kullanımı ve o klasik kafa yakan ya da fazlaca düşünmeye sevk eden konusu ile Tenet, Nolan’ın sinemasında çok farklı bir yerde durmuyor hatta bana göre aynılığın bir yansıması. Nolan’ın daha önceki filmlerinde de izleyici konuya girmek ve olanları anlamak konusunda yer yer sıkıntı yaşıyordu ancak Nolan eleştirilmesine rağmen filmin belirli noktalarında adeta olanları seyirciye anlatır gibi kurduğu diyaloglarla seyirciyi filmin içine çekiyor ardından karakterler üzerinden de seyircinin film ile duygusal bağ kurmasını sağlıyordu ancak bu filmde bunu başaramamış. Inception filminde rüyalara girip fikirleri değiştirme ya da fikir ekme gibi bir meseleyi anlamak konusunda sıkıntı çekmemiştik ya da Interstaller filminde ki izafiyet meselesini anlamak için fizik profesörü olmamız gerekmiyordu ancak Nolan eleştirili bu kez ciddiye almış olacak ki Tenet filminde anlamadığımız noktaları bize anlatacak bir diyaloglar bütünü yer almıyor. Bu nedenle de alıştığımız izleme deneyiminden uzaklaşıyoruz. Bu deneyiminden uzaklaşmamızın bir nedeni de Nolan’ın bu filmde senarist olarak kardeşi Jonathan Nolan ile çalışmaması olabilir ancak kardeş Nolan Inception filminde de senaristler arasında değildi ve sonuç bu denli farklı olmamıştı.

  Bunun yanında karakterler ile duygusal bağ kurmak ya da onların hareketlerinin motivasyonunu anlamak konusunda da sıkıntı yaşadığımı söylemem gerek. Inception filminde çocuklarını görmek isteyen babanın ya da Interstaller filminde kızıyla yaşayacağı yılları kaçıran babanın hikayesi ve motivasyonları seyirciye geçmişti ancak Tenet filminde adını bilmediğimiz kurtarıcı Mesihyen ajanımızın neyi neden yaptığını anlayamıyoruz kaldı kiç ajanımız da çoğu yerde yaptığı şeyleri neden yaptığını anlayamıyor ve imdadına Robert Pattinson’un oynadığı Neil karakteri yetişiyor ve Neil hem bir ajan, hem bir fizikçi, hem de bir doktor olarak kahramanımızın olanları anlamasına yardımcı oluyor. Bana kalırsa Neil karakteri aslında Nolan’ın kendisi, giyim tarzıyla ve meseleyi özetleme ve yönlendirme yeteneği ve göreviyle Neil karakterini yönetmene benzettiğimi söylemem gerek. Benim dışımda bu karaktere böyle bu açıdan bakan birisini görmedim belki de bu sadece benim yorumumumdur bilemiyorum.  Unutmadan şunu da eklemek gerek: Nolan filmlerinin artık bir klasiği olan ebeveyn-çocuk ilişkisi bu filmdeki aynılık unsurlarından bir tanesi. Kötü adamın karısı Kat karakterinin oğluna kavuşmak isteği Inception, Interstaller filmlerindeki baba-çocuk ilişkisinin ve bu ilişkinin sonunda ortaya çıkan “sevgi” temasının bu filmdeki kaynağı. Her ne kadar Elizabeth Debicki’nin canlandırdığı Kat karakterinin oğlu ile olan ilişkisini ve onu kurtarma çabasını anlayabilsek bile isimsiz ajanımızın Kat ile kurduğu ilişkinin boyutunu, gücünü, anlamını ve gerçekliğini sık sık sorguluyoruz. Sorguda konuşmamak ve bildiklerini düşmana vermemek için zehirli kapsülü içerek intihar edecek kadar gözü kara olan ajanımız dünyayı kurtarmak üzereyken bir anda dünya bir yana Kat bir yana diyerek hareket etmeye başlıyor ancak Kat ile isimsiz ajanımız arasındaki ilişkinin bu boyuta ne ara vardığına dair kendimize tatmin edecek bir cevap da bulamıyoruz filmde.

  Meseleyi anlamak konusunda hem kahramanın hem de seyircinin zorluk yaşadığını söylemiştik ama aslında filmde ki temel meseleyi kavramak o kadar da zor değil. Konu şu: Gelecekteki çocuklarımız/torunlarımız bizim yani atalarının bugün çıkardığı bir nükleer savaş yüzünden yok olmaya yüz tutmuş, kaynakları tükenmiş kötü bir gelecekte yaşamak zorunda kalıyorlar ve bize büyük bir kin duyarak bizden intikam almak istiyorlar ve aynı zamanda da atalarını yok ederek onların çıkardıkları nükleer savaşı da önlemek istiyorlar. Bunun için de kötü adamımız Rus milyarder Andrei Sator’a gelecekten bir mesaj yolluyorlar. Sator’un görevi SSCB’nin yıkılış döneminden kalma nükleer başlıkları bir araya getirerek dünyayı yok etmek. Peki, Sator üzerinde yaşadığı, milyarlar kazandığı dünyayı niye yok ediyor diye soracak olursak Sator’un pankreas kanseri olduğunu da öğrenmiş oluruz. Yani kısa bir ömrü kalan ve öleceği kesinleşen Sator gelecekten gelen mesaja uygun olarak dünyayı yok etmek istiyor. Kahramanımız the Protagonist’de bunu engellemek için elinden geleni yapıyor ve nedenini bilmediğimiz şekilde sürekli barfiks çekiyor!

  Ancak kötü adamımız Sator’un gelecekle nasıl iletişime geçtiği, neden dünyayı yok etmek istediği, kötülüğünün motivasyonu nedir onu da tam anlamıyla bilemiyoruz. Sator’un çok kıskanç olduğunu yönetmen bize sık sık hatırlatıyor ancak Sator’un dünyayı neden yok etmek istediğini ancak filmin finalinde Sator’un ağzından duyabiliyoruz.

  Aslında buraya kadar anlaşılmayacak bir şey yok ya da bunu anlayabilmek için yüksek bir eğitim seviyesine sahip olmak gerekmiyor ancak gözden kaçan nokta şu benim 150 kelimeye sıkıştırarak anlattığım bu konuyu yönetmen 150 dakika da anlatıyor ve ortaya bir kargaşa çıkıyor. Oyuncuların da senaryoyu okuduklarında hiçbir şey anlamadıklarını söylediklerini düşünürsek ortaya en temelde neyin neden olduğunu Nolan dışında kimsenin tam anlamıyla bilmediği bir “konsept” çıkıyor ki film için en doğru tabir de konsept olur. Soğuk ve geri tonları olan, keskin, görkemli bu film aslında bir konsept ve hem seyirci hem de oyuncular bu konseptin için de eriyip kayboluyorlar.

  Filmde ki diğer bilimkurgu unsuru olan evirtme meselesi de tam anlamıyla kavraması zor bir mesele ki bir de bunun yanında geçmişe gitme ama geçmişte her şeyin geriye gitmesi, aynı anda iki yerde birden var olma gibi meseleler girince hem filmin yapısı hem de seyircinin kafası karışıyor. Filmin sonundaki sarmal yapı ve aslında filmin sonunun aslında başı olması meselesi de filmi anlamayı zorlaştıran bir diğer unsur. Eminim pek çok kişi Nolan isminin de arkasına saklanarak “anlamayacak ne var, ben anladım!” gibi şeyler söyleyecekler elbette ama asıl noktayı da gözden kaçırmış olacaklar. Anlaşılan şeyin film olması ve bir bütün halinde anlamlı bir şekilde var olması gerekiyor anladığını iddia edenlerin anladıkları şey ise filmin içindeki tikel unsurlar ve bilimsel açıklamalar.  Ayrıca filmin en çok aksayan yönü de neyin neden olduğu kısmı. Bir konteynırın içinde bir anda Oslo’da olan oradan Tallin’e geçen bir anda İtalya’ya gitmesi gereken karakterlerle beraber biz de oradan oraya sürükleniyoruz. Bir sahne bitiyor diğer sahneye geçiliyor ve her şey bundan ibaret. Klasik sinema ve senaryo matematiğinde yer alan düşüş ve yükseliş noktalarının kullanımı bu filmde karşımıza çıkmıyor.

  Nolan’ın bilim fetişi ve aslında çağımızın bilim fetişi “abi Nolan yapmış!” lafını ağzından düşürmeyenlerle sık sık karşılaştırıyor bizi ancak Nolan’ın bilimsel arayışları dönüp dolaşıp insani bir yörüngede duygularla kesişiyor ve filmlerin sonunda “sevgi” teması ön plana çıkıyor. Tenet filminde de tüm o büyük bilimsel şeylerin arkasında mesele “Kader” kavramına bağlanıyor ve Nolan adeta “yazılanı yaşamaya devam” diyen bir noktaya götürüyor filmi.

  Bu film Nolan sineması için şüphesiz bir gerilime yaratacak gerçek uçağın patlatıldığı yarım milyar dolarlık bütçelerin altına imza atılan ve bekleneni de ticari ve sanatsal anlamda veren Nolan sineması artık bir dönüşüme girmek zorunda ama Nolan buna ne diyecek orası muamma. Sinematografik anlamda yenilikçi kabul edilse de aslında Nolan bir muhafazakâr. Kullandığı teknikler, anlatım dili hatta aksiyonu bile muhafazakâr. Yaşlandıkça ve sineması büyüdükçe Nolan elindekileri muhafaza etme ihtiyacı hissediyor. Sinemaya başladığı ilk yıllarındaki arayışının sonucu olan Memento filminden bugüne Nolan arayışını tamamlamış, kaynağını bulmuş ve şimdi onu korumaya çalışıyor gibi.

  Nolan sineması için bakacağımız ilk yer artık ne ilk Memento* (2000) filmi ne de son filmi Tenet olacak. Nolan’ın Tenet filminde sonra yapacağı ilk filmi ben şahsen daha çok merakla bekliyorum artık. Bakalım Nolan bu kez bizi şaşırtabilecek mi demek istemiyorum çünkü Nolan bize hep şaşırtan bir yönetmen ancak bu şaşırmanın yönü değişiyor. Nolan bütçeyi düşürdüğü, bilimsel ögeleri kullanmadığı, duyguyu ön plana alan, paralel kurgu içermeyen, seyircinin kafasını yakmak amacını taşımayan daha basit ama güçlü bir filmle karşımıza çıkmayı düşünür mü acaba?

 

DİPNOT

*1998 yılı yapımlı following filmi nolan’ın ilk uzun metrajlı filmidir ancak nolan ilk büyük çıkışını memento filmi ile yakalamıştır.
blank

A’dan Z’ye Birleşik Krallık’ın Popüler Kültürüne Dair Her Şey-1

blank

Prof. Dr. Ferhat Kentel ile Toplumsal Cinsiyet Üzerine