in

The Breakfast Club

“We’re all pretty bizarre. Some of us are just better at hiding it; that’s all.” –Andrew Clark

   The Breakfast Club, Türkçe ismiyle Kahvaltı Kulübü 1985 yapımı bir gençlik filmi. Ünlü yönetmen John Hughes tarafından kaleme alınan ve yönetilen bu film hem Amerikan hem de dünya film sektörüne 80’lerin damgasını vurmuş ve günümüze kadar klasikleşerek gelmiş bir yapım. Bu kadar kült bir film olmasına rağmen 80’lerin havasını taşıdığı için herkese hitap etmeyebilir, ama ben şahsen filmin hala geçerli bazı gerçekliklere parmak bastığını düşündüğüm ve de gerçekten 80’ler havasını çok güzel işlediğini düşündüğüm için ufak bir inceleme kaleme almak istedim, tabii en sevdiğim filmlerden olduğu için biraz taraflı olabilirim, mazur görünüz.

    Filmimiz bir cumartesi günü Amerika’nın Chicago şehrinde bir lisede geçiyor. Okul kurallarını çiğneyen bazı davranışları yüzünden cumartesi sabahtan akşama kadar hiçbir şey yapmadan okulda durma cezasına çarptırılan 5 ergenin maceralarını anlatıyor film. 5 ana karakterimiz kendini beğenmiş, ayarsız bir delikanlı olan John Bender, okulun süslü ve popüler kızı Claire Standish, okul güreş takımının yıldız sporcusu Andrew Clark, çekingen, tuhaf kız Allison Reynolds, ve aşırı zeki, pozitif bilimler meraklısı Brian Johnson’dan oluşuyor. Biz bu karakterleri ilk başta tipik bir Amerikan lisesini temsil eden tek yönlü öğrenciler olarak tanıyoruz. Bu çocukların ilk başta hiçbir ortak özelliği yok ve ortak özellikleri olmasın diye de çabalıyor gibiler. Bazı ergenlerde gelişen kendi kişiliklerine ters düşen herhangi bir şeye agresif bir şekilde tepkili olma özelliği de olan karakterlerimiz, ilk başta birbirleri hakkında hiçbir şey merak bile etmiyorlar. Fakat bulundukları kütüphanenin duvarları dakikalar geçtikçe daha da üstlerine gelmeye başlıyor ve en sonunda ukala, “zıpır” çocuğun popüler kıza sataşmasıyla başlayan olaylar serisi filmi alıp götürüyor.

   Film boyunca gittikçe derinliği ve ağırlığı artan olaylar ve diyaloglar serisinde pek de beklenmedik gelişmeler yaşanmıyor. Çocuklar birbirlerini tanıdıkça tahmin edilen gerçekler ortaya çıkıyor; örneğin sporcu çocuğun ailesinin mükemmeliyetçi olması veya popüler kızın ailesinin biraz fazla materyalist olup sevgilerini göstermekte zorlanmaları gibi. Fakat zaten bu filmin amacı izleyiciyi beklenmedik gerçeklerle şaşırtmak değil, bu film sadece birbirini tanımaya niyetlenen ve bu süreçte aralarındaki benzerlikler ve farklılıklarla boğuşup aslında bir yandan da kendileriyle yüzleşen birkaç ergeni anlatıyor. Normalde okul koridorlarında birbirlerine denk bile gelmeyecek bu bir grup çocuk birbirleriyle iletişim kurmak zorunda kalınca aslında ne kadar tek yönlü de hissetseler birbirlerinde kendilerinde olan bir şeyler buluyorlar. Benim ve belki de bir sürü izleyici için filmi özel kılan belki de buydu aslında, film sizi şaşırtmak, üzmek veya sevindirmek için aşırılıklara girmiyor, çok basit ve tahmin edilebilir bir süreci ince ince işleyerek size sunuyor, ve bu da bence insanda iç ısıtan, dinlendirici bir his bırakıyor.

   Filmi izlemeyenler için daha fazla detaya girmek istemiyorum, ama dönemin havasını hem ikonik müzikleriyle, hem belli başlı kült sahneleriyle hem de bazı diyaloglarıyla yansıtan The Breakfast Club, size olaylar açısından tahmin edilebilir ve statik bir imaj verse de karakterler ve filmin iç mesajı olarak çok dinamik bir tablo çiziyor. Filme getirebileceğim eleştirilerden biri John ve Claire ilişkisinin biraz taciz de içermesine rağmen fazla romantikleştirilmesi olabilir ki bu hala günümüzde tartışılmakta, bir de belki de yetişkin karakterlerin, mesela yetkili öğretmen Richard Vernon, biraz fazla yüzeysel işlenmesi olabilir, ama zaten ergenleri ve onların gelişimini merkeze alan bir filmde yetişkinlerin arka planda kalması pek de şaşılası bir durum değil.

   İçinizi ısıtacak, yüzünüzde tatlı bir gülümseme bırakacak ve aynı zamanda 35 sene sonra bile hala mesajı geçerli olan bir film izlemek isterseniz şiddetle tavsiye ederim. Eskilerin rüzgarına kapılıp anlık da olsa günümüz dünyasından uzaklaşmak eşsiz bir his bence, hele de içinde bulunduğumuz bu zorlu dönemde hepimizin bunu yapmaya ihtiyacı vardır diye düşünüyorum. Yani tabiri caizse karantinada size “ilaç gibi gelecek” olan bu filme göz atmak isterseniz, hiç beklemeyin derim.

Şimdiden iyi seyirler.

avatar

Yazar Şebnem Yaren

Boğaziçi Üniversitesinde eğitim hayatımı devam ettirirken siyasetten popüler kültüre, ekonomiden sanat dünyasına kadar ilgimi çeken konular hakkında burada fikir belirtiyorum

blank

İskit-Sakaların Devlet Teşkilatı ve Kültürü

blank

Freud ve Psikanaliz, Lacan ve Ego