in

Aysel

 O sabah bir tuhaflık vardı Aysel’de. Oysa aynı saatte, aynı masada, aynı kahveyi içiyorduk yine her sabah olduğu gibi. Lavabo yine bulaşık doluydu geceden ve masada aynı çiçekli muşamba örtü seriliydi yine. İkimizin de hiç yememesine rağmen kahvaltı masasına ısrarla koyduğumuz reçel de oradaydı. O yine şekersiz içiyordu kahvesini, ben elimi şekere uzatınca da “Bırak artık şu mereti” diye söyleniyordu gözlerini devirerek. Ama bir şey vardı işte, bacaklarını sallıyordu sürekli mesela ve yüzünde amatör bir tiyatro oyuncusu gibi belirsiz mimikler gezinip duruyordu. Hızlı hızlı içiyordu sigarasını sürekli ve biri bitmeden diğerini yakıyordu peş peşe. Sormamı bekliyordu, biliyordum. Neyin var Aysel? Tüm gövdeme bir sıcaklık yayılmıştı, ellerimi koyacak bir yer bulsam soracaktım. Soracaktım da hiç yer kalmamıştı ki masada. Neyin var Aysel? O reçel fazla yer kaplıyordu sanki. Hatta tüm masayı o reçel kaplıyordu adeta. Ellerime, sormam gereken sorulara, Aysel’in vereceği cevaplara, koskoca ilişkime yer bırakmak istemiyorcasına…

 “Gitmem gerekiyor.” dedi aniden. Anlayamadım, anlamak da istemiyordum. Reçel mevzusundaydı kafam, o gitse olmaz mıydı? Ne gerek vardı ki senin gitmene? Hem sen, gerekeni ne zaman yapmıştın ki Aysel? Çiçeklere de su vermek gerekirdi mesela, ama senin çok çiçek kurutmuşluğun olmuştu saksılarda. Şimdi öylece durup karşımda, hiçbir gerekçe göstermeden üstelik, gitmen gerektiğini söylüyordun ve benimse bunu anlamam mı gerekiyordu bir şekilde? İçimden geçen binlerce farklı soru cümlesinden birini seçip sana kısaca “Neden?” diye soramadığım için bi’ türlü, gitmenin neden gerekli olduğunu anlamayı beceremiyordum işte. Yeni bir cümlenin açacağı yaraya ikimizi de gebe bırakmayı tercih ediyordum sessizce.

 Sessiz kalışımdan türlü anlamlar çıkardığını sezebiliyordum. Ellerini masanın üstünde kavuşturmuş, göğsünü masaya dayamış gitmene onay vermemi bekliyordun sanki. Yapamazdım Aysel. Yapamadım da… Dakikalar geçtikçe sessizliğimizde boğulduğumuzu hissettim. “Bir şey söylemeyecek misin?” dedin. Ben söylenmesi gerekeni ne zaman söyleyebilmiştim ki? Seni sevdiğimi söyleyebilmem sekiz ayımı almıştı hatırlasana. Şimdi “Haklısın, olmuyor böyle” diyebilmek için en az sekiz yıl lazımdı bana. Yine sustum. Her zaman olduğu gibi. İşte tam da bu yüzden gidiyordun belli ki. Alfabeyi yeterli kullanamayışımdan, kısa cevaplarımdan ve uzun susuşlarımdan şikayetçiydin içten içe. ‘Hoşça kal’ bile demek gelmedi içimden, çünkü ne anlama gelirdi ki zaten ‘hoşça kal’, hoş olduğunu ikimiz de inanmıyorken. Soğuk bir savaşın ortasında sıcak bir mermi yediğim için mi hoş kalacaktım ben, ne için savaştığını anlayamadan ölen bir asker gibi gittiğin için mi hoş kalacaktın sen?

 Masadan hızlıca kalkıp, evin anahtarını masaya bırakıp yavaşça kapıyı çekti. Merdivenleri hızlıca inişini işitebiliyordum sadece. Kaçar gibiydi. Sanki benden uzaklaştıkça kendine yaklaşacakmış gibi… İnsan bazı gidişlerin dönüşü olmayacağını bilir ya bazen, tekrar dönmeyeceğini merdivenleri inişinden ve bana tek dal  sigara bırakmayışından anlamıştım. İnce düşünmeyi severdi çünkü Aysel. Belki de sevmeyi ve sevilmeyi aynı kişiden öğrenmediğimiz için mutlu olamamıştık seninle. Eskiden konuşmadan da anlaşırdık, şimdiyse konuşmadığımız için anlaşamıyorduk nedense. “Neden?” diye soramadığım için kızamadım kendime, çünkü zaten biliyorduk. Sevgi, devinen bir şeydi. Bizim sevgimiz de öylesine’liğe devinmişti işte. Yanlış anlama beni Aysel, hiçbir zaman öylesine sevmemiştim seni. Küçük ellerin, kısa saçların için yapamayacağım ne vardı ki? Ama sevgi bencilce bir duygu işte, ‘sevilmek için sevdiğini’ fark etmediğin için sana kızamazdım ki…Sen bana kızgındın ama giderken. ‘Çok mu zordu beni sevdiğin için bir şeyler yapmak! Eylemeden sevmelerin senin olsun! Böyle sevgi olmaz, böyle sevme kimseyi!’ der gibiydin. Beni mutlu etmek için harcadığın tüm o çabalarının altında, aslında mutlu edilme güdüsünün yattığını nasıl söyleyebilirdim ki sana giderken? Alışılmış sevmelerinin ötesinde, seni bir alışkanlık gibi şey’leştirmek istemediğim için neden özür dilemeliydim ki? Ölçüm tartım yoktu benim. Seni sen olduğun için, hiçbir şey beklemeden hiçbir şey yapmadan seviyordum. Seni basit bir kazak örgüsü gibi bir ters bir düz dokuyuvermiştim bir kere kendime. Günleri usandırmanın da anlamı yoktu. Gitme desem de gidecektin zaten. Yoluna taş koyamayacak kadar sevmiştim seni Aysel. Senin için bir şeyler yapmak, zorlamak kendimi, sırf sen seviyorsun diye kahveyi şekersiz içmek mesela sevgiyi eğip bükmek gibi gelmişti hep bana. Sevmenin binlerce yolu var oysa, ben de böyle bir adamım işte. Saksıda kuruttuğun çiçeklerin vebali boynuna, ama bir gün dönersen senin için plastik çiçekler de alırım Aysel.

avatar

Yazar Nilüfer Yılmaz

Felsefe sever, fotoğraf çeker, varolmaya gayret eder.
Sakarya Üniversitesi-Felsefe Yüksek Lisans

blank

Oğuz Atay: Eleştirel Aydın Bireyin Topluma Bakışı

blank

Mücevherler, Fondüler ve Jet d’Eau