in

Bir de Gurbet Yarası Var, Hepsinden Derin

Geçmişten günümüze insanların hangi dili konuşursa konuşsun, hangi kültüre mensup olursa olsun birbirlerinin yüreğine dokunabilmelerini sağlayan araç sanattır. Müzikten edebiyata, sinemadan resme kadar sanatın hemen her alanında tüm insanlığın ortak acılarına rastlarız. Bizim kültürümüzde de, bir sevgili gibi kutsanan ve özlemiyle yüreği yakan “memleket” hasreti büyük yer tutar. Özellikle cumhuriyet sonrası dönemde halka benimsetilen ve hükümet ajandasında kendine büyük bir yer bulan “memleketçilik” politikaları başarılı olmuştur; varıyla yoğuyla bu memleketi kurtaran kahraman halkın nezdinde kendi toprakları her şeyden önce gelir. Ne var ki Osmanlı Devleti’nde arası doldurulamaz bir şekilde açılan taşra ve kent -hatta İstanbul- hala barışmış değildir.

1940’lı yıllarda çok partili hayata geçiş ve ardından gelen kentleşme ve makineleşme dönemi ile birlikte göç olgusunun sonuçları daha belirgin olmaya başlar. Kentlerde artan iş olanakları ve köydeki yokluklar kıyaslanınca köylünün elinde “şehirleşememiş” kentlere göçmekten başka pek de bir seçenek kalmaz. Bu “şehirleşememiş” sıfatı, devletin insanları ikamet ettirememiş olması, şehir hizmetlerinin çok yetersiz olması ve bu göçlerin plansızlığı olmak üzere üç sebepten kaynaklanır. İnsanların kentteki gerçek elitleri ve şehirlileri görüp bir sınıf atlama çabasıyla aniden sıyrılmaya çalıştıkları köylülük, esasen şehirde de yakalarını bırakmamıştır. Apartmanlarla dolu mahallelere ancak kapıcı, temizlikçi, hamal olarak giren bu insanlar “varoş” kavramını sırtladılar ve yalnız kaldılar; o koca şehirlerde geçmişe ve doğdukları topraklara olan özlemlerini gidermek için dini bağlarla ve memleket bağlarıyla örülü kendi komünlerini kurdular. Batılılaşma dediğimizde akla ilk gelen olgulardan bireycilik, sivil toplum ve bireysel özgürlükleri sindirmek bir kenara dursun, bunlardan korkuyla kaçan halk ilkel bir kafes ördü. Şehirleşen bir toplum içinde kendilerini anlamlandırmak için memleket dernekleri kurdular; bunlar sadece taşra şehirleri değil, “bilmem ne ili, bilmem ne ilçesi, falanca köyü…” şeklinde kurulan, şehrin içinde kendi küçük köylerini yaratma çabası sonucu ortaya çıkan sığınaklar oldu.

Tahsin Yücel’in Kumru ile Kumru romanında bütün acımasızlığıyla anlatılan sınıf atlama çabası, 1950-1980 yılları arasında yazılmış romanlarda klasikleşmiş bir motife dönüştü. Tarık Buğra köy ve kent arasında sıkışıp kalan kasabaları arka planına Türkiye’nin siyasi hareketlerini gizleyerek ustaca kaleme alırken, geride bırakılan köyleri de farklı tarzda yazarlarımız sayfalarına taşıdı; hiç köy görmediği halde hapishanede dinledikleriyle en başarılı köy romanlarını yazan, köylüyü en kaba ve kötü hayat sahnelerinde gösteren Kemal Tahir; hayata tutunmaya çalışan yılgın ve pasif insanları anlatarak Yaşar Kemal’den ayrışan Orhan Kemal ve diğerleri aksine toplumu ideolojik bir bakışla değil de gerçekçi bir gözle değerlendiren Mehmet Başaran…

Avrupa bizden farklı ne yaşadı?

Avrupa’da göç olgusunun 17. Yüzyıla bütünüyle yayıldığını ve bu geniş süreçte şehrin göç eden insanları kaldırabilecek altyapı ihtiyacını karşıladığını söyleyebiliriz. Yani Türkiye’dekinin aksine Avrupa’da köyden kente göç hem çok daha erken başladı hem de insanların yalnızlaşmasına mahal vermedi. Türkiye’deki ve Avrupa’daki muhafazakarların birbirinden farklı olmasının bir nedeni de budur; Türkiye’de yalnızlaştıkça birbirine, hemşerisine, dinine sarılan Türk insanı kendini köyde içine doğup benimsediği değerlerle çepeçevre sardı.

Sivil toplum bilinci yerine komünleşme

Bunun sonucu olarak “Devlet Baba” algısı da politik kültür içinde önemli bir yer kazandı. Zaten sivil toplum bilinci olmayan ve görece eğitimsiz kalan halkta politik bir talepte bulunma alışkanlığı da yoktu. Rasyonel bir siyasi ortam için gerekli olan sosyal bir grubun devletle masaya oturup haklar elde etmesi gerçekleşmedi, Avrupa’da işçi sınıfı haklar kazanırken Türkiye’de bu tarz progresif gelişmeler görmek mümkün değildi.

Türk halkı kendi haklarını da hep ait olduğu “grup” üzerinden tanımladığı için örgütlenme kültürünün eksikliği burada da büyük ayrışmalara yol açtı. Günümüzde linç kültürünün de hızla yayıldığı ortamlarda zıt görüşten iki insanın aynı masaya oturması ve makul bir düzlemde tartışması çok zor. Bir grubun hak kazanması diğer grubun hak kaybetmesi gibi algılandığı için muhalif olana hoşgörü göstermek çok uzakta kaldı. Sabancı, Koç gibi büyük aileler şehirleşse ve endüstrileşse de hala kendi komününde kalmanın güzel bir örneğidir. Ancak yükselen sağ hegemonyasıyla birlikte yayılan popülist söylemler farklı kimlikleri ve azınlık grupları tetiklediği için insanlarda uç kutuplardan birine sığınma ihtiyacı yarattı. Doğuştan belirli stereotipilere sahip olan insanlar kendilerini siyasi partilerle tanımlandırma yoluna girdiler.

Bu tarz komünleşmeler iktidar olma noktasında büyük savaşlara yol açtı çünkü devletin sınırlı kaynaklarına sahip olmak ve seninle aynı fikir setlerine sahip olmayan insanları bu kaynaklardan dışlamak gibi politik bir illüzyon doğdu. Bu tarz tartışmaların sürdüğü ortamda insan hakları ve özgürlüklerin gerektiği kadar konuşulmaması da politikacıların yeni argümanlar üretme heveslerini iyice köreltti.

Kasaba nereye gitti?

Bu sorunun varlığı, Mustafa Kutlu’nun eserlerini okurken zihnimde belirdi. Osmanlı döneminde başkent neredeyse şehir oradaydı, bu nedenle İstanbul’un ihtişamı ve İstanbul’a yapılan yatırımlara hiçbir Anadolu kentinde rastlayamayız. Bu yazısız kural giderek değiştirilemez bir gerçeğe dönüştü, coğrafi konumu ve kültürel altyapısı globalleşen dünyada İstanbul’u parlattı. İstanbul’un geri kalanı ise kendi yağında kavrulmaya terk edildi, insan eliyle üretilen bütün sektörler İstanbul’a, sanayinin merkezine toplandı. Artık İstanbul’da İstanbulludan çok Sivaslı olması bir tesadüf değildir, böyle böyle aslında kasabaların da içi boşaldı.

Ancak sevgili Kutlu’nun çok hoşuma giden bir sözü var bu hususta.

“Nereden bakarsak bakalım kasaba ‘fiilen’ yoktur artık. Ama ruhu yaşıyor. Meclisteki kavgalarda, Hilton’daki düğünlerde, taşra üniversitelerinde, şark köşelerinde.”

Meraklısına:

İnci Enginün, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, Dergah Yayınları, İstanbul, 2017

Tanıl Bora, Taşraya Bakmak, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008

Görsel Kaynakça

Medyascope

Son Haber

avatar

Yazar Asya Özkara

Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi bölümü öğrencisiyim. Sinema, edebiyat, resim ve sosyolojiye meraklıyım.

blank

Formula 1 Dosyası: 2021

blank

Salonumuzdaki Doktor: Gülseren Budayıcıoğlu