in

Benim Gibi Makineler

 “Nihayet, son mevzimiz olan bilince, dünyadaki bütün yaratıklardan daha fazla sahip olduğumuza inanmakta herhalde haklıydık. Ancak bir zamanlar tanrılara baş kaldıran akıl, kendi olağanüstü etki alanı yoluyla kendi kendini tahttan indirmek üzereydi. Sıkıştırılmış sürümünde, kendimizden biraz daha zeki bir makine tasarlayacak, sonra da o makineye bizim havsalamızın almayacağı bir başka makine icat ettirecektik. O zaman bize ne gerek olacaktı?”

 Ian McEwan’ın 2019 yılında çıkan Benim Gibi Makineler isimli kitabı, okuyucuya farklı bir 80’ler Londra’sı sunuyor. Kitapta geçen olaylar hem geçmişte hem gelecekte geçiyormuş hissi veriyor. Yıl olarak günümüzden daha eski bir tarihte geçmesine rağmen teknolojik gelişmeler yönünden bugünden daha ileride olunan bir dünya anlatılmış. Kitapta sık sık ismini duyacağımız Alan Turing’in 1954 yılında siyanür zehirlenmesinden ölmediği ve onun geliştirdiği teknolojinin katkılarıyla, yapay zeka sayesinde, görünüm olarak tamamıyla insanlara benzeyen, ayrıca fiziksel ve zihinsel yönden bir insanın sahip olduğu tüm temel becerilere sahip olan Ademler ve Havvaların üretildiği bir evren. Kitabın ilerleyen sayfalarında bu robotların temel becerilerin yanı sıra pek çok şaşırtıcı, bazen de ürkütücü özelliğe sahip olduğunu ve bazı konularda insanlar ile rekabet etmelerinin gayet mümkün olduğunu görüyoruz. Kitabın ana karakterlerinden olan Charlie Friend bu robotlardan bir tane satın alır ve hem onun hem de üst komşusu Miranda’nın hayatında önemli değişimlere sebep olacak olan o ilk adımı atmış olur. 

 Charlie’nin aldığı Adem isimli robotun kullanma kılavuzuna göre onun karakterini belirlemek Charlie’nin elindedir. Charlie bunu Miranda ile paylaşmak ister ve ona Adem’in karakter özelliklerinin yarısını oluşturmasını teklif eder. Böylece Adem’in karakterini ikisi birlikte, ama birbirlerinden bağımsız şekilde oluştururlar. Ancak tıpkı insanlar gibi öğrenme becerisine sahip olan ve hayatı zaman içinde yavaş yavaş öğrenmek yerine dünya hakkındaki her şeyi, daima elinin altında bulunan internet ağını kullanarak boğulurcasına öğrenen bu robotun davranışlarını belirlemek ve karakterini şekillendirmek gerçekten de onların elinde midir? Zaman içerisinde bu sorunun cevabını Charlie ve Miranda ile beraber öğreniyoruz. Ancak cevabını öğrenemediğimiz sorular da oluyor. Kitap biterken bize tatmin edici cevaplar almış bir insanın iç huzurunu ve zihin berraklığını vermiyor. Kitabın kapağını kapatırken içindeki karakterlerin hala yaşadığını, bizimle aynı dünyada nefes almaya devam ettiğini hissetmek mümkün. Bu durumun Ian McEwan’ın kitaplarının ortak bir özelliği olduğunu düşünüyorum. Onun kitaplarından birini okuduktan sonra, üzerinden epey zaman geçse de karakterlerinden birini ve onun şimdilerde ne yaptığını sık sık düşünürüm. Bunda  karakterlerinin okuyucu üstünde müthiş bir gerçeklik etkisi oluşturmasının yanı sıra, yazarın onları mükemmelleştirmemesi ve özgür bırakıp hata yapmalarına izin vermesinin de oldukça etkili olduğunu düşünüyorum. Ian McEwan’ın kitaplarındaki karakterlere kızmak, sinirlenmek; onlara şefkat duymak veya onları sevmek kadar olasıdır.

 Kitabı okurken en çok ilgimi çeken noktalardan birisi Adem’in 5 yaşında bir çocuk olan Mark ile arasındaki ilişkiydi. İkisi arasındaki iletişim robotlar ile insanlar arasındaki temel bir
farkı çok net bir şekilde anlatıyordu. Charlie durumu fark edip Adem’e sorduğunda o bunu reddediyor, ama Charlie’nin savı gayet mantıklı; çocukların öğrenme şekilleri ve oyun oynayabilme kabiliyetleri Adem ve Mark arasında bir çeşit kıskançlığa ve tuhaf bir ilişkiye neden oluyor. Robotların doğal olmamalarının ve ne kadar mükemmel olurlarsa olsunlar insanların dünyasına tam olarak uyum sağlayamamalarının nedeni onlardaki bu çocukluk hissinin yoksunluğu. Onlar hiçbir şeyi en basitinden başlayarak öğrenmiyor; zaten çok gelişmiş beyin ve motor becerileriyle var olup o işleri yapmaya başlıyorlar. Tam da bu nedenle robotların insanlardan daha üstün olduğunu düşünenler olabilir elbette, ancak bana kalırsa bu durum doğal
olmamasının yanı sıra aynı zamanda onları insanlardan daha zayıf kılıyor.

 Okuma esnasında insan davranışlarını Adem’in gözünden görme şansımız oluyor. Onun insanlar hakkında anlayamadığı ve üzerine düşünmek istediği bazı şeylerin bize pek de tuhaf gelmeyen, yanlış olduğunu bilsek bile anlamını sorgulamadığımız durumlar olduğunu görüyoruz. Çünkü onun gözlemleyip üstün bilgisine rağmen anlayamadığı, günlük hayatımıza dair bu pratikler, bizim görmeye alıştığımız ve bu alışkanlıktan dolayı hakkında sorgulama güdümüzü yitirdiğimiz durumlar. En dürüst olanımızın bile söylediği, hayatın akışını pek fazla değiştirmeyen küçük yalanlar gibi. Bu nedenle Adem zaman zaman onların yanında çok bilmiş, her şeye karışan bir arkadaş rolünü üstlenirken; bazen de öyle basit şeyleri anlayamıyordu ki, bu ikilem okuyucu olarak benim de tıpkı Charlie ve Miranda gibi Adem hakkında ne düşüneceğimi şaşırmama neden oldu. Kitabın bize sunduğu belki de geleceğimiz, aynı zamanda geçmişten bir kesit. Şimdi bile sahip olmadığımız bazı teknolojilere o dönemde ulaşılsaydı neler olurdu sorusunun cevabını görüyoruz. Ayrıca ardında kesinlikle faydalı bir kafa karışıklığı, sorulması gereken sorular ve sorgulanması gereken düşünceler bırakıyor. Sokrates, “Sorgulanmayan hayat, yaşamaya değmez.” demiş. Hayat zor, bu hayatı sorgulayarak yaşamak daha da zor; ama sorgulamadan yaşamanın bedelini ödemek en zorudur.

 

Kaynakça

1. McEwan, Ian. Bizim Gibi Makineler. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2019. 

2. Platon. Sokrates’in Savunması. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.

blank

Hazarlarda Yahudilik

blank

Karl Marx, Materyalizm ve İdealizm