in

Çiçeği Öldürmek

  Sıkıcı sekiz-beşlik masabaşından ayrıldığında kendini, yaklaşık üç aydır olduğu gibi, hiç de özgür hissetmiyordu Orhan. Yüzlerin hepsi aynılaşmıştı sanki, temasta bulunduğu hava ağırlaşmıştı. En azından üç ay öncesinde, mesai bitimiyle kendini ılık bir meltem kadar huzurlu ve hafif hissederdi. Şimdi ise soluduğu hava bile ağırlık katıyordu vücuduna.

  Ayaklarını sürte sürte devlet dairesinden ayrılırken peşine iş arkadaşı Mustafa takılmıştı. “Moralim çok bozuk, bu akşam sende bir iki şey içelim mi?” demişti. “Ben içmiyorum bir süredir, tek takılırım dersen olur,” demişti Orhan da.

  Sonuç olarak Mustafa gelmişti, Orhan da kanepenin köşesine sığınmış, durmadan konuşan Mustafa’yı izliyordu. Dediklerinin önemi var mıydı, yok muydu, bilmiyordu. Onu dinleyip dinlememesi Mustafa için fark etmiyordu çünkü, anlaşmışlar gibi sürüp gitti bu; Orhan ara sıra ona hak verir gibi başını sallıyordu, Mustafa da göz temasına çok girmeden derdini anlatıyordu yarı sarhoş kafayla.

  Mustafa’nın daha fazla sarhoş olup yatıya kalacağından endişelenerek önündekileri alıp, “Bu kadar yeter,” dedi Orhan. Masadakileri mutfağa taşıdı birer birer. Bu arada kahve de hazırladı. Mustafa yardıma yeltendi ama geri oturttu onu. Masadaki son şeyi de mutfağa bırakıp oturma odasına girdiğinde Mustafa pencerenin önündeydi. Saksıdaki bitkinin yapraklarıyla oynuyordu.

 “Sulasana bunu, kurumuş,” dedi Mustafa ve yanındaki su bardağında kalan suyu boşalttı toprağa. Orhan’ın karşı çıkmasına zaman kalmadan gerçekleşmişti her şey. “En azından ben sulamadım,” diye düşündü Orhan kendini avutur gibi.

 “Bırak onu sen. Otur yerine, kahve yaptım, al,” diye elindekini bardağı uzattı. İkisi de oturdular, kahveyi ağzından uzaklaştırmadan sordu Mustafa: “Orta yaş krizi mi, ne oldu sana?”

 “Yok.”

 “Ne kadar oldu gideli?”

 “Ne?” dedi Orhan.

  Mustafa’nın kahveden ağzı yanınca gerildi, bardağı masaya koydu. “Neler bitmiyor gerçi!” derken bir ölüyü anarmış gibi bir ifade takındı. Sonra merakla Orhan’a dönüp sordu: “Niye gitmişti ya? Hiç bahsetmedin.”

 “Boş ver!” dedi Orhan. “Muhabbet uzamasın, saat geç oluyor, yarın iş var.”

 “Olsun oğlum,” diye diretti Mustafa. Dizlerine dirseklerini dayayıp kahveye uzandı. “Anlat işte. Sen önceden böyle değildin.”

 “Nasıldım?” diye sordu Orhan.

  Üfledi bardağa. Korkarak bir yudum aldıktan sonra, “Gülerdin ya, anlatırdın işte ne bileyim!” dedi Mustafa. “Yanlış anlama da, hiç gelesim gelmiyor sana kaç zamandır. Dedim, belki keyfi yerine gelir, ama ağzına bile sürmedin arkadaş! Ne oldu, niye gitti?”

 “Artık sevemezmiş, çekip gitti. Bu kadar.” Son kelimesiyle birlikte yutkundu. Saksıdaki çiçeğe baktı.

 “Geçer be, oğlum!” dedi Mustafa. “Senin konuşasın yok madem, ben kalkayım madem.” Orhan’ı ölçer gibi suratına baktı. Omuzlarını devindirdi Orhan.

 “Yarın görüşürüz.”

  Orhan, gitmesini istemezmiş gibi “Kahve?” diye sordu. Ceketini alıp giymişti Mustafa. Kapının önünde el sıkıştılar. “Keyfin olunca…” dedi ve gitti.

  Yeniden ayağa kalkıp saksıyı eline aldı. Masaya koydu ve karşısına oturdu. Sararmış yaprakları ve kurumuş çiçekleri ayıkladı. “Ne çok severdim seni,” dedi çiçeğe. Pencerenin önüne ilk koyduğu zamanı hatırladı, dört yıl olmuştu. İyi de büyümüştü. Onun dediğine göre, yavaş büyürmüş, çok su istemezmiş. Ama Orhan boğulmak istiyordu. “Hakkım yok, haksızlık ediyorum,” diye düşündü. Bardağı eline alıp odadan çıktı. İçine su doldurup yeniden geldi, tam çiçeğe dökeceği anda durdu. Yine aldanmıştı, bu yüzden ölmemişti çiçek. Bu aldanışlar ve döktüğü sular yaşatmıştı onu. Onu öldürmek isteyip hâlâ nasıl besleyebilirdi? Bu onu yaşatmak olmayacak mıydı? “Neden öylece var olmuyorsun? Bana ihtiyaç duymadan ama yok olmadan…” diye mırıldandı. Bardağı bırakıp oturdu. “Öldüreceğim seni!” Ama nasıl yapacaktı, yapabilecek miydi? Yavaş yavaş ölüme terkedebilir miydi?

  Çiçeği Mustafa’ya vermiş olmayı diledi ama bundan da hemen vazgeçti. Çiçeğin ondan uzakta yaşadığı düşüncesi kahretti Orhan’ı. Kurtulmak istiyordu bu bitkiden ama nasıl yapmalıydı? Saksıda öylece duruşuna baktı. En başta bu saksıya hapsedilmeseydi neler olacağını düşündü. Dışarda, geniş, derin toprağın üstünde ve içinde kendi kendine yetecekti ama şimdi önünde, dışarıya kıyasla oldukça dar bir saksıya hapsedilmiş; yine de sağlıklı, yine de direnir duruyordu. Belki konuşabilseydi hâlâ capcanlıydı, belki izin verilseydi tüm yerkürede çiçek açacaktı. “Neden bu saksının içinde, kendi kendine yetemiyorsun? Sana bakmadan, zaman zaman seni unutarak ama orada olduğunu da hep bilerek, ölmeden; ilk çiçeklenişindeki gibi dipdiri kalamıyorsun? Neden yüzüne bakılmayınca beni dürtüklüyorsun ve benden yaşamanı istiyorsun?” Dayanamadı, çekinerek ve korkuyla vurdu dalının tekine. Korkuyla baktı çiçeğe hiçbir şey olmamıştı ama dikenleri eline batmıştı. Acıyan parmaklarını tuttu.

  Kıskanıyordu bu çiçeği. Oysa izin verilseydi kendi kendine yetecekti, izin verilseydi çoğalacak ve büyüyecekti. Kendi kendine yetme potansiyelini kıskandı. “Öldürmek istiyorum seni!” diye bağırdı. Bir cevap bekler gibi baktı bitkiye. Vurduğu dala dokundu, hafifçe kaldırdı, gövdeden çıktığı yeri inceledi. Yapamazdı, onu öldüremezdi. Tek çare onu dışarıya gömmekti. Kurumuş bir yaprağı eline alıp inceledi. “Bu saksıda hapsolmamış olsaydın hiçbir saksıya ihtiyaç duymadan yaşayacaktın. Kendi kendine… Ama  sen bu saksıdaki toprakla can buldun, köklerini bu toprağa saldın ve seni ondan ayırmak köklerinden de ayırmak olurdu. Seni bu saksıdan ayırmak seni öldürmek olurdu. Tıpkı içimdeki bu sevgiyi…” Düşüncelerinin devamı gelmedi. Elindeki yaprağı sıktı, avcunu açıp baktı, parçalanmıştı.

  Arkasına yaslandı ve uzunca bir nefes verdi. “Ne seni atabiliyorum, ne de sana bakabiliyorum. Artık seni yaşatmaya gücüm yok, seni öldürmeyeyse hakkım… Yoruldum.”  Bardağa  uzanıp suyu içti. Duraksadı, bardağı ağzından çekti ve saksıya baktı. Çiçeği yaşatacak olana onun da ihtiyacı vardı oysa. Boğazı düğümlendi.

  Ağladı, kaç zaman sonra ilk kez ağladı. Çiçeğe uzanıp sarılmak istedi ama başaramadı. O da öptü yapraklarından, dallarından ve çiçeklerinden. Teniyle buluşan dikenler canını yakmadı bu kez. Gözlerinden taşıp yanaklarından akan yaşlar toprakla buluşunca daha çok ağladı. “Acım bile seni yaşatıyor, ben ne yapayım?” Yine bir cevap gelmedi Orhan’a.  Gözyaşlarını sildi parmaklarıyla.

  Saat ilerlemişti, mesaisine üç saat kalmıştı. Kanepeye uzandı tekrar, masadaki çiçeğe arkasını döndü. Hiç yoktan iki saat uyumalıydı, başaramayacağını bile bile diretti uyumak için. Ellerinin ve ayaklarının pozisyonunu değiştirdi birkaç kez. Sonuçta başaramadı ve gözlerini açtı. Saate baktığında daha on dakikanın bile geçmemiş olduğunu gördü. Doğruldu, çiçeğe baktı. Toprağın üstünde yığılmış kuru çiçekler ve yapraklar…

 Ayağa kalktı, gözyaşları yeniden birikti gözlerinde. Güneş gözükmüyordu ama hava bunaltıcı bir grilikle serimleniyordu gökyüzünde. Saksıyı eline aldı. Gözlerinin önünde, öylece yok oluşuna izin veremezdi, bunu başaramazdı, biliyordu. Ayakkabısını arkasına basarak giydi. Aşağıya inip dışarı çıktı. Saksıda hafifçe sallanan çiçeğe baktı. Gözlerindeki yaşlar yüzünden net göremiyordu bitkiyi. Saksıyı yere koydu nazikçe. Yere çöküp öptü birkaç kez, sonra emekleyerek kazacağı yere geldi. Elleriyle yeri kazmaya başladı. Toprak sertti ama giderek derinleşiyordu çukur. Gözyaşlarıyla birlikte giderek daha da hızlandırdı kazışını.

  Kazmanın şiddetiyle ayakkabıları çıkmıştı ayağından, umursamadı. Emekleyerek saksının oraya gitti. Saksıyı eline alıp ayağa kalktı. Çıplak ayakları soğuk toprağın üstündeydi. Ellerinde taşıdığı saksıya baktı, son kez vedalaşır gibi. Son kez öptü çiçeği. Birkaç adım attı fakat ayağı çukura takılınca yere düştü. Ciğerlerinin yer değiştirdiğini sandı, neredeyse nefesi kesilmişti. Saksı elinden fırladı düşmesiyle birlikte, o anda başını ayaklarına çevirdi; çünkü parmaklarında bir sızı hissediyordu. Parmakları uzamış ve toprağa saplanmıştı. Ayakları giderek toprağın içine çekiliyordu. Saksıya baktı, paramparça olmuştu. Çiçek yoktu! Doğrulup ayağa kalkmaya çalıştı. Dizlerine kadar gömülmüştü toprağa. Sonunda doğruldu, ayaklarını çıkarmak istiyordu topraktan ama sanki bacakları artık tek bir bacak halini almıştı. Kollarındaki ve bacaklarındaki tüm tüyler diken diken olduğunu hissediyordu sanki. Dikenler giderek kalınlaşmaya başladı. Kollarını kaldırıp baktı, yavaş yavaş küçülüp bedenine gömülüyordu. Bağırmak istedi ama artık bir ağzı yoktu. Bakışları kararıyordu. En son gördüğü şey, dikenlerle kaplanmış tenine vuran güneşti.   

Yazar Osman Armağan Yardım

Biraz felsefe, sosyoloji ve psikanaliz; biraz da edebiyat ve anime.

Konya, Selçuk Üniversitesi: Sosyoloji/Felsefe

blank

Olmak Ya Da Olmamak, Bütün Mesele Bu Mu?

blank

Duygularımızdan Başka Neyimiz Var?