in

Edebiyat Bizi Kurtarır Mı?

Doğduğumuz andan itibaren karmakarışık harflerin arasında buluruz kendimizi. Duyduğumuz harfleri taklit eder, sesleri anımsamaya çalışırız. Bu anlamsızlık silsilesi birkaç sene devam eder, ardından mucizevi bir şey olur: Karmaşık harfler birdenbire anlam kazanır ve kelimelerle tanışırız. Korkutucu bir tünelde ilerlemek gibidir bu, karşımıza ne çıkacağını bilemeyiz. Her an merak eder, bıkmadan sorar, bolca hayret ederiz. Ceplerimizi devamlı kelimelerle doldururuz yol boyunca.

Bunun bir sonu var mıdır peki? Ceplerine doldurduğu kelimelerin yeterli olduğunu düşünür mü insan hayatının bir noktasında? Onlarla yetinir mi, bilinmez. Fakat çok kelimesi olanların daha büyük rüyalar gördüğünü söyleyebiliriz. Cepleri dolunca daha büyük pantolonlar giyenler, öğrenmekten bıkmayanlardır. Öğrendikleri her yeni kelimeyle zihin haritalarında yeni binalar inşa ederler, farklı şarkılar söylerler.

Peki onlar ne yaparlar bunca kelimeyle? Dünya hakkında söyleyecek o kadar çok şey var mıdır gerçekte?

Tarih boyunca çok kelimesi olanlar onca kelimeyle ne yapacağını düşünmüş ve sonunda iki yol bulmuşlar: Siyaset ve edebiyat. Siyaset yapanlar kelimeleriyle kitlelerin aklına, hatta bazen de evlerinin içine kadar girmişler. Ve sonuçta, ceplerindeki kelimeleri kullanarak dünyayı değiştirmişler. Edebiyatta ise durum biraz farklı. Peki neden? Makarayı biraz geriye sararak en baştan başlayalım. Edebiyatın kendisinden, kelimeden.

En genel tanımıyla edebiyat, olay, düşünce, duygu ve hayalleri dil aracılığıyla estetik bir şekilde ifade etme sanatı.

Her gün, belki de her an yaptığımız bir şey değil mi ama bu? Gün içerisinde kelimelerimizi kullanarak hissettiklerimizi kendi bakış açımızla en doğru şekilde ifade etmeye çalışmaz mıyız zaten? Bu durumda edebiyatı dil aracılığıyla yaptığımız diğer şeylerden ayıran nedir? Estetiğin sınırlarını kim çizer?

Edebiyat, başkalarının ceplerinden çıkan kelimelerin bizim ruhumuza tesiridir bir anlamda. Tam da bu nedenle sınırları olmayan, kendine has, büyülü bir sanat. İki kelimenin yerini değiştirmek bile bambaşka kapılar açabilir.

Bu büyülü sanat, siyaset gibi dünyayı değiştirmez belki. İnsanı değiştirir mi peki? Belki de soruyu şöyle sormalı: Edebiyat bizi kurtarır mı?

Şeker Portakalı’nın küçük Zeze’sinin gözleri bizim gözlerimize değince daha mı farklı görmeye başlarız dünyayı? Peki Türkiye’yi anlamak için Tarık Buğra okumak şart mıdır? Ya da Oruç Aruoba’nın Heidegger’in şiire yaklaşımını; “Ona göre insanın temel sözü şiirdir. Çünkü insan yaşayan, dünyanın içinde olan, diğer insanlarla ilişkisini dil aracılığıyla kuran varlıktır. İnsanın bütün etkinliklerinde yer alan, içinde yaşadığı dil ile içinde yaşadığı varoluş arasında kurduğu temel anlam ilişkisi, şiirde ortaya çıkar. Heidegger de buna ulaşmaya, insanın dünya ile ve diğer insanlarla olan ilişkisini ilk biçimiyle yeniden kavramaya çalışır.” şeklinde açıkladığını öğrendikten sonra daha mı çok kafa yorarız okuduğumuz şiirlere?

Bütün bunlar neleri değiştirir zihnimizde, içimizde? Edebiyat dünyayı değiştirmeye mi çalışır yoksa kişiye anlık zevkler sağlayan kurgulardan mı ibarettir?

Edebiyat siyaset gibi kitleleri harekete geçirmese de kitlelerin içindeki kimlikleri kucaklar kelimeleri kullanarak. Bazen yazmak bazense okumak, düşünce kapılarımızı aralar. Önce en eskiye, çocukluğumuza dönerek gördüğümüz kelimelerin zihnimizdeki çağrışımına, ardından kalbimizdeki anlamına bakarız. Aynaya bakmak gibidir bu ve dünyada sınırsız ayna vardır. Herkesin Oğuz Atay’ın ya da Pessoa’nın kelimelerini okuduktan sonra dünyaya baktığı gözler farklıdır çünkü.

Edebiyat insana kendi içine ve evrene bakacağı aynalar hediye eder. Tam da bu nedenle kurtuluş diye bir şey varsa o, her kişinin kendi aynasına baktığında gördüğü şeydir.

avatar

Yazar Bilge Kurban

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler öğrencisiyim. Edebiyat, sinema, seyahat ve münazarayla ilgilenmeyi seviyorum.

blank

Mücevherler, Fondüler ve Jet d’Eau

blank

Sağ Popülizm: Siyaset Dışı Anayasal Kurumlar Ne Yapmalı?