in

Evden Çıkan Adam Ya Da Hayatına Devam Edenler

  Pencereden odaya giren güneş yolunu izleyince havalanmış tozları görüyordu ve yol, aynanın sağ köşesine kadar varıyor, yere değmesiyle birlikte kesiliyordu. Bakışlarını tozların sakin uçuşundan eline aldığı tarağa çevirdi ve aynanın karşısına geçip saçını taramaya başladı. Saçları yumuşacık geliyordu şimdi ona. Tarağı bırakıp gömleğinin yakasını düzeltti. Hazırdı evden çıkmaya. Çıkmadan önce ayakkabılarını geçirdi ayağına, tekinin tozlanmış kısmını sildi bir bezle.

  Üç kat aşağı, ayaklarının üzerine yüklediği ağırlığıyla, bir o omuz, bir bu omuzla birlikte salına salına indi Caner ve apartmandan dışarıya çıktı. Bu naif güneş, bu ılık hava yaklaşık bir aydır yaşadığı hüzünlü hâlini yok edivermişti. Buluşma yerine hızlı adımlarla gitti, yanından geçip giden insanların aksine, adımlarını sürüklermiş gibi değil de bastığı yerleri ezberlermiş gibi… Neredeyse erkendi geldiği vakit, bir kahve söyledi o da. İçeriden, oturduğu sandalyeden dışarıya baktı camın ardından. Çok insan geçmiyordu buradan; tek işi buymuş gibi, belki de biraz sıkılmış olsa, durup saysaydı geçenleri, tam olarak sayabilirdi kaç kişinin geçtiğini ama bugün kendini iyi hissediyordu, geçip gidenleri izlemekle yetinmeye karar verdi.

  Kahvesi masasına bırakıldığında gülümsedi garsona. Fincanı tutup ağzına götürdü, ılıktı. Tamer gelene kadar okumak için bir şeyler getirmiş olmayı dilerdi yanında. İçeriye göz gezdirdi, bir dergi, bir gazete görmeyi umdu, bu arada saatini kontrol etti. Ne çabuk geçiyordu zaman, buluşma saati gelmişti zaten. Tamer dakikti, o da vazgeçti, kahve içip dışarıyı seyretmeye koyuldu tekrar. Çok geçmeden geldi Tamer, sarıldılar. Tamer cebinden çıkardığı bir peçeteyle burnunu silip sandalyeye oturdu.

 “Hasta mısın?” diye sordu Caner.

 “Şu hava geçişleri!..” dedi. Sonra garsondan adaçayı istedi. “Çok olmadı ya, hasta olalı?..” diye sordu.

 “İki haftadır böyleyim, hap kullanmadım, niye kullanayım ki? Elbet geçer, iyi bile sayılırım zaten. Sen nasılsın, Caner? Beni boşver,” dedi.

 Caner biraz bekledi, “İyiyim,” dedi sonunda. “İyiyim, dışarıya çıkmak iyi geldi.” “İş?”

 “Yıllık iznimi kullanıyorum.”

 “Son görüşmemizden beri daha iyi gözüküyorsun. O halde işe devam etmemen doğru bir karar olmuş. Çok konuşamamıştık o gün…” dedi Tamer. Tekrar burnunu sildi bu kez sesli bir şekilde. Bakışlarını kaldırdıktan sonra, “Bu semtteki insanları sevmiyorum, yine bir park yeri sorunu yaşadım. Adam neredeyse inip kapıma gelecekti, yanındaki tuttu. Çok agresif buradaki insanlar, sanki tartışmak için fırsat kolluyorlar.”

 Garson elindekiyle masaya gelmişti, “Adaçayıydı, değil mi?” diye sordu.

 “Evet,” dedi Tamer. Parmak üstüyle burnunun altına dokundu birkaç kez, sonra fincanına uzandı bir yudum aldı, çok sıcak olduğunu yüzüyle anlattı. Konuşmasına çayını içmek için ara vermesini fırsat bilerek Caner’e konuş der gibi elini uzattı.

 “Dikkat et,” dedi Caner, sonra “Neyden bahsedecektim ki?” dedi. Güldü. “Aman neyse, bu semte gelecek olursak, doğru, biraz agersif insanlar ama onları görmemeyi becerebiliyorum uzun süredir. Yine de burayı seviyorum, buranın havası…”

 “Bunu başarmak çok iyi, ben bunu yapamıyorum,” dedi Tamer fincanını tabağının üstüne koyarken. Bu kez de Caner’in fincanını gösterdi: “İç, soğumasın kahven… Ne diyordum? Ha, agresifler, çok agresifler! Önceki gelişimde de aynısı olmuştu, hatırlıyorsun değil mi? Hâlâ neden burada kaldığını anlamıyorum, artık seni bağlayan bir şey de yok burada, o küçücük dairede. Öyle değil mi?” Fincanını aldı, bir yudum içti, sonra sigarasını çıkardı.

 “Bilmiyorum,” dedi Caner. “Kafam karışık aslında.”

 Sigarasını yaktıktan sonra utanmış gibi gülümsedi Tamer. “Biliyorum, biliyorum, ama hasta olsam da vazgeçemiyorum, ne yapayım?”

 Caner bir şey demeden fincandaki son yudumunu da içti.

 “Ben de sinirliyim aslında bu aralar. Tek suç senin semtinin değil.” Sonra nedeninin sorulmasını ister gibi bekledi. Caner kaşlarını çatıp kafasını sallayınca devam etti: “Annem bana geldi, bilirsin ben erken kalkarım, onsuz kahvaltı ediyorum diye bana kızıyor, birkaç saat daha bekleyip onunla etseymişim ya! Ama arkadaşım, ben düzenli bir insanım, düzenimi bozarsam her şey altüst olur. Bak, havanın düzeni değişince bile hastalanıyorum. Diyeceğim şu, geldiğinden beri bunun tartışması oluyor, anlatamıyorum kadına. Her sabah neredeyse, inanabiliyor musun? Kahvaltımı ettikten sonra kahvemi yapıp bilgisayar başına geçiyorum, borsayı takip edip haberleri okuyorum. Bana, ‘bir gün de birkaç saat geç bak, ne olacak?’ diyor. Sonra suratını asıyor… Ah!”

 Beş, altı, yedi… Caner, bir an için dikkatinin dağıldığını fark edince bakışlarını dışarıdakilerden Tamer’e çevirdi. Dilinde bir ağrı vardı, çok geçmeden sönüp gitti bu ağrı.

 “O suratını asınca öfkeden çıldırıyorum ben. O evden bu yüzden ayrıldım ya zaten! O suratını asmasa çok iyi olacak her şey. Neyse ya, kusura bakma, çok konuştum.”

“Yok, hayır,” diye çıkıştı Caner. “Seninle vakit geçirmek istiyordur, eski günlerdeki gibi.

  Ondandır bu ısrarı.”

 “Ama anlatıyorum ona, anlamıyor ki. Bencil o, hep istediği olsun ister. Bilmiyor musun, ya? Az çıkıp gelmedim sizinkilerin evine, bu kadın sürekli müdahale ederdi hayatıma.” Çayından içti masaya dalıp gitmişken. Sonra bakışlarını kaldırdı, “Kafanı şişiriyorum ya, Caner,” dedi gülerek. “Senin de bunlarla ilgilenecek halin varmış gibi. Kusura bakma, dinliyorum artık seni, anlat hadi,” dedi.

 Caner ellerini masaya koymuşken, “Yok, öyle düşünme,” dedi. “İyiyim ben, rahatına bak. Ne anlatacağım ki?” Düşüncelerini yokladı Caner, ne anlatacaktı?

 “Son bir aydırki hâlini işte,” dedi Tamer. Caner konuşmayınca, “Tamam, nasıl rahat edersen, zorlamayayım,” diye ekledi. Öyle olunca Caner de neyi anlatacağını düşünmekten vazgeçti. Dili yine ağrımaya başlamıştı. Çok geçmeden sessizliği bozdu Tamer’i gülüşün. “Bu sabah…” dedi ve gülmesi için konuşmasına ara verdi. Caner yüzüne bakıyordu, neyin bu kadar komik olduğunu soracak gücü bulamadı kendinde.

 “Bu sabah bir haber gördüm. Çok komikti… Bir dakika,” dedi ve çalan telefonu kulağına götürdü Tamer.

 Tekrar dışarıyı seyre dalan Caner, geçen bir ayı ve yaşadıklarını düşündü. Neyi anlatabilirdi ki? Bir aydır, o evde yaşadıkları, yaşarken geçiştirmeye çalışmaktan, üzerine düşmemekten ve düşünmemekten, kaçmaktan, evin bir köşesinden başka bir köşesine sığınmaktan, sürekli bir meşguliyet aramaktan ve gece olduğunda sonunda kaçtığına sığınıp ağlamaktan ibaretti. Bunu nasıl anlatabileceğini düşündü… Aslında onları yaşarken bir başkası olsaydı yanında, ne kelimeler hazırlamıştı kafasında, ne kelimeler vardı dilinde kıvrılan, ağzından çıkmak için can atan… Anlatmaya karar verdi Caner, konuşacaktı. Şimdi düşününce hiç de kaybolmuş değildi bir şeyler, konuşmalıydı.

 “Annem,” diye konuştu Tamer. “Gideceğim, rahatını bozdum senin, diyor. Ben kalkmak zorundayım Caner, kusura bakma.”

 Kafasını salladı Caner. “Problem değil, gidip konuş annenle.”

 “Evet, konuşmam lazım, rahatsız olmak adına bir mevzu yok ortada.” Ayağa kalktı, “En iyisi ben gideyim çabucak, konuşamadık pek, başka zaman görüşürüz,” deyip elini uzattı. El sıkıştılar. Kapıdan çıkıp giden Tamer’in arkasından baktı görüş alanından çıkana dek, sonra kafasını dışardaki insanlara çevirdi. “Bugün de böyle olsun…” dedi içinden.

 Hesabı ödedikten sonra sokağa çıktı, evden çıktığında hissettiği hafiflik yoktu üzerinde, ancak eve gitmekten korktu, gezinmeye karar verdi o da, bir tramvaya bindi. Oturacak yer yoktu, ayaktaki insanlarla çarpışmamak için tramvayın arkasına doğru ilerledi dikkatlice. Oturuyor olmayı dilerdi, böylelikle hafifçe sallanan tramvayın içinden şehri izleyebilirdi. Neredeyse birine doğru eğilip kalkmasını isteyecekti. Yer yer eğilip pencereden dışarıya bakmakla yetindi ve sonunda kimse koltuğundan kalkmayınca rastgele bir durakta inip dışarıya attı kendini. Güneş kaybolmuştu ama hava hâlâ ılıktı. Bu yere pek gelmemişti, ilerde hareketli bir sokak kestirdi gözüne ve ellerini cebine sokup sokağa doğru yürüdü. Birkaç çocuk Caner’in yanından geçerken dikkatlice süzdü onu, sanki ilk defa gördükleri bir şeyle karşılaşmış gibilerdi. Çocuklara inanır, güvenirdi; hele ki böylesi bir refleksle onu izliyorlarsa… Ancak kendi üzerine düşünecek havasında değildi, belki sonra düşünmekle birlikte gülümseyip geçti çocukların yanından.

  Sokağa girdiğinde, karşılıklı dükkanların sokağı doldurduğunu fark etti. Farklı farklı şeylerin satıldığı bir sokaktı: restorantlar, kıyafet mağazaları, hediyelik eşya dükkânları, kitapçılar… Kalabalığa oluşturanların çoğu ise şehrin yerlisi olmayan insanlardı. Her birinin arasından sessizce, sanki kayıp gidiyormuş gibi geçiyordu. Çoğu turist, insanlardan ziyade dükkanların içeriğine meraklıydı, bu yavaşlığıyla dikkat çekmemesini buna bağlamıştı.

 Sokak, bir binayla ikiye ayrılınca sol tarafta kalan sokağa girmeyi tercih etti. Burada insanlar daha azdı. Genelde kafeler vardı. Çoğu insan kafe önündeki sandalyelere taşmıştı. Bir adamla bir kadının kendinden geçerek gülmesi dikkatini çekti Caner’in. Hemen sonra Birgül geldi aklına. Ne kadar etmişti son konuşmalarının ardından geçen zaman? Şu an onunla oturmak ona o kadar iyi gelecekti ki… Hemen çıkardı telefonunu, aradı Birgül’ü. Yürümeye devam ederken, birkaç kişinin ardından gözüken bir kadının da telefonu kulağına götürdüğünü fark etti. Kafasını biraz eğince Birgül olduğunu gördü onun. Büyük bir şaşkınlıkla gülümsedi Birgül’e. Birgül önce fark edemedi Caner’i, son konuşmalarından sonra onu dışarıda görmeyi hiç beklemiyordu.

 Birgül elindeki çantaları yere koyduktan sonra sarıldı sıkıca. “Canım arkadaşım!” dedi, kollarının arasındaki Caner’e. Öyle bir sarılmaydı ki, bir bebeği kollarının arasında sıkarken canını acıtmaktan korkar gibi bir titreme aldı vücudunu. “Çok özledim seni! Nasılsın?”

 Caner, kollarını ayırmadan, “Tam seni arıyordum, iyiyim, seni gördüm çok daha iyi oldum,” dedi. Sarılma faslı bittikten sonra, “Nereden geliyorsun, zamanın var mı?” diye sordu.

 “Eve gidiyordum, alışverişten geliyorum. Bana gel hadi, akşam yemeğini birlikte yeriz!” Caner bir gülümsemeyle birlikte başını salladı ve çantalardan birini eline aldı. Birgül’ün arabası,

 Caner’in ilk girdiği sokağın başındaydı, hızlı adımlarla arabaya gittiler. Evi ise çok uzakta değildi, yaklaşık on dakika sonra arabadan inip eve girmek üzereydiler.

 Girer girmez çantaları mutfağa götüren Birgül, “Sen salona geç, hemen geliyorum,” dedi. Caner odaya girip etrafına bakındı. Birçok şeyin yeri değişmişti, kimi eşyalar yok olmuştu.

 Kanepeye otururken televizyon ünitesindeki fotoğrafların da artık olmadığını gördü. Sonra odaya koşarak giren köpeği görünce bir anlık unuttuğu Balkız’ı hatırladı. Köpek üzerine atlayıp ağzından yalamaya başladı Caner’i. Hâttâ o kadar çok yaladı ki Caner’i; Caner ister istemez bugün dilinde oluşan ağrıyı düşündü. Köpeğe sarılırken bir taraftan da ona durmasını söylüyordu.

 “Özlettin kendini, Balkız bile bırakmıyor seni,” diye girdi odaya Birgül. “Bu gece buradasın, kaçarın yok!”

 Sonunda yanında oturur pozisyona geçen Balkız’ın başını okşarken, “Tamamdır, konuşmak istediğim şeyler var zaten,” dedi Caner.

 “Evet, lütfen. İlgilenemedim seninle son zamanlarda kusura bakma.” Caner bakışlarını odada gezdirip ellerini, bu değişikliği anlamaya çalışır gibi yükseltti.

 “Gitti,” dedi Birgül neredeyse ifadesiz bir suratla.

“Çok üzüldüm,” dedi Caner. “Anlat lütfen, ne zaman oldu, neden hiç söylemedin?”

 “Sen o hâldeyken nasıl söylerdim ki, Caner? Ben fena değilim, beni boşver, sen anlat.” Üzgün bir suratla sordu: “Nasıl oldun?”

 “Aslında,” dedi Caner gülerek, “bu sabah iyi olduğumu sanıyordum, geride bıraktığımı sanıyordum her şeyi. Pek öyle değilmiş, seninle konuşmak istedim bir anda, bu yüzden aradım seni.” “Çok sevindim, o kadar iyi  oldu ki. Ben de seninle konuşmayı özledim. Telefonla konuştuğumuz zamandan beri görüşmedik hiç. Neyin vardı, anlat arkadaşım.”

 Caner nereden başlayacağını bilmiyordu. En başından mı başlayıp anlatmalıydı, yoksa bu sabahtan sonrasını mı? “Bilemiyorum Birgül, sanki patlamaya hazır hissediyorum kendimi,” dedi.

 “Ah, Caner… Ben de o kadar kötüydüm ki, karşımda olup da beni dinleyebilseydin keşke. Çok uzak kaldık gerçekten, keşke böyle olmasaydı.”

 “Olsun, yedi yıllık arkadaşlığımızda bir ay uzak kalmışız, çok mu?” diye güldü Caner. “Nerden başlamalıyım bilmiyorum Birgül. O evde, bir ayı geçkin yaşadığım o hâller… Yirmi yedi yıllık hayatımda hiç yaşamamıştım bunu… Nasıl anlatmalı bilmiyorum ki…” dedi. Ayağında yatan Balkız’a eğildi.

 Birgül, dirseklerini dayadığı dizlerini sallıyordu. Caner aceleyle anlatıp kurtulmak istedi bundan, fakat kelimeler ağzından bir türlü çıkmıyordu; sanki konuşacak olursa yığılıp kalacak gibi hissediyordu kendini ya da daha kötüsü olacaktı: Bir anda ayağa kalkacak, bir kriz geçirecek, her şeyi yıkıp dökecek gibi hissediyordu. Bir anda Birgül’ün ayaklarını böyle sabırsızca sallamasının durmasını istedi.

 “İşin aslı, Birgül…” dedi.

 “İstersen,” diye araya girdi Birgül. “Yemekte konuşuruz. Gel hadi benimle, masayı hazırlayalım madem.”

 Başını salladı Caner. Tam ayağa kalkarken aynı ağrıyı tekrar hissetti, bu kez daha şiddetliydi. Ayağa kalktığı için mi, acısını hissettiğinden mi bilinmez, köpek de iri gözleriyle yüzüne bakıyordu. Dikkatini dilinden uzaklaştırıp mutfağa girdi. Birgül’ün eline verdiği tabakları masaya götürdü. Çatal ve bıçakları almaya geri gittiğinde salata malzemelerini doğrayan Birgül, “Sebzeleri süz lütfen,” dedi Caner’e gülerek. Caner denileni yaparken, “Eşyalarını almaya dün geldi,” dedi Birgül. Caner anlamaz bakınca, devam etti. “Öncesinde çok kötü bitmişti her şey, o kadar kötü bir tartışmayla ayrıldık ki, bir daha yüzümüzü görecek olursak birbirimizi bıçaklarız sanmıştım.”

 “O kadar mı kötüydü?” diye sordu Caner. Fakat dilindeki ağrı sanki ağzının içini dolduruyor gibiydi, daha fazla konuşamadı. Salata hazırlığı bitene kadar bir şey demeden dinledi Birgül’ü. Sonra salatayı masaya taşıdı. Sandalye oturup Birgül’ü beklerken Balkız durmadan üstüne çıkıp suratını, ağzını yalamaya çalışıyordu. Elindekilerle odaya giren Birgül, “Çok özlemiş sanırım seni,” dedi şaşkınlıkla. “Ben bile bu kadar özlememiştim.”

 Yemeği yemeye başladıklarında, Caner olabildiğince küçük parçalar almaya çalışıyordu ağzına.

 Bunu fark eden Birgül,” Aç değil misin?” diye sordu.

 “Çok değil, ama olsun, eline sağlık,” dedi Caner gülmeye çalışarak. “Zayıflamışsın aslında, doğru dürüst yemedin mi?”

 “Evet, yiyemedim,” dedi Caner. “İştahım yerinde değildi.”

 Birgül üzgün bir ifadeyle, “Arkadaşım ya…” dedi, “keşke yanında olabilseydim. Konuşmak istediklerini konuşabiliriz, kesmeyeceğim sözünü bu kez, söz.”

 Caner beceriksizce güldü. “Ben de konuşamıyorum aslında.” “Neden?” diye sordu merakla.

 “Bilemiyorum, sanırım sıkmaktan korkuyorum seni,” derken aynı beceriksiz gülümsemeyi devam ettirdi.

 Birgül gülerek, “Saçmalama Caner, olur mu öyle şey? Biz arkadaşız,” dedi.

 “Peki,” dedi Caner. Bir nefes alıp konuştu: “Bu sabah kendimi gerçekten iyi hissediyordum, sonra bizim Tamer’le görüştüm, aslında çok da iyi olmadığımı fark ettim onunla konuşurken. O evde yaşadığım zamanları düşündüm; çünkü yaşarken düşünememiştim yaşadıklarımı, tüm olanlar zaman geçirmek üzerineydi. Yani, yaşarken deneyimleyememekten de öte; ben yaşadıklarımı unutmaya çalışır gibi, bir sona hazırlanır gibi ya da yarınsız bir zamanı öldürmeye çalışır gibi yaşıyordum.”

 Birgül birbirine bastırdığı dudaklarını aralayınca Caner konuşmasına devam etmedi. “Seni o kadar iyi anlıyorum ki Caner,” dedi Birgül. “Yavuz gittikten sonra yaşadıklarım aynen böyleydi.” Güldü. “Sanki sana olanlarını anlatmışım da, sen de tıpkı hep olduğu gibi beni uzun uzun dinlemiş de bana yaşadıklarımı açıklamışsın gibi. Çok komik aslında, kendini anlatırken bile beni dinlemiş gibi konuşuyorsun.”

 Caner elini ağzına götürdü ağrısını gizlemeye çalışarak. Balkız bir anda havlamaya başlayınca Birgül, “Sus kızım!” diye bağırdı, fakat köpek, Caner’e doğru havlamaya devam ediyordu. Birgül ayağa kalkıp köepeği dışarı çıkardı ve kapıyı kapattı. “Yemiyorsan kanepeye geçelim mi? Şarabım da var,” dedi. Caner başını sallamakla yetindi.

 Kanepeye geçtiler kadehlerle birlikte. Caner çenesini oynatmaya çalışınca hissettiği acıdan dolayı korkuya kapıldı. Ayağa kalkıp bir ayna bulmak ve diline bakmak istiyordu.

 “Bu şarabı Yavuz’la birlikte almıştık, yalnız başıma içemedim açıkçası.” dedi ve sonra bir anda derin bir sessizliğe gömüldü Birgül. Caner ağrısını unutup fırsat bu fırsat diye düşünüp konuşmaya çalıştı: “Kimseyle görüşmek istemiyordum ama konuşmaya muhtaçtım, elim varmadı yine de kimseyi aramaya. Korkuyordum; anlamak istemezlerse diye.” Birgül aynı sessizliğinde hiçbir şey duymuyormuş gibiydi. Caner biraz daha zorladı ağzını: “Ben de bırakılmış bir yalnızlığı büyüttüm kendi kendime. O zaman yaşadıklarım…”

 Caner susunca Birsen “Aslında o kadar zor baş ediyorum ki…” dedi kadehine bakarak. Kadehini kaldırıp bütün şarapı içti. Sonra Caner’e döndü. Caner zorlukla soluyordu. “Dün onu görünce hiç gitmemesini istedim. Ama gitti… Üzüntümü görmedi ve gitti… İnanabiliyor musun?” Caner kafasını salladı. “Nasıl olur bu, hâlâ inanamıyorum,” dedi Birgül ağlamaklı.

 Caner yutkunmaya çalıştı ama başaramadı. Zorla konuştu: “Kimse…”

  Birgül ayağa kalkıp masadaki şarabı aldı. Kadehini doldururken, “Çok acı çekiyordum, dayanamadım, aradım ben de Caner. Ağzıma ne geldiyse söyledim.” Kanepeye otururken Caner’i görünce oturmaktan vazgeçip kadehi sehpaya koydu. “Caner?” diye seslendi korkuyla. Caner’in şişmiş dili dudaklarından dışarı çıkmıştı. Gözleri sonuna dek açılmıştı. “Su vereyim mi, Caner? Ne oldu?” diye sordu tedirginlikle.

  Caner, elini ağzına götürüyor ama diline dokunamıyordu. Dokunduğu an büyük bir acı elini geri çektiriyordu. Nefes almakta zorlanıyordu, şişen dili boğazını tıkıyordu. Birgül nefes almasını sağlamak için parmağıyla diline bastırınca Caner inledi ve onu itekledi. Ne yapacağını bilmiyordu. Caner zorla ayağa kalktı. Boğazını parçalayıp nefes almaya çalışır gibi tırnaklarıyla boğazını çizdi. Birgül iteklendiği sehpanın üstünde donakalmış bakıyordu. Caner yere düştü, elleri hâlâ boğazındaydı. Bağırmaya çalışıyor, yutkunmaya çalışıyordu. Yüzü morarmaya başlamıştı. Birgül ağlayarak, olduğu yerden “Caner!” diye bağırmaya başladı. Caner yerde çırpınıyordu, tek eli boğazındayken diğer eli yeri tırnaklıyordu. Birgül kulaklarını kapatıp duymak istemedi, gözlerini kapatıp görmek istemedi. Caner daha fazla nefessiz kalmaya dayanamadı ve çırpınmaları kayboldu. Vücudu birkaç kez daha devindi. Birgül sonunda, korkuyla ellerini indirdi kulaklarından ve gözlerini yerde hareketsizce yatan, suratı morarmış Caner’e açtı. Balkız kapıyı patileriyle açıp odaya girmişti ve Caner’in şişmiş dilini yalıyordu.

Yazar Osman Armağan Yardım

Biraz felsefe, sosyoloji ve psikanaliz; biraz da edebiyat ve anime.

Konya, Selçuk Üniversitesi: Sosyoloji/Felsefe

blank

Türkiye’de Taşrada Eğitim ve Köy Enstitüleri

blank

Harry Potter’da Duymadıklarınız