in

İhtiyaç Fazlası

Dışarı ve içeri arasındaki sıcaklık farkından buğulanan camlardaki parmak izlerini sayma görevini bırakıp tavandaki lambanın bile satılık olduğu dükkânda, eşyalar arasında volta atmaya başladı. Kendisi dışında biri buraya en son üç gün önce girmişti, o da yandaki kahvenin çırağı Abdulsamet’ti. Çay getirip bırakmıştı, gerçi ona çay demeye bin şahit gerekirdi. Bir yudum alıp bıraktı, ceketinin cebindeki defteri ve zar zor yazan kalemi çıkarıp kısa çizgi çekti. Yanına da ekledi; “Bir daha Osman’dan çay söyleme!” O günden beri kendi demlemeye başladı çayını. Depodaki çaydanlıklardan birini çıkardı, iyice yıkadı içini. Müşteriye ne sattığını bilmek istedi belki de, hem bu şekilde dükkana giren ilk müşteriye kaşla göz arasında çaydanlık da satabilirdi. Zaten satış konusunda hiçbir sorunu yoktu, tek eksiği müşteriydi.

Kafasının içindeki binlerce düşünce ve seçenek arasından birini seçti, kendine çay doldurmak için mutfağa gitti, içerde bir patırtı koptu. Abdulsamet içeri koşarak girip tüm lambaderleri devirmiş ve kanepelerden birinin arkasına sinmişti. Çaydanlığı aldığı yere alel acele bırakıp o da koştu. Ne olduğunu anlamaya çalıştı, Abdulsamet’e baktı. Çocuk nefes nefese, başıyla kapıyı işaret etti. Osman’ı gördü, elindeki bıçakla birlikte diliyle dişinin arasında küfürler savurup “lailaheillallah” çekiyordu. “N’oldu lan?” dedi, “Ne yaptı küçücük sabi sana?” 

– “Daha ne yapacak, kasadan para çalarken yakaladım bu piçi.”

– “Bıçakla kovalayacak kadar çok paran varsa gel arada benden de bir şeyler al Osman. İki- üç kuruş için çocuğu mu öldüreceksin? Bırak bıçağı gel soluklan. Samet’e söyle bize şöyle bol köpüklü orta kahve getirsin. Geç, geç otur.”

Osman’ın böyle bir tepki beklemediği açıktı, dumur oldu. Ne yapacağını bilemediği için hiçbir şey diyemedi, oturdu. Kurbanlık bir koyun gibi etrafa bakıyordu, her şeyi en ince ayrıntısına kadar incelemeye başladı. Abdulsamet hiçbir şey demeden sessiz sessiz çıktı dükkândan, kahveleri getirmeyip ortadan kaybolacağını o odada bulunan, bulunmayan herkes biliyordu, öyle de oldu. Yarım saat boyunca ikisi de konuşmadı. Osman etrafa, Battal yere baktı. Sessizliği Osman bozdu, izin istedi ve kalkıp çıktı dükkândan. Battal olduğu yerde kaldı kapanma saatine kadar da kıpırdamadı.

Sabah’ın soğuğunda, karın üstünde düşe kalka geldi Battal dükkâna, daha karga bokunu yemeden demledi çayını, amacı içini ısıtmak da değildi. Rutini bozulmasın istedi. Anasının karnından çıktığından beri çalışıyordu, neredeyse elli senedir her sabah aynı saatte çayını içip simidini kemiriyordu. Ona kemirmekten başka bir şey denmezdi çünkü hiçbir zaman ikinci bir simit alacak ya da öğlen yemeğe gidecek parası olmadı. Gün boyu gide gele yerdi simidini. Akşam da eşi allah ne verdiyse önlerine koyardı on sene öncesine kadar. Doktorlar kanserden öldü demişti ama onu öldürenin kanser değil parası olmadığı için yararlanamadığı tedaviler ve bırakın tedavi olmayı kapısından bile giremediği hastanelerdi. O öldüğünden beri Battal akşamı çeyrek kuru ekmek ve bir tas çorbayla geçiştiriyordu. Hem çok bulaşık olmuyordu hem de çok masraf.

Çayını doldurup oturdu koltuğa, böldü simidini. Osman dünün aksine sakin sakin girdi dükkâna. Tekrar bakındı etrafa, bu sefer bakındığı şey eşyalar değil orada ikisinden başka erkek olup olmadığıydı. İçeride erkek sinek bile bulamadı. Dışarı çıkıp eşini soktu içeri. Battal’ı göstererek konuştu;
– “Bak hanım, bu Battal abi, evin ne eksiği gediği varsa söyle o sana yardımcı olsun. Vallahi Battal abi allah seni inandırsın dün senin buradan çıkıp eve gidince hiçbir şeyi beğenemedim. Masada yemek yiyesim bile gelmedi. Bizim hanıma anlattım; şu fürütöz mü fritöz mü ne varmış o da ondan istiyormuş dedim gider alırız sabah Battal abiden. Var mı abi sende ondan, kesin vardır. Bizim hanım sana emanet abi o ne isterse alsın sonra biz senle helalleşiriz. Hadi hayırlı işlerin olsun.”
Osman geldiği gibi çıktı dükkândan. Battal ne yapacağını şaşırdı, kıza çay isteyip istemediğini sordu. O da hiç konuşmadan başını sağa, sola savurarak hayır dedi. Battal önde kadın arkada santim santim gezdiler içerde. Önce fritöz’ü gösterdi kadına, sonra patatesleri servis etmek için tabak ve sonra da işlemeli çatal-kaşık seti… Böyle böyle dükkandaki binlerce eşyaya baktılar. Kadın ihtiyacı olan, istediği ne varsa gördü, beğendi ve aldı. Battal kendini uzun bir aradan sonra iyi hissetti. Satış yapmaktan çok birinin ihtiyaçlarını karşılama hissinin onu mutlu ettiğini fark etmesi uzun sürmedi. Çayını ve simidini masada unuttu. Biri kurudu, diğeri soğudu.

Battal ve Marx’ın kapitalizm tanımı çok farklıydı, ikisi de ihtiyaç fazlası diyordu ama Battal diğer kapitalistler gibi toplumun ihtiyaçlarını şekillendirmek yerine şekillenen dünyada hayatta kalmak için ihtiyaç fazlası ürünü satıyordu. Dünyanın tüm işçileri bir araya gelse Battal kadar kapitalist görünüp bu kadar işçi olamazdı. Zaten bireyselleşen dünyada herkes karşısındakini düşünüyormuş gibi görünüp kendini düşünmüyor muydu? Kadın aldıklarını kocasına nasıl açıklayacağını düşünürken Battal da bunları düşünüyordu. Kendini kötü hissetti, bu da Battal’ın kapitalist olmadığının kanıtı sayılırdı. Küçük bir çocuğun hırsızlığıyla belki de hayatının en büyük satışını yapmıştı. Sonra da ağzından en büyük ihtiyacın insanın kendi hazzı olduğunu söyleyen kelimeler döküldü, rahatladı. Kadın tam duyamamıştı, ama duymak için de çabalamadı. Cep telefonunu çıkarıp Osman’ı çaldırdı, Osman telefonu Battal’ın yanına gelince kapadı. Eşini alıp Battal’a “Akşama görüşürüz abi” dedi. Cevap alamadı, çıktı dükkândan.

Biraz rahat, biraz buruk oturdu koltuğa. Ceketinin iç cebinden yıllar önce sardığı tütünlerin olduğu tablayı çıkardı, elleri titreye tireye dudaklarının arasına yerleştirdi filtreyi ve üç seferde çaktı çakmağı. Sigarası yandı, gözlerini kapattı, derin bir nefes çekti.

avatar

Yazar Ali İhsan Cihan

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi'nde Sosyoloji öğrenciliği yaparken bu yıllarımı sinema, edebiyat ve müzik üzerine inşa edip bu konular hakkında fikir beyan ediyorum.

blank

İnsan Olmanın Tedavisi: Yaşam Kürü

blank

Asur Ticaret Kolonileri