in

Karl Marx, Materyalizm ve İdealizm

 Karl Marx (1818-1883) çoğu zaman materyalizm, özellikle tarihsel materyalizmle öne çıkan bir düşünürdür. Onu bu kadar önemli yapan şeylerden biri, sosyoloji, felsefe ve ekonomi alanında yaptığı analizler ve sunduğu kapsayıcı teoridir. O, Hegel’in diyalektik mantığını madde –ya da üretim araçları- üzerine kurarak işci/proleterya sınıfının üretim araçlarını ele geçirmeden özgürleşemeyeceğini söyler. Ancak Marx tam bu noktada, yani üretim araçlarını ele geçirecek olan proleteryanın önüne sınıf bilincini çıkarır. Ona göre sınıf bilinci olmaksızın üretim araçları ele geçirilemeyecektir; çünkü bir işçi, kapitalist düzende yaşadığı haksızlığa (örneğin; sürekli kâr eden kapitaliste karşı sömürülen işçi gibi) ve bu haksızlığa diğer işçilerin de dahil bir durumda olduğunu fark etmelidir ki işçi sınıfı birleşip üretim araçlarına sahip olacak gücü bulabilsin. Bu daha sonra Ortodoks Marksizmi olarak Lenin’de karşımıza çıkacaktır. Lenin, Marx’ın geç dönemini baz alarak altyapının (ekonomi kurumu) üstyapıyı (diğer kurumlar) belirlediği öğretiyi takip eder ve proleteryanın üretim araçlarını ele geçirmesini savunur. Ancak Batı Marksizmi ya da Neo-Marksistler (Lukacs ve Gramsci, Frankfurt Okulu) bilinci önplana çıkararak determinist ve materyalist odağı tümden reddetmeseler de özne-kültür odaklı bir yol izlerler. 

 Gelgelelim Ortodoks Marksizme ve Yapısalcı Marksizme karşı Batı Marksizmini de göz önüne aldığımızda Marx gerçekten bilindiği gibi tümden bir materyalist midir? O, gerçekten yalnızca maddenin belirleyiciliğine inanan bir düşünür müdür? Yoksa Hegel gibi o da bir idealist midir?       

 Kimse onun materyalist tarafını tümden reddetmeye cesaretli olamasa da bazı filozoflar onun sınıf bilinci idealini ve tümden bir materyalist olmadığını fark etmiştir. Tom Rockmore (1942), Marx’ın “insanların, içinde yaşadığı toplumu ürettiği için onu bilebildiklerini,” iddia etmesinden dolayı onun katıksız bir materyalist olmadığını savunur; Marx aslında etkin bir faktör olarak özneyi konumlandırarak bir bakıma Alman İdealizmi geleneğini sürdürmektedir (T. Rockmore, Marksizmden Sonra Marx, Ayrıntı Yayınları, 2014 s: 12).    

 Toplumsal fenomenlerin gelişimini izleyerek oluşturduğu teorisinde Marx fenomenlerin ampirik olarak çalışılmasının sonucu bu oluşumların aslında apriori olarak gözükeceğinden bahseder. Bu açıdan ampirik olan nesne sanki tüm eylemlerin veya yapıp etmelerin [construction our making] apriori bir yapısı gibi anlaşılır. Bu noktada Marx, zihinden bağımsız dış dünyayı kabul ederken zihin düzleminde bu dış dünyayı yeniden inşaayla olanaklı kıldığını gösterir (Rockmore, 2014, s: 201-202). Bu, maddenin bilinç üzerinde salt bir belirlenimi olduğunu gösteren bir ifade değildir muhakkak.      


 Albert Camus (1913-1960) ise Marx’ın ardıllarının çarpıtılmasına maruz kaldığını Rockmore’dan daha önce sezinlemiştir. Rockmore bahsedilen eserinde Engels’i hedef alarak Marx’ı “bilimselci” göstermesi ve yetersiz felsefi arkaplanıyla onu çarpıttığını söyler. Camus ise Marx’ı üretim ve emek açısından kurduğu diyalektiğinin yanında diyalektik materyalizmden söz bile etmediğini belirtir. Bunu yapanlar onun kalıtçılarıdır. Marx, katıksız bir materyalist değildir; hatta o daha çok tarihsel bir deterministtir. Hegel’in aksine düşünselliği son töz olarak yadsıyan Marx, Camus’ye göre tarihsel materyalizmin uzlaşamazlığı yüzünden düşünceyi önceleri yadsımaz. Sadece düşüncenin dış gerçekler tarafından koşullandığını iddia eder (A. Camus, Başkaldıran İnsan, Can Yayınları, 2018, s: 235-236). O halde Marx, Hegel’in yaptığı us aşkınlığını yok sayar ve onu tarihin içine atar (Camus 2018, s: 237); bu, Marx hakkındaki farklı görüşlerin ve ille de bir konum belirleme gereksiniminin nedeni olabilir. Hegel’in aşkınlığını daha içkin bir konuma getiren Marx’ın bir materyalist olarak kabul edilmesi tümden reddedilemese bile tamamen kabul görmez.    

 Rockmore gibi ilk dönem Marx’ı veya genç Marx’ı daha belirleyici olarak konumlandıran Vandenberghe (1966) ise Marx’ın yanlış anlamlandırılmalara maruz kalmasının sebebi olarak onun geç/olgun dönemindeki kullandığı sözcükleri gösterir. Ona göre “Marx daima genç kalmıştır”; onun olgun dönemine doğru Feuerbach’ın özcü antropolojisinden bir kopuş olarak da anlaşılacak sözcük değişimlerinin altını çizer. Değişiminin epistemolojik olmadığını ve yabancılaşma teorisinin içsel olandan dışsal olana geçişle hep mevcut olarak bulunduğunu vurgular (F. Vandenberghe, Alman Sosyolojisinin Felsefi Tarihi, Ayrıntı Yayınları, 2016, s:62-63).       

 Yabancılaşma teorisinde Marx, Vandenberghe’e göre fikirlerin yabancılaşmış ve insanlar-şeyler arası ters dönmüş ilişkiye sebep ve etken olabileceğini gösterir. Ancak tam da bu anlamda yabancılaşmanın diyalektik olarak kavranması bunun tam tersine dönüştürülebileceğini de gösterir. Bu ilişkinin ters döndürülmesiyle çözülmesi gereken yabancılaşma bilinçlilikle sağlanabilirken Marx bunun gerekli ancak yeterli olmadığını varsaymıştır (Vandenberghe, 2016, s:64). O halde, Marx yabancılaşma teorisinde de önceliği bir farkındalığa ve fikre atfederek mutlak bir materyalist olmadığını göstermiştir.

KAYNAKÇA

– Camus, A., Başkaldıran İnsan, İstanbul, Can Yayınları, 2018.

– Rockmore T., Marksizmden Sonra Marx, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2014.

– Vandenberghe, F., Alman Sosyolojisinin Felsefi Tarihi, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2016

Yazar Osman Armağan Yardım

Biraz felsefe, sosyoloji ve psikanaliz; biraz da edebiyat ve anime.

Konya, Selçuk Üniversitesi: Sosyoloji/Felsefe

blank

Benim Gibi Makineler

blank

Cumhuriyet Döneminde Türk Kadını