in

Kral ve Phlilippe

– Şimdi ne yapacağız Phlilippe? diye sordu endişeyle. Bir eliyle neredeyse belinden düşecek olan şortunu tutarken diğer eliyle başındaki tacı düzeltiyordu.

– Onu gömeceğiz kralım, diye karşılık verdi Phlilippe. Başı öne eğik, sesi hüzünlüydü.

– Ama belki de ölmemiştir. Bir şeyler yapmamız gerekmez mi?

– Çok geç kralım. Büyük ihtimalle birkaç saat önce boğularak ölmüş.

  Yerde hareketsiz yatan kurbağaya bakıyordu. Birlikte ormana doğru yürürken Phlilippe’nin uzağa fırlattığı dal “vırık” sesiyle birlikte yerden sekmiş, ne olduğuna anlam veremeyip sesin geldiği yere koştuklarında bu küçük kurbağanın cansız bedeniyle karşılaşmışlardı. Hizmetkârının cevabı onu hiç tatmin etmemişti. Düşünürken tombul parmaklarını şakaklarında gezdirdi. Bildiği kadarıyla yakınlarda bir göl ya da nehir yoktu, sadece koskocaman bir ormanın içindeydiler. Phlilippe’nin attığı dalın kurbağayı öldürmüş olması çok daha olasıydı. Onunla alay ediyor olmalıydı.

– Beni aptal mı sanıyorsun ? Kurbağalar boğulmaz. Gayet iyi biliyorum.

  Kaskatı kesilmiş, yeşil teni kahverengiye çalan bu küçük hayvan ona biraz ürkütücü gelmişti. “Bir şey yapmalıyım,” diye düşündü. Zavallı, küçük ve savunmasız bir kurbağanın az önce canını yakmışlardı. Belki evine, ailesinin yanına gidiyordu, belki çocuklarına yemek götürüyordu. Bir süre ne yapacağını düşündü. Küçük bir kurbağa da olsa o kaygan ve kararmış teni ona dokunmasına engel oluyordu. Yine de bir kurbağadan korktuğunu asla belli edemezdi. Sonuçta o bir kraldı ve kralların korkusuz olmaları gerektiğini herkes bilirdi. Hem daha bugün kral ilan edilmişti. Sabah abisi ona artık kral olabileceğini ve kendisinin de onun hizmetkârı olabileceğini söylemişti. Daha ilk günden bir korkaklık yaparsa abisi krallığını elinden alıp kendisini yeniden hizmetkârı yapabilirdi, bu da hiç mi hiç iyi olmazdı. Ayrıca iyi bir kral olduğunu kanıtlaması için bu iyi bir fırsattı. 

  Kurbağaya dikkat kesildi. Bir anlığına şişkin karnı belli belirsiz hareket etmişti sanki. Heyecanla abisine baktı. Eğer nefes alıyorsa hâlâ bir şansı var demekti.

– Gördün mü Phlilippe ? Nefes alıyor. Onu gömemeyiz.  Gidip anneme göstereceğim, dedi ve cesaretini toplayarak kurbağayı yerden almaya yeltendi.

– Kralım saçmalamayın lütfen! Abisi şortundan yakaladığı gibi yanına çekti ve “Kurbağalara dokunduğunda ne olur biliyor musun? Ellerinde bir sürü siğil çıkar. Hiç siğil gördün mü sen?” diye sordu bağırarak.

 Abisi kızıl saçlarından kayıp yere düşen tacını hiç fark etmeden ezivermişti.  Ağlamamak için kendisini zor tutarken yaşlı gözleriyle “hayır” dedi. Küçük kırmızı dudaklarını büzmüş krallığının çöküşünü bekliyordu.

– Bizim bakkal amca var ya, burnundaki kocaman etler var ya, onlardan çıkarırsın işte.

 Phlilippe’nin elleri iki yakasında, onu sarsarak konuşuyordu. Böyle olmaması gerekirdi. Ancak bir kral herkese kızabilir, azarlayabilir, cezalandırabilir ama kimse bir kralı sarsmaya cüret edemezdi. Öyle sinirlenmişti ki, Phlilippe’nin ellerinden kurtulup ondan birkaç adım uzaklaştı.

– Kral hâlâ benim. Bana böyle davranamazsın. Ne söylersem onu yapmak zorundasın. Eğer o şeylerden çıkacaksa elimize almayız. En azından bir kutu bulup onu içine koyalım ve anneme götürelim. O ne yapacağını bilir.

 Kollarını önünde kavuşturup abisinin onaylamasını bekledi.

–  Ne biçim kralsın sen? Krallar hiçbir şeyi annelerine sormaz, çocuklar sorar. Demek ki sen daha kral olacak kadar büyümedin.

  Abisinin bunu söyleyeceğini biliyordu. Halbuki dünden beri odasında nasıl bir kral olacağını düşünmüş, bitkin düşene kadar aynanın karşısında buna çalışmıştı. “Ben iyi bir kral olacağım,” demişti aynada kendine bakarken. “Halkımı hiç aç bırakmayacağım. Herkese altın dağıtacağım. Her gün şölenler olacak. Herkes çok mutlu olup beni çok sevecek. Yaşasın kralımız, diye bağıracaklar.” Bu sırada boyadığı karton tacını başına yerleştirmeye çalışmıştı. Bir de pelerin düşünmüştü gerçi ama annesi çarşafları kullanmasına izin vermemişti. Sonra, bir sonraki gün giymek için gardırobundan abisinin ona artık oldukça küçük geldiği için verdiği şortu çıkartıp yatağının başına özenle koymuştu.

  Başta her şey çok güzeldi. Abisi sabah uyandıkları andan itibaren ona “Kralım” diye hitap etmeye başlamıştı bile. Sonunda onun gözünde önemli biri olmuştu işte. Artık kral olduğuna göre abisi ve arkadaşları onu da aralarına alabilir, birlikte vakit geçirebilirlerdi. Kahvaltı yaptıkları sırada, abisi hizmetkârı olarak onun yerine tüm planı yaptığını, babasının tahtadan yonttuğu kılıçlarla ormana gidip birkaç ağaçla savaşıp, büyük bir zaferle akşam olmadan eve döneceklerini söylemişti. O da bu planı seve seve kabul etmiş ve karşılığında bundan sonra ona -elbette o çok sevdiği çizgi filmdeki köpeğin adını verdiğini söylemeden- Phlilippe diye hitap edeceğini söylemişti. 

  Yola koyuldukları andan itibaren Phlilippe gerçek bir hizmetkâr gibi davranmaya başlamıştı. “Kralım, sizin sayenizde tüm halkımız artık huzura erecek… Tacınız güneşte göz kamaştırıyor kralım… Şortunuz ne kadar da yakışmış kralım…”

–  Biraz bana büyük geliyor. Düşerse diye korkuyorum.

– Saçmalama. Tam olmuş sana. Hem krallar böyle şeyleri kafaya takmazlar.

– Doğru söylüyorsun. Baksana! Diyorum ki, madem artık kral oldum yarın seninle birlikte Mertlere gelebilirim.

– Hayır, olmaz. Bir kral asla boş zamanlarını hizmetkârı ile harcamamalı.

– Tamam ama şimdi oyun oynuyoruz. Neden yarın da oynamayacakmışız ?

– Biz şu an oyun oynamıyoruz, görevdeyiz. Büyük bir savaş var ve bu savaşı ancak sen kazanabilirsin.

  Bu sözler üzerine belinden düşen şortunu yukarı çekip adımlarını hızlandırdı. Hırsı ve gururu yüzünden okunuyordu. “İyilerin bana ihtiyacı var. Bu savaşı ancak ben kazanabilirim.” İşte o sırada Phlilippe elindeki sopayı hızla fırlattı ve küçük kurbağanın son sesi kulaklarda yankılandı.

  Ağaçların arasından sızan güneş kurbağanın üzerine düştükçe onun vicdanı daha çok sızlıyordu.

– Bu kurbağayı canlı canlı gömemeyiz. O çok küçük. Belki annesi buralarda bir yerde onu arıyordur.

– Amma mızmızlandın ya! Git küçük kurbağalarla oyna o zaman. Onlarla daha iyi anlaşırsın. Sen kral olmaya layık değilsin demek ki!

  İşte yine söylemişti. Bu kurbağayı gördüklerinden beri abisinin gözünden düşmüştü.

– Hayır ben kralım. Bana küçük diyemezsin. Ben artık büyüdüm. Sen kendin söyledin. Ben iyi bir kralım. Büyüdüm ben, dedi duraksamadan.

  Ama abisi başını iki yana sallayıp kendinden emin bir şekilde cevap verdi:

– Yanılmışım. Sen kral olmak için daha çok küçüksün.

  Gözlerinde biriken yaşları artık tutmak çok güçtü. Hiç istemeden yanaklarından süzüldüler. Ağladıkça içli hıçkırıkları haykırışa dönüşüyordu. Buraya kadardı. Tam başardı derken, bu aptal kurbağa bir anda ortaya çıkıp her şeyi mahvetmişti işte. Küçük bedenini ayakta daha fazla tutamayınca dizlerinin üzerine çöküp yeri yumruklamaya başladı.

– Ne yapıyorsun? Susar mısın? Ağlama.

– Ben kralım! Sen de benim hizmetkârımsın. Şimdi bana kral değilsin diyemezsin.

– Evet ama krallar ağlamaz. Belki de henüz hazır değilsin.

– Hayır, hazırım. Sadece o aptal kurbağayı kurtarmaya çalışıyordum. Ben mızmız değilim, küçük de değilim. O zaman neden beni kral yaptın?

– Yanılmışım demek ki. Kral olmak kolay değil. Daha birkaç saat oldu ve sen ağlıyorsun. Böyle kral olamazsın, üzgünüm.

  Yıkılmıştı. Ağlamaktan boğulacak gibi oluyor, nefessiz kalıyordu. Abisiyse şaşkınlıkla ve çaresizce onu susturmaya çalışıyordu. Sözde bu çirkin yaratığı kurtarıp nasıl başarılı bir kral olduğunu kanıtlayacaktı. Böylece kimse ona artık küçük bir çocuk muamelesi yapmayacak, abisiyle ve arkadaşlarıyla oynayabilecek, sonunda artık kimse onu dışlamayacaktı. İğrenç, pislenmiş yeşil renkli hem de hasta eden bir kurbağa için değer miydi? Ne aptaldı! Eğer bu yaratık karşılarına çıkmasaydı her şey daha farklı olurdu. Onu kurtarmak zorunda hissedip annesine götürmeyi teklif etmese ya da bu aptal yaratık için üzülmek yerine daha önemli işleri olduğunu düşünüp yoluna devam etse abisi ona hâlâ saygı duyuyor olurdu. O yüzden bu kurbağa onu tiksindiriyordu. İnsana hiçbir faydası dokunmayan çirkin bir canlıydı o. O kadar çirkindi ki ölmeyi hak ediyordu. Sonra bir anlığına sustu ve olduğu yerden doğrulup bulduğu bir taşla kurbağanın yanına gitti.

– Kralım, yapmayın!

  Abisinin seslenmesiyle taşı yukarı kaldırıp var gücüyle kurbağaya vurması bir oldu. Kurbağanın cansız bedeni önce sarsıldı sonra şişkin karnından kırmızı ve sarı renkli bir sıvı boşaldı. Güneş kurbağanın üzerine şimşek gibi vurdu. Kaskatı kesilmiş elini yerde duran tacına uzattı, becerebildiğince düzeltip yeniden başına taktı. Bir sessizlik oldu. Abisi hiç beklemediği bu hareketin şaşkınlığıyla “Onu gömmeliyiz,” dedi.

  Her şeyi berbat etmişti. Kurtarmaya çalıştığı bir canlıyı kendi elleriyle öldürmüş ve iyi bir kral olamayacağını kanıtlamıştı. Hâlâ ağlıyordu ama gözlerinde pek de yaş kalmamıştı.

– Ağlama artık. Üzülecek bir şey yok.

– Öldürdüm onu. Kötü bir kralım ben.

– Saçmalama. Onu ben öldürdüm. Sen de biliyorsun.

 Abisinin gözlerine baktı umutla.

– Gerçekten ölmüş müydü çoktan?

– Tabii ki de ölmüştü. Kendini suçlamayı bırak. Sen çok iyi bir kralsın.

 Doğru olabilirdi. Gerçekten de kurbağa baştan beri hiç nefes almamıştı. Belli ki güneş onun yanılmasına neden olmuştu.

– Ama bana kral olamazsın dedin.

– Evet ama yalan söyledim. Hizmetkârlar bazen yalan söylerler. Dikkatli olmalısın. Herkese her zaman güvenme. İyi bir kral olduğunu sen de çok iyi biliyorsun.

  Üstünden tonlarca yük kalkmış gibi hissetti. Eğer abisinin dedikleri doğruysa kral olmaya kaldığı yerden devam edebilirdi. Bu sefer daha iyi bir kral olmak için çok daha fazla çalışacaktı. Her gün odasında aynanın karşısında defalarca prova yapacaktı. Eğer abisi iyi bir kral olduğunu söylüyorsa yanılıyor olamazdı. Gözlerini kolunun tersiyle sildi. Az önce hiçbir şey olmamış gibi mutluydu.

– Peki yarın seninle Mertlere gelebilir miyim Phlilippe ? diye sordu.

– Olmaz kralım. Bugün çok iyi savaştınız ve çok yoruldunuz, erkenden uyuyun. Krallar asla geç yatmaz. Yarın da bütün gün dinlenirsiniz.

  Phlilippe doğru söylüyordu. Gerçekten bugün tüm gücüyle savaşmış ve bitkin düşmüş, hiç tahmin edemeyeceği zorlu ve yıpratıcı bir görevin bunaltıcılığını yüreğinde hissetmişti. Önündeki orman, birbirinden güzel yeşillerin ve hayvanların olduğu bir yer gibi görünse de tahmin edemeyeceği bir cehenneme dönüşebilmesi çok olasıydı. Bu yüzden onun bu dünyada yerine getirmek zorunda olduğu bir sürü görevi vardı. Belli ki kral olmak öyle kolay bir şey değildi. Abisi ona iyice sarıldı, o da düşmekte olan şortunu yukarı çekerken düşünmeye daldı. Yapılacak ne çok iş, kurtarılması gereken ne çok kurbağa vardı. “Akşam kendime yeni bir taç yapmalıyım,” diye düşündü sonra. “Biraz zaman geçince Mertlere de gitmeye başlarım kesin. Bunun üzerine de ayrıca çalışmalıyım. Büyüdüğümü ispatlamam lazım. Yapılacak çok iş var. Ama hepsi bugüne yetişmez,” diye devam etti çabucak. Uzun uzun esnedi gerilerek. Fazlasıyla yorulmuştu. Phlilippe’nin de dediği gibi krallar asla geç yatmazdı.

avatar

Yazar Nihan Özkoçak

14 Mart 1987 doğumluyum ve Ankara'da avukatlık yapıyorum. 2016 yılında Sinemart Yazarlık Okulu'nda temel yazarlık eğitimi aldım ve ilk yazım 2017 yılında Kafasına Göre Dergi'de yayımlandı. Eş zamanlı olarak gönderdiğim anlatı Kafka Okur Dergisi'nde yayımlandı ve bir süre sonra yazar kadrosuna katıldım ve hâlen bu dergide yazmaya devam ediyorum.

blank

Tek ipucu, tek görsel. 90’lı yılların filmlerine ne kadar hakimsin?

blank

Karantinadan sonra gideceğin ilk yeri söyle, sana yolunu uzatmak için sebep verelim!