in

Misafir

Gökyüzü neredeyse turuncuydu, çok ilerde batacaktı güneş. İnsanlar geliyor ve yanımdan geçiyordu, bir saattir yürüyordum. Kimseyi tanıyamıyordum burada. Burası neresi, şu gökyüzü bile neden aynı gelmiyordu, bilmiyordum. Öylece yürüyordum, bir sızıntı gibi kayıp gidiyordum kalabalığın içinde. İnsanların beni hiç bilmemesi ne kadar da tek başıma olduğumu hatırlatıyordu bana, oysa her birinin yüzüne bakıyordum ben. Kimseyi tanımıyordum ama belki tanımak istiyordum…     

            Biraz daha yürüdüm, bir saat daha geçti neredeyse. Geçtiğim hiçbir yeri hatırlamıyorum, öyle ki, bilmediğimden bu mekanları neredeyse göremiyordum. Hiçbir kare aklıma kazınıp da benimle, adımlarımla birlikte çekilerek gelmiyordu. Ne zor böyle devam etmek! Adımlarımla ben ilerlerken, ilerlemenin o gizli şüphesi ve acısıyla neredeyse pişman oluyordum devam ettiğim için. Ama neydi beni devam etmeye pişman eden? Devam ettikçe bilirim sanmıştım herhalde ama her ileriye adımımla daha çok gömülüyordu hatırlamak istediğim şeyler. İnsanlar bu yüzden mi koşturuyordu?   

  Artık adımlarım iyice yavaşladı, farkındayım. Yıllar öncesi yaşadığım eve böyle dönmek beni korkutuyor. Bir kadının ailesinin evine dönmesi her kadına böyle acınası gelir miydi acaba? Kadınlar geçiyor yanımdan, birbiriyle kol kola girmiş kadın ve adamlar geçiyor. Biri neredeyse omzumu delercesine çarpıp geçti yanımdan. Hayır, ağlamayacağım, o gözlerle bizimkilerin karşısına çıkamam. Kısa bir an durdum ama kimse için önemi olmayınca hiç durmamış, omzuma çarpana dönüp şaşkınlık ve öfkeyle sırtına bakmamışım gibi yüzümü çevirdim ve yürüdüm. Sonra yavaş yavaş çıktım artık bu kalabalıktan ve kenardaki bir banka oturdum. Tüm bu yolu yürümeyi düşündüren şeyin o buz gibi keskin tartışmanın sonucu olduğunu biliyorum, yürümek iyi gelir sanıyordum ama korktuğun şeye adım adım yaklaşırken insan yürüse bile nasıl rahatlar ki? Ne diyecektim onların karşısına çıktığımda? Peki ya biten evliliğim hakkından ne düşünecektim?   

            Hava da kararıyor. Tümden yitirdim düşünecek gücümü, bulamıyorum kendimde bunun bir kırıntısı bile! Her şeyi unutmak istiyorum! Her şeye yeniden başlamak! Ama  unutmak, mümkün mü? Unutup da, artık yabancısı olduğum bir evde yeniden başlamak mümkün mü?

 Gençten bir adam ve kız çocuğu oturdu yanımdaki banka. Geldiklerini görememiştim, gözlerim yorgunluktan kapanacak gibi. Konuşmalarından anladığım kadarıyla kardeşler. Ah! Benim de bir abim var o evde. Yüzüme baktı ikisi de, tepkim ister istemez şiddetli gözükmüştü. Bunu hatırlayınca ciğerlerimi öylesine bir sıcaklık bastı ki uzun bir nefes alınca bana yeniden dönüp baktılar. O eve gidince onların yaşantısını yerle bir edecektim kesin, tümden tersine çevirecektim belki de. Büyük bir hata yapıyordum, hem de çok büyük. “Ben buna nasıl cesaret etmiştim ki?” dedim onlara. Adam gözlerini kısıp bana baktı. Uyku… Uyumak istiyordum. “Aklım almıyor şimdi bunları düşününce. Hiç evlenmemiş olsaydım, o evden hiç ayrılmamış olsaydım keşke. Ne olurdu hayatım bilmiyorum ama…” Sustum. İkisi de ayağa kalktı sustuğumu gördüklerinde. Özür diler gibi elimi kaldırdım ama hemen indirdim. İyice dikkat çekmek istemiyordum. Kimsenin dikkatini çekmek de rahatını bozmak da istemiyordum işte. Ama evlendikten sonra bir şekilde çıkıyorsun o büyüdüğün evden, aileden ve evliliğini bitirip de o eve geri dönersen artık oralı olmadığın, başka bir yerden, aynı başka bir oradan sürgün edildiğin alnına yakılıverir sanki. Başını eğmelisin bu yüzden, alnındaki yertsiz yurtsuzluğunun damgasını görmesinler… Kimsenin rahatını bozma. Ya abim olsaydım mesela, o eve geri döndüğümde nasıl olurdu? Nasıl karşılarlardı beni?  

   Işıklar açıldı birer birer, artık iyice akşam olmuştu. Direklerden sarkan beyaz lambalar; lambaların arasından geçen bir yığın, sanki her biri nikah masasına ilerler gibi kol kola. İyice acıktım, uykusuzum, kıpırtısız bir şekilde bir saattir bu bankta oturmaktan terlemiş haldeyim. Giderek daha beter oluyorum sanki, zaman geçtikçe daha kötü olacak her şey. Ben onların  karşısına nasıl çıkacağım? Yoksa öylesine geldiğimi mi söylesem? Ama annem anlar…         

Dizlerimden destek alıp ayağa kalktım ama öyle kaldım. Geri geri de gitmiyor, olduğu  yerde kalmış her iki ayağım da. Biri gelir de nasıl olduğumu sorarsa diye güç buldum kendimden, doğruldum ve kaldığım yerden yürümeye devam ettim. Mecburdum, bir şekilde mecburdum. Kimse keyfinden yürümüyordu herhalde.

Ben de korkuyla yürüyordum şimdi. Sonunda kapıya kadar geldim. Binanın önündeyim, ışıklar açık. Buraya böyle geleceğimi düşünmezdim hiç. Şu perdeleri yokmuşçasına sızıp geçen beyaz ışığın beni oturma odasına taşıdığına yemin edebilirim. Oturuyorum, onların karşısındayım. Bir yabancı gibi. Ama yok! Henüz giremeyeceğim bu eve. Eve girmeden aramalı mıyım? Belki yüz yüze söylemektense telefonda anlatmak doğru olacaktır. Baba diyeceğim, tartıştık, eve geliyorum. Ne oldu? Ne oldu diye soracak önce, sanki eve gelmem daha önemsiz gibi. Öyle mi gerçekten?

Biraz da binanın hemen önündeki kaldırımlara oturdum. Şimdilik girmeye cesaretim yok. Onlara neler olduğunu da anlatacak gücüm yok. Ben de unutmalıyım hem. Fakat insan yine de şüpheye düşüyor; unutmak aşağılık bir şey midir, yoksa bir lütuf mudur insana? Ya hatırlamak? Her şeye rağmen hatırlamak mıdır en yücesi? Tüm bunları akşam karanlığında bir kaldırımda düşünmek nedir peki?

Ayağa kalkıp kalçamdaki tozları çırptım. Bir şekilde girecektim bu eve. Binaya girdim. Gideceğim başka bir yer yok. Yedi yıl aynı evi paylaştığın insan seni sonunda evden kovduğu için ve sen bunca zaman boyunca ölene kadar o insanla birlikte yaşayacağını düşünmekten başka bir şey düşünmediğin için gideceğin tek yer annenin evi oluyor. Ne çalıştığın bir iş ve kazandığın bir para ne de ne olur olmaz diye kenarda tuttuğun bir ev… İnsan evlenince bunları düşünmez, bu zaten evliliğin mantığına aykırı bir durum ama bunları bir işte çalışan, parası olan, evi olan insan düşünmez. Bundan ya, bana kalan, düşünebildiğim tek şey, ölene dek birlikte yaşamaktı… Unut bunları diyorum kendime, unut bunları. Eve girdin, sana misafirlere serilen o yumuşatıcı kokulu mis gibi nevresimler açıldı ve kanepelere serildi, baban sen geldin diye televizyonu erkenden kapattı ve oturma odası krallığından vazgeçti, annen belki de yatağında ağlıyordur şimdi. Sen de başını eğdin, oysa niye utanıyorsan, utandın işte. Büyük bir suç işlemiş gibi doğru düzgün konuşamadın bile, artık kimse sessizliğe dayanamayınca senin için çıkartılıp kanepeye serilen örtüyü izledin misafir gibi. Ben yabancı mıyım, bırak da ben sereyim bile diyemedim; çünkü bunu zaten yabancılar derdi. Yabancı olmayanlar kendi örtüsünü kendi sererdi. Şimdi misafir örtüsünün üzerinde uzanıyorum. Bu karanlık oturma odasında, perdesi açık camdan televizyon ünitesine gölgesini düşüren çiçeğe bakıyorum. Unutmanın berisinde, her şeye yeniden demenin göçebeliğinde, artık misafir bir gölgede, yeniden yaşasam ne her şeyi, yaşamasam ne?.. Artık yabancısıydım tüm tanışıklıkların.

Yazar Osman Armağan Yardım

Biraz felsefe, sosyoloji ve psikanaliz; biraz da edebiyat ve anime.

Konya, Selçuk Üniversitesi: Sosyoloji/Felsefe

blank

Dünyada neler oluyor? v.4

blank

Foxtrot