in

Neden mi Kadınlara Kulak Vermeliyiz?

  İçinde bulunduğumuz çağ insanlığın dünyaya ve içinde yaşadığımız evrene yaptığı büyük katkılardan oluşsa da yaşanan bu olumlu ve pozitif gelişmeler, birbirimize yaptığımız insanlık dışı, etik olmayan, adaletsiz ve vicdansız davranışları asla örtmemeli. Irkçılık, homofobi ve genel anlamda bağnazlık gibi dünyanın pek çok tatsız gerçekliği arasında, bu yazımda; özellikle ülkemizde de dikkat çekilmesi ve aksiyon alınması gereken kadına şiddete odaklanarak cinsiyetçilik ve cinsiyetçilik temelli suçlardan bahsedeceğim, ve bunların ciddiye alınması için mutlaka insan vicdanına hitap eden romantik bir dille yazılması gerekmediğine de parmak basarak sorunları olabildiğince evrensel temellere yatırarak objektif bir şekilde incelemeye çalışacağım.

                                                                        Görsel: Terrafemina

 Cinsiyetçilik, popüler cahil görüşün aksine, elbette sadece kadınlara yönelik yapılmıyor. Erkeklerin de cinsiyetçiliğe uğradığı birçok mesele mevcut. Bununla birlikte, tüm dünyadaki kadınların neredeyse hepsi günlük yaşamlarında cinsiyet ayrımcılığına maruz kalırken, bu oran erkeklerde çok daha düşük. Böyle şok edici oranlar karşısında da şunu tekrar hatırlatmamız gerekiyor: Kadınlara yönelik cinsiyet ayrımcılığı, yalnızca ve tek başına bir insan hakları ihlalidir ve asla herhangi bir şekilde meşrulaştırılamaz. Yine de ne mutlu bize ki bugünlere kadar sayısız evrimler atlatan insan beyni, artık çoğunluğun bu ifadeyi doğru bulmasını sağlıyor. Fakat yine de bunu anlayamayan veya anlamak istemeyen hastalıklı zihinler için bu basit cümleyi yorulmadan, sıkılmadan toplumumuza hatırlatmak bile birçok hayat kurtarıyor. Unutulmamalı ki, toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, gelenek, “ahlak”, cinsiyet rolleri ve hatta “kara mizah” kavramları altında halk tarafından meşrulaştırılarak sürekli kendini yeniliyor. Bu kavramlar altında kadına yönelik negatif ayrımcılık uygulandığında, maalesef insanlar bunu sorunlu bir unsur olarak görmüyor ve bunun kadınlar için yaratabileceği ölümcül sonuçları bile görmezden geliyor.

  Özellikle bahsettiğimiz “kara mizah” günümüzde bu algıyı, gelenek ve töreden sonra en çok besleyen kavram olmuş durumda. “Kara mizah” kökleri ironi ve hiciv olan toplumda insanların bahsetmekten çekindiği hassas konuları güldürüyle birleştirip aktarıyor ve bunu yaparken de toplumun bu aksaklıkları hakkında insanları düşündürmeyi de amaçlıyor aslında. Fakat burada temel sıkıntı şu oluyor; hala kadına yönelik hem fiziksel hem duygusal hem de psikolojik şiddeti zaten belli toplum normları altında kabul edilebilir kılmış ve bu şiddet hukuki bir boyuta ulaştığında gerekli ceza politikalarının yeterince uygulanmayışının ve bu durumun hukuki boyuttan taşıp politik bir boyuta  ulaştığı toplumlarda, bu durumun mizahi yönü vurgulanırsa, kötü niyetle olmasa bile, çoğu tehlike arz eden potansiyel suçlular bunun bir hiciv olduğunu anlamayıp veya anlamamazlıktan gelip, kafalarındaki sorunlu amaçlarına meşruiyet kazandırıp motive bile olabiliyor. Dolayısıyla, insanların kötü niyetlerini görünür kılmakta sakınca görmemek için kara mizahı bir araç olarak kullandığı toplumlarda bu yöntemle hiciv ve güldürüyü birleştirmek çok zararlı etkiler bırakabiliyor. Bu yüzden bütün bu gelenek, töre, cinsiyet rolleri ve kara mizahın hüküm sürdüğü toplumlarda da bu görüşlerin cezası maalesef kadınlara kesiliyor.

 Biraz da kadınların bu meşrulaştırmaların ve hukuki eksikliklerin sonucunda yaşadıklarından bahsedelim. Kadınların konuşma, çalışma ve en önemlisi özgürce yaşama hakları, evrensel insan hakları beyannamesi ve buna göre her ülkenin hazırladığı -bir örneği de İstanbul Sözleşmesi olan- ulusal yasalar ve sözleşmelerle koruma altına alınmış durumda. Bu yasalar ve yönetmelikler, kâğıt üzerinde mutabakata varılmasına rağmen, özellikle az gelişmiş ülkelerde, halk kültüründeki normalleştirme metotları nedeniyle yeterince uygulanmıyor; ve bu durum da maalesef kadınların travmatik hatta ölümcül sonuçlardan kaçmak için her gün haksız yere yapılan kötü muameleden kendilerini korumak zorunda kalmalarına neden oluyor. İş yerine sırf çok ‘kısa’ veya çok ‘açık’ diye -kendilerini olası bir tacizden korumak için- bir etek giyememekten tutun, barışmak istemedikleri için eski partnerleri tarafından öldürülmeye kadar, kadınlar, mecbur olmadıkları halde mağduru olabilecekleri haksız ve hukuka aykırı eylemlerden kendilerini korumak zorunda kalıyor. Sonuç olarak kadınlar, hayatlarını yasal balonları içinde nasıl yaşamayı tercih ederlerse etsinler, rahatsız edici bir şekilde bakılmayı, seslenilmeyi, dokunulmayı, fiziksel olarak veya siber yöntemlerle tacize uğramayı asla ‘hak etmiyor’ ve sırf özgürce yaşama haklarını kullandıkları için bunun sonucunda zarar görmeyi hele de öldürülmeyi kesinlikle ‘hak etmiyor’.

 Tüm bu cinsiyetçilik temelli nefret suçlarının her gün artan bir hızda ilerleyen somut sonuçlarına rastlıyoruz olmamız istemsizce bu durumun artık çileden çıktığına inanmamıza neden oluyor ve bu düşünce maalesef bizi bilinçsiz de olsa bir öğrenilmiş çaresizlik durumuna itiyor. Ancak sanılanın aksine sorunun aslında çok temel çözüm yolları var ve bunlar kolektif olarak yürütülürse çok hızlı bir şekilde müreffeh, sorunsuz ve güvenli bir topluma ulaşılabilir. Birincisi ve en önemlisi elbette bu tür suçların cezalarının hukuka uygun ve eksiksiz bir şekilde kesilmesi. Kâğıt üzerinde bu adım zaten hallolmuş gibi görünse de maalesef ulusal ve uluslararası yasalardaki boşlukların birçoğu, potansiyel suçlunun suçu işlemekten caymamasına yol açan indirimli cezalar için açık alan bırakıyor. Kadın haklarının, güvenliğinin ve özgürlüğünün güvence altına alınması ve korunması için yasal bir dayanak bulunmadığında, başka hiçbir eylemin konu üzerinde kalıcı bir etkisi olması imkansız hale geliyor. Fakat yine de, bir bütün olarak farkındalık yaratmak için medyanın yardımına başvurmak da uzun bir yol kat ettirebilir. Sivil toplum örgütleri, özellikle yerel olanlar, bazen aşırı miktarda propagandayla elde edilebilecek olan uygun finansman ve imkanlarla buluşunca, kendi yerel topluluklarındaki ve zamanla daha geniş çemberlerdeki kadınlara güvenlik ve korumayı sağlayabilir, hatta devamlı olarak organize ve disiplinli mobilizasyon süreçleri izlenirse yasal süreçleri de etkileyip büyük bir değişimi katalize edebilir. Hatta bu tarz etkili eylemlere Ocak 2017’de başlayan ve hala her sene devam edem ABD’deki “Womens’ March” hareketi örnek verilebilir. Bu protesto aynı zamanda Başkan Donald Trump’ın seçiminin akabinde gerçekleştiği için durumun ne kadar büyük bir politik boyutta olduğunu da gözler önüne seriyor. Amerikan tarihinin en büyük tek günlük protestosu olarak da tarihe geçen bu kadın yürüyüşü, sadece başkent Washington D.C’de 450 binden fazla, toplam da 4 milyondan fazla insanın katılımıyla gerçekleşmiş ve dünya çapında (Kanada, Norveç Avusturalya, vs.) birçok ülkenin de aynı konseptle protestolar düzenlemesine ilham olmuş bir protesto. Türkiye’de de en büyük örnekleri 8 Mart’ta verilen bu yürüyüşler, ne kadar büyük çapta ve sık yapılırsa o kadar düzen değiştirmede etkili olduğunu kanıtladıkları için de her sene aynı heves ve azimle düzenleniyor. Sonuç olarak, hukuki sürecin öneminin de altını çizmekle beraber, bu sürece birinci elden ve ivedilikle etki edilemedikçe başvurulan yol olan dünyanın dört bir yanındaki kadın yürüyüşleri, mitingleri ve protestoları, kadınların günlük olarak verdikleri mücadeleleri kolaylaştırmak için tahmin edilenden aslında çok daha büyük bir amaca hizmet ediyor.

                                                                            Görsel:NBC News

 Nihayetinde bu sorunun üstesinden gelmenin tek gerçekçi yolu, kadının sözünün esaslığı oluyor. Kişisel deneyim ve tecrübenin önemi yasal otoriteler tarafından ihmal edildikçe bu durum konvensiyonel olarak doğru görülen ancak empatik açıdan yetersiz kalan ve kalıcılığı olmayan kıt önlemlerle sonuçlanıyor. Zaten bütün bu yapılan yürüyüş ve protestoların çoğu bu yetersizliklere karşı, olabildiğince karar merciindekilerin kişisel tecrübeye dikkatlerini çekmek ve durumun ciddiyetini kadınların ağzından duyurmak için yapılıyor. Kadınlara karşı ayrımcılığın ve şiddetin üstesinden gelmenin temel gerekliliği, kadınların sözünü, uygulanacak her adımda birincil baz haline getirmek; onları dinlemek, onlara hak vermek ve sadece konu hakkında önemli bir manşet olduğunda değil, her günün her saniyesinde kadınlarla empati kurmak için kendimizi eğitmektir. Ki zaten günün sonunda, tüm cinsiyetler için temel insan haklarının korunması, herhangi bir toplumun refah içinde yaşaması için ajandasındaki ilk madde olma özelliğini kaçıncı yüzyıla gelirsek gelelim korumalı ki herkes kimlikleri fark etmeksizin güven içinde özgür bir şekilde yaşayabilsin.

KAYNAKÇA

avatar

Yazar Şebnem Yaren

Boğaziçi Üniversitesinde eğitim hayatımı devam ettirirken siyasetten popüler kültüre, ekonomiden sanat dünyasına kadar ilgimi çeken konular hakkında burada fikir belirtiyorum

blank

Bir Ritüel: The Godfather

blank

Otuz Yıl Savaşları ve 1648 Vestfalya Barışı