in

Post-Modern Edebiyata Taze Kan: Barış Bıçakçı

“Okumak kimilerine yazmayı öğretir, banaysa yazmamayı öğretti.”

Türkiye’de post modern edebiyat, 2000li yıllarda sanatın her dalına hâkim olan nicelik kaygılarından payını almış ve nitelikleri üzerine tartışmalar açan birçok eser bugün kitapçıların raflarını doldurmuştur. Bugün her duygunun çok hızlı yaşayan, koca dünyayı küçük fareler gibi saniyeler içinde kemirip bitiren ve telaşeler içinde mütemadiyen koşuşturan insanların artık pek kitap okumaya vakti yok. Okuyanlar ise, hayatın aceleciliğini kitap rafları arasında gezerken de sürdürüyor ve çok satanlar listesinde gezen çerezlik romanlara can simidi gibi tutunuyorlar. Gülten Akın’ın dediği gibi, kimsenin durup ince şeyleri anlamaya vakti olmadığı bu zamanda Barış Bıçakçı’nın popülerliğini sorgulamak anlamlı olmaz; zira kendisi, okuyucularına verdiği dikenli yolları çıplak ayaklarla koşuyormuş hissiyle bir durup nefes almayı öğretiyor.

Aslen Ankaralı mı bilmiyoruz ancak ömrü Ankara’da geçmiş olan yazar, bugün yazılarını bu şehir üzerine kuran diğer yazarlar arasında naif bir eğrilikle göze çarpıyor. Özellikle en ünlü eseri Bizim Büyük Çaresizliğimiz, son hız giden bir arabanın frenine basıyor ve yıllarca renksiz bir memur kentinde yaşadığını düşünen herkese bu şehri bize sevdirenin taşı toprağı olmadığını, kendi deyimiyle iki yakın arkadaşın aynı kadına aşık olması ve kahvaltıda peynirin üzerine reçel sürebilme iştahıyla anlatıyor. Genç bir karakterin ağzından takip ettiğimiz roman bana Barış Bıçakçı’nın en fazla otuzlarında olduğunu düşündürse de daha sonra düşündüğümden daha yaşlı olduğunu öğreniyorum, gençliğini 70-80’lerde Ankara’da geçirmiş birinin o klasik Ankaralı çizgisinden pay almadığını söylemek olmaz. Kitabın iki karakteri Çetin ve Ender’in düzenli yaşamlarında ve hep geçmişe duydukları özlemde aslında yazarın kendi gençliğini, o yılları ne denli özlediğini fark ediyorum.

Ender karakterinin serzenişlerinde çocukluğunu ve kalan ömrünü beraber geçirdiği yegâne dostu Çetin’e, Çetin’le beraber geçirdiği yıllara ve birlikte büyüdükleri Ankara sokaklarına sık sık rastlıyoruz. O klişe cümleyi kurup Ankara sokaklarında gezdiriyor bizi yazar demeyeceğim; o bize çok sarsıcı bir sakinlikle hiçbir kalıba, tanıma koymaya gerek kalmadan sevginin insanı nasıl hayatta tuttuğunu anlatıyor. Bir insanı sevmenin aslında ne kadar kolay ve bir yandan da ne kadar ağır olduğunu Ender ve Çetin’in onları birleştiren dikiş izinin silinip gitmesinden ve sanki doğuştan birlermişçesine birbirlerine kıymet verişlerinde yüreğinizin var olduğunu dahi bilmediğiniz köşelerinde hissediyorsunuz. Bu eşsiz sevginin sınanış biçimi ise, aslında modern dünyada sıkışmış hisseden herkesin üzerini kapamaya çalıştığı bir yoksunluk: aşk!

Aşkın ne olduğu ve ne olmadığı üzerine ne kadar mantıklı argümantasyonlar yaparsak yapalım, bizi yakamızdan tutup sertçe sarsan ve duvara yapıştırıp bir güzel benzeten hisler karşısında savunmasızlığımızı yüzümüze acımasızca çarpıyor. Duygularını tanımakta güçlük çeken okuyucunun içine yaktığı mum eridikçe düşen sıcak damlalar, kalbimizin yerini hatırlatıyor.

Bugünümüzü anlarken aslında geçmişten, bizi büyüten sevgilerden ve iz bırakanlardan nasıl kopamadığımızın, nereye gidersek gidelim içimizde taşıdığımızın hikayesi bu. Eğer Ankara’yla yaşanmışlıklarınız çoksa Bıçakçı’nın diğer hikayelerinden evvel bunu okumanızı öneririm. İnsanın yüreğini yakarken fark ettirmeden bir yandan da dağlayan, annenizin elleri saçlarınızdaymış gibi hissettiren şefkatli bir yazar Barış Bıçakçı. Kitaplığınızda kendisine bir yer açmayı düşünürseniz yazarın öğüdünü hiç unutmayın: “Ortada iki erkek ve bir kadın varsa, edebiyat ve sinema başımıza taş yağdırır, kolla kendini!”

avatar

Yazar Asya Özkara

Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi bölümü öğrencisiyim. Sinema, edebiyat, resim ve sosyolojiye meraklıyım.

blank

Neden Komplo Teorilerine İnanırız?

blank

Başka Yerin Katilinin İntiharı