blank
in

Prof. Dr. Ferhat Kentel ile Toplumsal Cinsiyet Üzerine

  Kadına şiddet vakalarının gün geçtikçe artması, şiddetin kaynağının sorgulanmasına yol açıyor ve işlenen suçların faillerine verilen cezaların yeterliliği tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Siz değerli okuyucularımızın bu konuya farklı bir perspektiften bakmasına katkıda bulunabilmek için sosyolog Prof. Dr. Ferhat Kentel ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.
İyi okumalar dileriz.

1) Ferhat Bey, merhaba, röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Öncelikle sizi, sizin cümleleriniz ile tanımak isteyen okuyucularımız için kendinizden bahseder misiniz?

  1956’da doğdum. An itibariyle 64 yaşındayım. Mesleki hayatımın ötesinde, hayatıma heyecan katan eşim ve çocuklarım var.

  Trakya’da köylülüğü, aile içinde muhafazakârlığı, kıt kanaat geçinmeyi, “batıya açılan pencere” Galatasaray Lisesi’nde “parasız yatılı” olmayı, sınıf farklılıklarını, seküler hayatı, ODTÜ’de devrimciliği, 12 Eylül öncesinde ve sonrasında şiddeti, 12 Eylül’ün YÖK’ünün altında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde askeri disipline esir olmuş “yüksek lisansı”, tesadüfen gittiğim Fransa’da sosyoloji doktorasıyla zihnimi özgürleştirmeyi, 9’ar sene çalıştığım üniversitelerde (Marmara, Bilgi, Şehir) ders vermeyi, ders almayı, birlikte öğrenmeyi tecrübe ettim. En son olarak Türkiye’de her zaman her şeyin mümkün olduğunu, çok garantili görünen üniversitelerin bile kapatılabildiğini, bitmeyen nefret ve cemaatleşmeler eşliğinde totalitarizmin mümkün olduğunu, ama her zaman yeni bir şeyler olmakta olduğunu, bu yüzden demokrasinin de mümkün olduğunu, yeni hayallerle yeni başlangıçlar yapılabileceğini tecrübe ediyorum.

2) Bir sosyolog olarak toplumsal cinsiyeti nasıl tanımlarsınız? Türkiye koşullarında toplumsal cinsiyet kavramını dünyada kullanılan yaygın anlamından farklı mı incelemeliyiz?

  “Toplumsal cinsiyet” kavramını, doğal varlıklar olarak insanların biyolojik olarak farklılaşmalar gösteren cinsel / üreme özelliklerini tasnif etmeye, anlaşılır kılmaya, dolayısıyla “düzenlemeye” ve kontrol altına almaya yarayan “toplumsal” kimlik olarak tanımlayabilirim. Bu kavramın inşası dünyanın farklı bölgelerinde tabii ki farklı olarak gerçekleşir ancak sonuç olarak her durumda biyolojik olan cinsiyet farklılaşmalarının toplumsal düzeyde inşasıdır. Yani “toplumsal cinsiyet düzeni”, “toplumsal cinsiyet rejimi” ya da “toplumsal cinsiyet kimlikleri” farklı yollar izlese de, bunun yanı sıra, toplumsal cinsiyet kavramı farklı sosyolojik ekoller tarafından yeni katkılarla, yeni unsurlar içerse de, “toplumsal cinsiyet” kavramı aynı meseleye işaret eder.

3) Son yıllarda kadın cinayeti ve çocuk istismarı olaylarının arttığı görülüyor. Sizce bu artışın sebebi nedir, Eğitim ve ekonomi ile bir bağlantısı olduğunu düşünüyor musunuz?

  Toplumsal cinsiyeti şekillendiren yani nasıl erkek veya kadın olduğumuzu etkileyen, hangi tür kadın ve erkek modellerinin ideal olduğuna işaret eden, bazı erkeklik ve kadınlık hallerini makbul görmeyen “toplumsal cinsiyet” düzeni sadece kendi içine kapalı bir “düzen” değildir. Toplumsal cinsiyet düzeni toplumdaki diğer “düzen” kuran iktidar ve güç ilişkileriyle birlikte inşa olur. Başka yapılar, başka güç ilişkileri toplumsal cinsiyeti de etkiler; toplumsal cinsiyet de başka düzenleri etkilediği gibi… Hayatın en temel ilişki biçimlerinden biri olan cinsiyet ilişkileri, sembolik olarak yeniden üretilip, askeriyeye, güvenliğe, devlete, siyaset ilişkilerine, mimariye yansırken, örneğin toplumdaki siyasal ilişkilerdeki gerilimler, otoriter ya da demokratik ilişkiler toplumsal cinsiyetin yeniden şekillenmesinde etkili olurlar. Başka bir ifadeyle, siyasal kültür, krizler ya da barış ortamları da toplumsal cinsiyet alanında kadın ve erkeklerin karşılaşma biçimlerini etkiler.

  Dolayısıyla, Türkiye’de son yıllarda artış gösteren şiddet olaylarının da toplumun genel olarak yaşadığı “şiddet” ortamından bağımsız olmadığı söylenebilir. Devletin, siyasi aktörlerin rakiplerini alt etmek üzere kullandıkları gerilim politikaları sadece “siyasi” ya da “ekonomik” olmayan varlıklar olarak insanları da etkiler. Şiddet aile içine, kadın erkek ilişkilerine girer.

  Öte yandan, her ülkenin kendi özgül koşullarına ek olarak, küresel düzeyde yaşanan değişim toplumsal cinsiyet alanındaki yerleşik kodları da erozyona uğratıyor. Klasik modernite dönüşürken, tanımını nasıl yaparsak yapalım, postmodernite, hipermodernite ya da refleksif moderniteye doğru evrilirken, modernliğin bütün kurumları da dönüşüyor ama aynı hızla dönüşmüyor. İşte modernliğin geleneksel erkek-kadın ilişkilerini “medenileştirerek”, “ehlileştirerek” yeniden kurduğu toplumsal cinsiyet hiyerarşisi de bu yeni durum karşısında “sabitleşmiş” halini kaybedip, sarsılıyor. Emek ve sermaye ilişkileri, küresel siyasal ilişkiler, kapitalizmin mekanizmaları değişirken, örneğin kadınlar iş piyasasına daha çok girerken ve çok geniş anlamda altüst oluşlar yaşanırken, hiyerarşide “üstün” durumda olan erkeklerin yaşadığı kriz ancak büyük bir hüsran olarak adlandırılabilir. Kısaca erkekler, içinde bulunduğumuz zamanda kaybettikleri otoritenin yarattığı kriz nedeniyle kadınlar üzerinde şiddete başvurabiliyorlar. Bütün dünyada insanların ve toplumların giderek kendilerine daha az güvendiği, risklerle dolu bir zamanda, popülist politikalar, ırkçı partiler güçlenirken, göçmen ve yabancı düşmanlığı yükselirken, kadınlara karşı şiddet de artıyor.

  Çocuk istismarı da benzer bir perspektiften anlaşılabilir. Geleneksel toplumların kendine özgü kuralları altında, cemaatler kadın-erkek, genç-yaşlı ilişkilerini ve yeniden üreme ilişkilerini kurarken, modern toplumlar da daha seküler ve “medenileşmiş” kurumlar oluştururlar. Ancak küreselleşen zamanlarda artık çok güçlü kurallar koyan kurumlardan bahsetmek daha zor görünüyor. Ne geleneksel, ne de modern yapıların kurumları, ahlak kuralları, cinselliğe bakışları artık çok fazla otorite sağlayamıyor. Standart bir cinsellik, toplumsal cinsiyet, evlilik düzlemlerinden çok, kültürün parçalandığı, güce ve çıkarlara dayalı siyasal bir ortamda ya da kontroldan çıkmış çoğul ahlak ortamında, tatminsiz ancak kendilerini ekonomik, dinsel, siyasal vb. olarak koruyacak cemaatler içine kapatan insanların çocuklara yönelik cinsel istismar artışını da –kabul etmek değil ama- anlamak mümkün olabilir.

4) Son zamanlarda kadına şiddetin önüne geçilmesi için uygulanan yaptırımların caydırıcılığı tartışılıyor. Sizce kadına şiddetin engellenmesi için cezai yaptırımların arttırılması bir çözüm müdür?

  Cezai yaptırım bir ölçüye kadar etkili olabilir ancak cezaları çerçeveleyen kültürel ve siyasal ortamın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Yani kanunlarda kadına yönelik şiddete ceza olsa bile, eğer önüne şiddetle ilgili bir vaka gelen hakim eğer “kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” diyebiliyorsa, o cezai yaptırımın hiçbir anlamı yoktur. Eğer namus, gelenek, töre gibi gerekçelerle bir kadın öldürülüp, aile bu cinayeti saklıyorsa ya da az ceza söz konusu olması için 18 yaş altı birisine cinayet işettiriliyorsa, ceza zaten anlamsızdır. Ayrıca toplumdaki düzenler arasındaki ilişkiyi hatırlayalım; eğer bir yandan siyasetin dili en radikal ataerkil tınılara sahipse, diğer yandan gündelik hayatta varlığını sürdüren ataerkil referanslar vasıtasıyla, “öldüren erkek” her zaman arkasında bir meşruiyet kalkanı buluyor demektir.

5) İnsan öldürme, Türk Ceza Kanununda müebbet hapis cezası gerektiren bir suç olarak düzenleniyor. Sizce İstanbul Sözleşmesinin caydırıcılığı daha mı fazla olacak? Siz İstanbul Sözleşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

  “İstanbul Sözleşmesi” aslında bir tür üst “sözleşme”. Başka bir alandan karşılaştırma yapalım. Örneğin, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (İLO) tarafından kabul edilen “madenlerde çalışan işçilerin sağlığı ve iş güvenliği” gibi bir sözleşme sadece maden işletmecilerine cezai yaptırım uygulayan bir “kanun” değil; bundan daha ötede bir “kültür” ortamının yaratılmasını amaçlar. Yani madenlerde işçi sağlığı ve güvenliğini sağlayan önlemlerin alınması, kontrol edilmesi, çevresel etkilerin dikkate alınması, maden işletmeleri açılırken geçecek olan yasal süreçler vb. olmak üzere çok geniş bir atmosferin oluşturulmasıdır. İstanbul Sözleşmesi de benzer bir mantığa sahiptir. Sadece şiddete başvuran erkeğe cezayı değil, eğitimden siyasete ya da medyaya kadar her alanda toplumsal cinsiyet alanındaki şiddeti besleyen şartları ortadan kaldırmayı ve yeni bir kültürü inşa etmeyi amaçlayan bir sözleşmedir.

6) Medyaya yansıyan bazı olaylarda sanıkların salıverildiğini, atılan çok sayıda tweet ile tekrar tutuklandığını görüyoruz. Bu tür olayları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce adalete olan güvenin sarsılmasına neden oluyor mu?

  Tabii ki evet, zaten adalete olan güven sonsuz derecede sarsıldığı için ya da adeta çok hukuklu ve çok ahlaklı bir zamana geçiş yaptığımız için, insanlar kendi bulundukları dairelerden hareketle, güvenemeyecekleri bir hukuktan adalet beklemek yerine piyasalaşmış bir alanda kendi arzuladıkları adalet taleplerinin satışını yükseltmeye çalışıyorlar. Hukuk makamı da kendisine yukarıdan ve aşağıdan gelen tazyiklere göre, piyasadaki arz-talep dengesine göre karar veriyor. Zaten artık çoklu baro sistemine geçtik. Kimin daha fazla izleyeni, “like” edeni olursa, davaları kazanma ihtimali artacak.

7) “Tweet atarak suçluların yakalanmasını sağlama” sosyal medyanın gücünü açıkça gösteriyor. Bu güç beraberinde linç kültürünü geliştirir mi? Sizce sosyal medyanın gücünü kullanmada sınır ne olmalıdır veya sınır olmalı mıdır?

  Bu soruya da tabii ki diyerek cevap vereceğim. Linç kültürü zaten şu anda gayet yaygın bir pratik üretiyor. Hukuk ya da adalet “piyasası”, evrensel hukuktan bağımsız olarak güç ilişkisine göre işliyor. Güç de tabii ki, paraya, arkasındaki devlet güçlerine, mafyaya ya da taraftar olan kitlelerin hacmine göre değişiyor. En genel olarak da toplumda varolan ve yaptırım kapasitesi olan ortalama değerlere (ataerkillik, milliyetçilik, dinsellikler, şiddet, cemaatleşme vb.) göre işliyor. Dolayısıyla evet, sosyal medyada en azından ırkçı, faşist, cinsiyetçi, şiddetperver, hakaret içerikli iletişime karşı önlemler alınması gerekiyor. Ama bunu alacak bir siyasal otorite var mı, onu bilemem.

8) Geçtiğimiz günlerde Murat Övüç isimli internet fenomeni “Kadınlar erkeklerin bir adım gerisinde durmak zorunda. Erkeklere küfür ederek gaza getiriyorlar” şeklinde bir açıklamada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptığı açıklamalar da bu görüşü destekler nitelikte. Sizce bu tür söylemlerin kadına şiddetin yaygınlaşmasında bir etkisi var mı?

  Murat Övüç adlı fenomen özel bir durum. Ayrıksı kişiliğini toplumda sorun yaratmadan yaşamak için birtakım tavizler vermek zorunda. Aslında cinsel yöneliminden başka ortalamadan “farklı” bir özelliği yok. Cinsel yönelimini toplumda varolan en ortalama ve totaliter üretim ve tüketim ilişkilerine uyum sağlayarak, gayet muhafazakar değerlerle hemhal olmuş olarak yaşayabiliyor. Yani gayet başarılı bir taktik eşliğinde toplumun disipline edici mekanizmaları arasında kendisine yol bulabiliyor.

  Ancak Diyanet İşleri Başkanı’nın durumu farklı. Çünkü kendisi zaten içinde bulunduğumuz konjonktür için özel olarak seçilmiş bir kişi… O belki de yukarıda bahsettiğim “düzenler” arasındaki yapıştırıcılık işlevini yerine getiriyor. Yani devletin teke inmiş kontrolunu sansüre uğrayan bir medyayı, kontrol altına alınmış bireyleri ve zihniyetleri, kısaca otoriter – totaliter bir rejimi konsolide etmede en önemli araç olmaya müsait olan din kurumundan beklenenleri yapıyor. Tabii ki, toplum üzerinde ataerkil bir kontrol kurulacaksa, bunun mantıken, ailelerde ve kadın – erkek ilişkilerinde de kurulması lazım. İşte din ve dinsel kurumlar toplumun en tepesi ve aşağıda gündelik ilişkiler arasında sıkıştırılmış bir bütünlük kurulması için mükemmel bir yere sahipler. Eğer insanların dini inançlarını iyi kontrol edebilirseniz, hak arayan ancak zayıf olan bireyler üzerinde ya da kadınlar üzerinde de şiddeti meşru kılmaya devam edebilirsiniz.

 
blank

TENET: Anlamaya Çalıştık Hissedemedik

blank

Uluslararası Sistemde Güvenlik Kavramının Değişimi