in

Sanatın Öteki Yüzü: Faşizm Cereyenları

 İnsanoğlu varoluşuyla birlikte temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek maksadıyla doğayla amansız bir savaş içerisine girdi. Bu ihtiyaçlarının yanı sıra ruh dinginliğini sağlayabilmek ve gelecek nesillere bir şeyler öğretebilmek için sanatla uğraştı. İnsanlığın gelişimiyle birlikte sanat da gelişti ve özellikle Fransız İhtilali’nden sonra mutlakiyetçi rejimlere başkaldırının yegâne silahı oldu. Daha insancıl bir düzen isteyen toplumlar, eserlerine hayallerindeki yönetim düzenini ve hümanizmi konu edindi. Bu nedenle genellikle muhalefet, ezilmişlik ve hak arayışı gibi kavramlarla özdeşleşen sanatın, bu yazıda bahsedileceği üzere iktidarların güdümüne girdiği dönemler de oldu.

 FILIPPO MARINETTI

 Fütürizm akımının en önemli temsilcilerinden biri olan Marinetti, Ulusal Faşist Parti’ye olan yakınlığıyla biliniyordu ve savaşı kutsayan bir sanat anlayışı vardı. 1919’da Alceste De Ambris ile Faşist Manifesto’yu kaleme aldı. Mussolini’nin güçlenmesiyle birlikte ülkenin dört bir yanında mitingler düzenledi. Eskiye dair tüm değerlerin imha edilmesinden yanaydı. Bu nedenle kütüphanelerin, müzelerin yakılmasını; gelenek ve göreneklerin yok edilmesini savundu. 28 Aralık 1930’da yazdığı bir manifestoyla eski yeme-içme alışkanlıklarının bırakılması gerektiğini vurguladı. Hükümetten hamur işi yemeklerin yasaklanmasını ve pirincin ön plana çıkarılmasını istedi. Yemek kültüründe de milliyetçi olan Marinetti, diğer kültürlere ait yemekleri yemiyordu.

 Öncüsü olduğu fütürizmi, devletin resmi sanat akımı olarak kabul ettirmeye çalıştıysa da Mussolini’nin sanatla ilgilenmemesinden ötürü başaramadı. Hitler’in “yozlaşmış sanat” politikasından çok etkilendi ve bunu İtalya’ya ithal etti. Fütürizme karşı olan ya da eserlerinde sosyalist mesajlar veren sanatçıların eserlerini teşhir ederek aşağıladı. 1938’de, Adolf Hitler’in fütürizmi “yozlaşmış sanat” kategorisine almak istediğini duyunca Hitler’e yönelik sempatisi azaldı. Almanların, İtalyanların gerçek dostu olmadığını ve iki ulus arasında konjonktürel bir ittifak olduğunu vurguladı.

 17 Kasım 1938’de İtalyan Yahudilerine yönelik ayrımcılık içeren yasa yürürlüğe girdi. Birçok alanda faaliyet gösteren Yahudiler gözetim altında tutuldu ve sıkı takibe alındı. Kimi İtalyanların bu süreçte modern sanatı “Yahudi icadı” olarak nitelemesi Marinetti’yi tedirgin etti. Bu algıyı kırabilmek maksadıyla modern sanatın tam tersine Yahudiliğe karşı olduğunu ve İtalyan milliyetçiliği ile beslendiğini savunan yazılar yazdı fakat devlet bu tepkiden ötürü Marinetti’nin bir süreliğine sanatsal çalışmalar icra etmesini yasakladı. Gelişmelerden sonra, hükümete kendini affettirebilmek amacıyla Milano’dan Roma’ya taşındı. Eskiden akademilerin kapatılmasını savunurken, “Fütürizm okullarda temsil edilmelidir.” diyerek akademisyenliğe başladı. Üstelik önceleri sıkı bir ateistken 1940’larda yayınladığı yazı ve eserlerde tanrı sevgisine yer verdi. Bu tezatlıkları hayatının her döneminde yaşadı. Sıkı bir İtalyan milliyetçisi olmasına karşın Fütürist Manifesto’yu Fransızca olarak bir Fransız gazetesinde yayımlaması ve ilk şiirlerini Fransızca yazması yaşadığı tezatlıklara örnek olarak verilebilir.

 Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen Etiyopya’nın işgaline katıldı ve İkinci Dünya Savaşı’nda İtalyan ordusuna hizmet etti. Ordunun başarılarını öven bir yazı kaleme aldığı esnada, 67 yaşında hayatını kaybetti. Politik görüşlerinden ötürü birçok kez eleştirilerin odağında olsa da, İtalyanların genel kanaatine göre İtalyan edebiyatının en sağlam kalemlerinden biridir.

 LENI RIEFENSTAHL

 Yetenekli bir aktris, dansçı ve yönetmen olan Riefenstahl, Nazi Almanyası’nın en etkili propaganda filmlerini çekmesiyle Hitler ve Goebbels’in hayranlık duyduğu sanatçılardan biri olmuştur. Çektiği filmlerle tüm dünyada yankı uyandırmış ve Nazizme hizmet etmesine karşın birçok insanın takdirini kazanmıştır. Hitler’i ilk olarak 1932’de düzenlenen bir mitingde gördüğünü ifade eden Riefenstahl, konuşmasından çok etkilendiğini ve müthiş bir hitabet yeteneğine sahip olduğunu anılarında kaleme almıştır. Aralarında karşılıklı bir hayranlık söz konusuydu çünkü Hitler de Riefenstahl’ın fenotipinin ideal Alman kadını tasvirine uymasından ve filmlerde göstermiş olduğu başarılı performanslardan etkilenmişti.

  İkili ilk olarak 1933’de “Zafere İnanç” filminde birlikte çalıştı ve bu film kendisinin yönetmenlik yaptığı ilk proje oldu. Filmin yayınlandıktan sonra geniş kitlelere ulaşması ve çok sevilmesi neticesinde Goebbels tarafından Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı bünyesinde çalışan sinema komisyonunun başına getirildi. Bir yıl sonra, günümüzde bile dünya tarihinde çekilmiş en başarılı propaganda filmi olarak kabul edilen İradenin Zaferi’nin yönetmenliğini üstlendi. Bu proje, kendisi için bir dönüm noktası oldu ve tüm dünyada tanınmaya başladı. 1935 yılında bir kez daha yönetmenlik koltuğuna oturdu ve “Özgürlük Günü: Silahlı Kuvvetlerimiz” isimli 28 dakikalık bir film çekti. Hitler’in teklifi üzerine Münih Olimpiyatları’nın çekiminde görev aldı ve yeni çekim teknikleri geliştirdi. Bu başarılarından ötürü ABD’ye gitti, Walt Disney ve Henry Ford gibi isimlerle görüştü. ABD kamuoyuna karşı Hitler’i savundu. Zamanla Nazi partisinin diğer yöneticileriyle de dostane ilişkiler geliştirdi.

  1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesine tanıklık etti ve cephede savaş muhabiri olarak görev yaptı. Bu süreçte şahit olduğu sivil katliamları ve toplu infazlardan ötürü Nazi hükümetine olan bağlılığı azaldı ve bir daha film çekmeme kararı aldı. Erkek kardeşinin 1944’de Doğu Cephesi’nde ölmesiyle birlikte hükümet ile olan irtibatını kesti. Almanya’nın savaşı kaybetmesinin ardından Amerikan birliklerine teslim oldu ve yargılandı. Yargılandığı esnada Hitler ile işbirliği yapmaktan ötürü büyük pişmanlık duyduğunu ifade etti. Birçok Alman gibi kendisinin de toplama kamplarından haberdar olmadığını belirtti. Serbest bırakıldıktan sonra yaşamına fotoğrafçı ve yazar olarak devam etti. 8 Eylül 2003 tarihinde, 101 yaşında hayatını kaybetti.

 EZRA POUND

 Amerikan edebiyatının önemli simalarından olan Ezra Pound, edebiyat dünyasına kattıkları kadar politik görüşleri nedeniyle de çok konuşulan bir sanatçıydı. Kapitalizme mesafeliydi, bu nedenle insanların ekonomik refaha ancak Mussolini’nin korporatizme dayalı ekonomisiyle erişebileceğini düşünüyordu. İtalya’ya giderek faşist yönetimi daha yakından gözlemlemek istedi ve 30 Ocak 1933’de Mussolini ile görüştü. 1939’da İtalya’ya yerleşti ve Yahudi karşıtlığı içeren yazılar yazmaya başladı. Ayrıca ünlü İngiliz faşist Oswald Mosley’in Action gazetesine de yazılar gönderiyordu. Kendisine gelen mesajları imzaladıktan sonra “Heil Hitler” damgası vuruyordu ve ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’e yönelik hakarete varan söylemlerde bulunuyordu.  Eylül ayında İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin ardından Mihver safını destekledi. Savaş süresince binin üzerinde yazı yazdı. Demokrasinin Yahudiler tarafından Avrupa’ya dayatıldığı düşüncesindeydi. İtalya’nın işgal edilmesi ve Mussolini’nin komünist partizanlarca idam edilmesinin ardından Amerikan birliklerine teslim oldu. Tutuklandı ve bir süre ağır koşullar altında hapis hayatı yaşadı.

 ABD’ye götürüldükten sonra vatana ihanet suçundan yargılandı ve küçük bir hücreye hapsedildi. 1958’de başta Ernest Hemingway olmak üzere birçok edebiyatçı kendisinin serbest bırakılması gerektiğine yönelik demeçler vermeye başladı. Edebiyat dünyasının çabasıyla serbest bırakıldı ve direkt İtalya’ya gitti. Orada kendisini karşılayan gazetecilere faşist selamı vermekten geri durmadı. Neo-faşist örgütlere destek vermeyi sürdürdü. Yıllar geçtikçe sağlığı epey bozuldu ve depresyon tedavisi gördü. 1972’de, Venedik’te ikamet ettiği evinde hayatını kaybetti.

 SALVADOR DALI

  Sürrealizm akımının resim alanında en önemli temsilcisi olan Dali, politik hayatında büyük çelişkiler barındırdı. Ruh sağlığının pek yerinde olmadığı düşünüldüğünde, Dali’nin politik görüşlerinden ötürü eleştirilemeyeceği kanaati yaygın olsa da Katalan olmasına rağmen Franco yönetimine övgüler düzmesi, birçok kez dini inancında değişikliğe gitmesi gibi durumlar hayatına dair ilginç anekdotlardan sadece birkaçı.

  Gençliğinde komünist, monarşi karşıtı ve inançsız olarak bilinirdi. 1924’de Primo de Rivera tarafından kısa bir süreliğine hapse atıldı. Hapisten çıktıktan sonra sendikalarda çalıştı, sosyalist örgütler ile irtibat halinde oldu. 1931’den sonra daha apolitik bir tavır takındı. Andre Breton tarafından faşizm sempatizanlığı ile suçlandı. İspanyol İç Savaşı esnasında da apolitik tavrını sürdürdü. Savaşı Franco kuvvetlerinin kazanmasının ardından falanjizmi ve Katolikliği methetmeye başladı. 1948’de verdiği bir demeçte Franco’yu hala desteklediğini ve Katolik olduğunu söyledi. Birçok kez Franco ve Papa ile toplantı yaptı. 1968’de, Franco’nun ölümünden sonra asla demokrasiye geçilmemesi ve ülkenin mutlak monarşiyle yönetilmesinin gerektiğini ifade etti. 1975’de monarşiye verdiği desteği tekrarlayınca evi taşlandı ve ölüm tehditleri almaya başladı. Buna rağmen İspanyol halkının geneli tarafından saygı gören bir sanatçı oldu. 23 Ocak 1989’da kalp yetmezliğinden hayatını kaybetti.

Kaynakça

Britannica
Encyclopedia
Wikipedia
Poetryfoundation
Britannica 

 

avatar

Yazar Alp Emeç

Tarih, uluslararası ilişkiler ve politika konularıyla ilgileniyor.

blank

Warner Kardeşler “WARNER BROS”

blank

Makineleşme ve İşsizlik