in

Sığınak*

 Bir çınlama önce şiddetle sonra yavaş yavaş ama gözlerini kapatıp da dikkat kesildiğinde hâlâ oradaymış gibi sessizce inliyordu. Tüm yüzünü kaplamış gibi açılan gözleri yavaşça söndü. Görmeyince daha iyi duymanın ne kadar garip olduğunu düşünüyordu. Böyle hareketlerde organlar hep birbirinin yerini tutuyor gibiydi. Şeyler şeylerin, insanlar insanların yerini tutuyor. Her şey birbirinin yerini tutar mıydı? Düşününce korkunç geldi.      

 Yataktaydı, bir çınlamayla uyandığında bunları düşünür bulmuştu kendini. Karanlıkta, yanında yatan sevgilisinin omuzlarını görüyordu ve sonra boynunu. Ellerini omuzlarına götürdü, sonra boynuna kaydırdı hafifçe. Ama parmak uçlarında bir şey hissedemiyordu. Ellerini geri çekti. Ne bir sıcaklık ne de bir soğukluk duymuştu. Parmaklarını daha sert bastırmak istediği için yeniden uzandı ama onu uyandırmaktan korktu. Battaniyeyi üzerinden sıyırdı yavaşça. Parmak uçlarında bir şeyler vardı, uyuşmuştu herhalde. Battaniye de bir şey hissettirmemişti ona. Karanlıkta, sessiz adımlarla banyoya girdi. Işık yatağa düştü. Yataktakinin bacaklarına vuruyordu ışık. Yüzünü yıkadı ve aynadaki görüntüsüne baktı. Gözlerinin içine bunca şeyi kim tıkıştırmıştı? Gözlerini kapatıp açtı, ufak saman parçaları vardı sanki gözlerinde, açıkken ve de kapalıyken ansızın gözlerine batan dikenimsi saman parçaları…  

 Çeşmeyi kapatırken hissetmişti: Çeşmenin soğukluğunu avuç içinde ya da parmaklarında duymuştu. Emin olamadı, belki de kendi öyle hissetmek istemişti. Havluya dokunmaya cesaret edemedi. Islak yüzü ve elleriyle yeniden yatak odasına gitti. Şimdi daha iyi görüyordu, perdeler açıktı ama hava hâlâ tam aydınlanmamıştı. Pencereye yaklaştı, çıplak bacaklarına değen kaloriferin sıcaklığı onu zincirliyordu sanki. Bu odadan çıkmayı hiç istemiyordu. Yataktaki adama döndü. Uzanıp sakallarına dokunacaktı. Parmak uçlarının uyuşukluğu onu vazgeçirdi.

 Biraz daha bekledi pencerenin önünde. Ne kadar daha beklese güneşi görürdü? Ne kadar daha dursa yataktaki onu fark edip bir anda gözlerini açardı? Ne yataktaki hareket ediyordu ne de dışardaki mavileşmemiş gökyüzü. Şairin de dediği gibi bir un sessizliği vardı. Griliğinden odaya dökülen bir sessizlik. Elleriyle kaşlarını düzeltti. Parmak uçları uyuşuktu hâlâ. Sıcak kaloriferden ayrılıp üzerini giyindi, kahvaltıyı dışarda edecekti. Gitmeden yatağa eğildi ve onu yanağından, sakallarının ulaşamadığı yerden öptü. Yüzü sıcaktı. Sıcak mıydı? Doğruldu ve diliyle dudaklarını yaladı. Evet, hissediyordu. Ama dilinden mi yoksa dudağından mıydı bu his? Daha fazla oyalanmaya zaman yoktu. Hızla çıktı evden.

 Otobüsten indiğinde fırını çoktan gözüne kestirmişti. Hava aydınlanmıştı artık. En azından her şey kendini bir imgeyle bütünleştirmektense olduğu gibi ortadaydı. Sadece gökyüzü kirliliğini koruyordu hâlâ. “Bugün yağmur yağacak.” Fırına girdi ve iki simit aldı. Çalıştığı küçük gar büfesine kadar bunları yiyecekti. Arada bir simidi ısırıyor ve başını havaya kaldırıp yağmur yağıyor mu diye bakıyordu. Eğer yağacak olsa elinden hiçbir şey gelmezdi, mecbur ıslanacaktı; fakat yine de beklenene hep hazır olma arzusu –emin olamadı arzudan çok bir illet gibiydi- onu ele geçiriyor, iyi ya da kötü bütün şaşkınlıklardan alıkoyuyordu onu. Simidi ısırdı bir daha. Bunları düşünmek için henüz çok erkendi. Zamanı gibi gelmiyordu. Peki ya nasıl hissediyordu? Nasıl hissetmeliydi? Bir şeyler hissetmek için de erkendi o zaman. Ama tüm yürümeler boyunca insan nasıl olur da düşünmezdi? Tüm bunlardan sıyrılmak için kalan yarım simidi bir duvarın kenarına koydu. Sonra da bu hareketinden garip bir şekilde utanmamak için dümdüz önüne bakarak ilerledi. Bir on dakika sonra gardaydı artık.  

 “Günaydın Bahtiyar.” “Günaydın abi.” Ceketini astı ve sakızların, çikolataların arkasına konulmuş tabureye oturdu. Ne talihsiz bir ad diye düşündü. Dışarıyı gören ve diğerlerinin dışında jelibon ve bisküvilerle çerçevelenmiş bu delikten insanları besliyordu. Adının talihsizliği onun gibi bir bakkalcıyı bulmuştu. Giden ve gelen ama asla kalmayan insanları sigaralarla, çay ve kahvelerle, çikolata ve cipslerle kandırıyordu. Kısa misafirliklerinde onlara sonsuz gibi gelen ama kendisine ufacık gözüken anılarını süslüyordu. Bir bakkalcı değildi, maaşlı bir çalışandı aslında. Kabul ediyordu, taşralı romantik yalnızlığını hiçbir zaman devam ettiremezdi zaten. Evde yanından ayrıldığı insan onun yegane sıcaklığıydı ve onun sıcaklığı tüm yalnızlığını silip atıyordu. Hayat yaşanır gibi geliyordu bu yüzden Bahtiyar’a.           

 “Bugün düşüncelisin gibi,” dedi diğer deliğin oradaki adam. “Doğru diyorsun abi,” dedi adama dönüp. Biri gelince konuşma devam etmedi. Sigara ve suyun parasını aldıktan sonra giderek çoğalan insanları izlemeye devam etti. Neden düşünceliydi? Takip de edememişti. Düşüncelerin sonunda eli böyle bomboş kaldığında sonu olmayan düşünceleri düşünmeyi yasaklamıştı aslında kendine. Takılıp kalmamak için yine aynı oyunu oynadı ve düşüncelerine hareketi soktu: Ayağa kalktı küçük büfenin içinde, “Kahve ister misin?” diye sordu. “Yok, sağ ol Bahtiyar,” diye cevapladı öteki onu. Elinde gazetesini okuyordu ve ara sıra gözlerini delikten dışarıya çeviriyordu. Cam bardakta kahve içmekten nefret etse de buraya geldiği üç aydan beri neden bir porselen kupa getirmediğini sordu yine kendine. O kahvesinin üstüne sıcak suyu döküp karıştırırken “Ya, Bahtiyar,” diye konuştu adam. “Efendim?” “Bana da yapsana bi kahve, canım çekti,” dedi abartılı. Bahtiyar da ufak bir gülümsemeyle karşılık verdi ancak adamın yüzü bir anda değişti, “Oğlum, elini yakıyorsun!” diye fırladı tabureden. Eline baktığında karıştırdığı bardaktan eline sıçrayan kahvenin buharını gördü. Korkuyla tezgaha koydu kahveyi. Adam telaşla Bahtiyar’ın elini tutup suyun altına soktu. “İyi misin? İyi misin?” diye soruyordu. “Nasıl fark etmezsin Bahtiyar? Senin kafan bugün hakikaten yerinde değil oğlum.” Kafasını salladı Bahtiyar. Elini suyun altından çekip baktı. Kahvenin döküldüğü yerler kızarmıştı. Bir şey demeden büfeden çıktı ve garın tuvaletine gitti. Gözleri neredeyse hiç kıpırdamıyordu. Neden hiçbir acı hissetmediğini sorup durdu kendine. Korkuyordu. Korkunca aklına hep o gelirdi. Ne yapıyordu şimdi acaba? Çıkınca karşında onu görmek isterdi. Lavaboda biraz daha suyun altında durdu eli. Acıyı hissetmiyordu ama en azından soğuk suyun eline dökülüşünü fark ediyordu.

 Akşam eve döndüğünde sevgilisi evde değildi. O gelmeden önce yemek hazırlamak için soyundu ve ev kıyafetlerini giydi. Mutfağa giderken tahta döşemenin ses çıkaran o yerini atladı her zamanki gibi. Mutfak karanlıktı, sokak ışıkları mermer tezgahın üstüne vuruyordu; cezve ve birkaç beyaz porselen tabakta ufacık yıldızlar bırakıyordu karanlığın içinde. Holden içeri giren ışık sadece mutfak kapısının altına yetişiyordu. Dolabı açtı, suyu ısıtıcıya koydu. Ne yapacaktı? Tencereyi çıkardı. Elinden düşen tencere yere şiddetlice çarptı. Eğilip tutmaya çalıştı ama bir türlü kavrayamıyordu. Ayağa kalkıp bir nefes aldı ve omzunu dolaba dayayıp yerdeki tencereye baktı. Hiç tutulmamış gibi öylece duruyordu yerde. Çok yorgun hissediyordu. Ne yemek hazırlamak ne de yemek istiyordu. O neden eve gelmemişti hâlâ? Mutfaktan çıktı. Yatağa gidiyordu; oturma odasından ve yatak odasından ibaret bu dairede başka çıkıp saklanacağı yer yoktu zaten.   

 Yatağa bıraktı kendini. Bekleyecekti. Hep olduğu gibi bekleyecekti. Beklemekti belki onu alıkoyan, aslında hazırlandığı yoktu hiçbir şeye. Tek bildiği şey beklemekse en büyük şaşkınlığı neden hep bu oluyordu? Sadece bekliyordu. Salt bir bekleme haliyle her şey kollarına, ellerine ve ayaklarına dolanıyordu. Sonunda tüm çekiştirdikleriyle birlikte hiçbir şey yapamaz buluyordu kendini. Belki de tam şimdi olduğu gibi bekliyordu her şeyi. Artık hiçbir şey yapamazdı, uyuyamazdı bile. Bekleyecekti. Gelip onu görmesini bekleyecekti ve ona dokunmasını bekleyecekti. Sesleri duymaya başlayınca yağmurun ancak şimdi gelebildiğini fark etti. Sesleri duyuyordu, unun üzerine su damlaları düşüyordu. Hamur oluyordu. Sarı mı yoksa turuncu muydu sokak ışıkları? Odaya giriyor, kara lacivertle karışıyordu. Nokta nokta damlalar pencerede kalıyordu ve kısa cümleler. Anlamak o halde. Hissetmek o halde. Yağmur durabilir, her şey un gibi sessizleşebilir. Anlamı olmadıktan sonra her şey aynı gelebilir. Aynı anlamı olan her şey de anlamsızlaşabilir. Gözleri kapanıyor.              

 Ama uyumadığını biliyordu. Gözlerini açtı. Yağmur çok tembel ama bu şekilde bekleyemeceğini anladı ve ayağa kalktı. Neden hâlâ gelmiyor? Pencereyi açtı, kalorifere dokunup kafasını hafifçe dışarı eğdi. Görünmüyordu. Kafasını içeri soktuktan sonra kaloriferde elini oynattı. Neden sıcak değildi? Eliyle altına kadar indi. Hiçbir sıcaklık yoktu. Kapanmış mıydı? Ama soğuk da değildi. Pencereyi kapatmak için tuttuğunda anladı, hissedemiyordu. Kavrayamıyordu sanki. Elini pencereden dışarı çıkardı, yağmu damlalarının eline geldiği görüyor ama hissedemiyordu. Derin derin nefesler almaya başladı. “Ne oluyor?” Sabahı hatırladı. Elini hemen dudaklarına götürdü, hayır, olmadı. Hiçbir şey hissedemiyordu. Ne dudaklarında ne de parmak uçlarında. Korkmaya başladı. Ne yapacağını bilemedi. Yatağa oturdu, elini gezdirdi üzerinde. Hayır, sanki yağlı bir zeminde gezdiriyormuş gibi akıp gidiyordu eli. Dokunamıyordu. Ağlayacak gibi hissetti. Bundan da emin olamadı, belki de ağlıyordu. Ama gözleri dolmuş gibi görmüyordu. Sanki ölümcül bir hastalığa yakalanmış gibi zehirli hissetti bütün vücudunu. Kendine dokunamıyor, hiçbir şeyle temas edemiyordu. Neden böyle olmuştu? Rüyada mıydı? Hayır uyumamıştı, her şeyi hatırlıyordu. Her şeyi hatırlıyordu. Hiçbir şeyi unutmazdı zaten. Her şey aklındaydı. Bu onu rahatlattı. Koca bir balon gibi yavaşça söndü. Her şey aklındaydı, hiçbir şeyi unutmamıştı. Ellerine baktı, hareket ediyorlardı. Yüzüne götürdü, ne yüzünü ne de parmak uçlarını hissedebildi. Olsun, hatırlıyordu. Yaşıyordu öyleyse. Unutmuyordu. Hiçbir şeyi unutmazdı. Unutmadığı için bekliyordu ya zaten! Bu onu çok rahatlattı. Sakince nefes almaya başladı. Ama düşünüyordu. Düşünüyordu. Neyi bekliyordu? Çok mu beklemişti yoksa? Çok beklemişti belki de. Beklerken de hiçbir şey yapamamıştı. Yeniden yatağa yattı. Neden gelmemişti hâlâ? Şimdi hatırladı, unutmazdı. Gelmesini bekliyordu. Sündü zaman. Akıverdi şekilden şekile ama bir türlü kopmadı, durmadan sündü. Dakikalar geçiyordu ve her bir damlaya bir dakika düşüyordu. Artık ışığı açmalıydı. Ama her şeyi görmek istemiyordu ya da daha çok yarım bir görmeyle kavramak istiyordu. “Bırak üzerine düşünecek şeyler olsun.” Böyle düşünüyordu. Neden gelmemişti hâlâ? Ne zaman başlamıştı beklemeye?                

 Pencereye arkasını döndü, sokak ışıklarının bedenine vurup da duvara yansıttığı şekilleri görüyordu. Tek görebildiği buydu. Çok olmuştu bekleyeli; zaman çocukluğundan sürünüp şehrinin dağlarından kıvrılmış, gökyüzüne karışmıştı ve yağmurla inip yanına beklemeye başlamıştı. Ancak o ve zaman beklerdi zaten her şeyi. Ne zaman başlamıştı beklemek? Zamanlaydı muhakkak. Zaman da bir başkasıyla başlardı. Sevmek ise zamanı yok ederdi. Sıkıştırır, çiğner ve tükürürdü. Ama kendini kendine anlatırken kendinden utanıyordu; yalnızlık beklemeyle örtülüyordu ve beklemek hiç açılmıyordu. Zamanın gitmesini bekliyordu, belki böylelikle bekleme de bitecekti. Elini yüzüne koydu, hâlâ bir şeye dokunmuş gibi değildi. Ya hep böyle olacaksa, korkmalı mıydı? Olsa olsa en fazla ölüm beklerdi onu, bir de şairin uykuları. Korkmadı fakat yarım kalmışlığı nasıl tarif edebilirdi? Bir hayal kırıklığı mı korkudan öte olan? Ölümüne kucak açamayacak kadar bekliyorsa bir şeyleri, beklemek ölüme bir meydan okumak mıydı yoksa? Bir bekleyen ölümse onu, kimse de beklemiyorsa onu, o bekliyordu. Alacağı vardı demek ki. Kendinden ve hayattan bir beklediği vardı.                       

 Sesler şimdi kesilmiş gibiydi. Belki de düşünceleri durunca… Artık hareket etmeyi beklemiyorlardı demek ki. Ayaklarını sarkıttı yataktan, yere koyup koymadığını bilemiyordu. Ama doğrulmaya çalışınca ayağa kalkmış olduğunu anladı. Aynı adımlarla, her gün attığı o aynı adımlarla, yine pencerenin önüne geldi, yağmur durmuştu. Beklemek şimdi daha az korkutucuydu. Alışmış mıydı? Pencereye dokundu, yeniden aynı hissizlik. Parmağı birkaç saniye sonra silinen bir iz bıraktı camda. Alışmak değildi, alışmak bir lütuf olurdu. Alışmak biraz da her zaman hatırlamamaktı. Bir anda oda bembeyaz oldu. Gözlerinin aydınlıktan kör olacağını sandı. Şimşek miydi? Eliyle kapattığı gözlerini açtı yavaşça. “Ne yapıyordun pencerenin orada, karanlıkta?” İyice açtı. Lamba. Karşıdaki sakallarının arasından güldü. “Geldin demek,” dedi elini kalorifere koyarken. “Geldim. Yiyecek bir şeyler getirdim.” Gülümsedi, sonra ısınan elini korkuyla çekti kaloriferden. “Ne oldu?” diye sordu. Pencerenin yanından ayrıldı ve boştaki elini tuttu onun. “Hiç, bekliyordum.”

*Edip CANSEVER – Sığınak VIII

avatar

Yazar Osman Armağan Yardım

Biraz felsefe, sosyoloji ve psikanaliz; biraz da edebiyat ve anime.

Konya, Selçuk Üniversitesi: Sosyoloji/Felsefe

blank

The Vox Populis: Quiz 2020

blank

Neoliberalizm Nedir?