in

Tüm Olanlardan Sonra Duran Adam

                                                                                                                       Ö’ye

 Koşa koşa geçti insanların yanından. Üstünde bir gömlek, birkaç düğmesi iliklenmemiş. Gömlek sanki uzun zamandır çıkarılmamış gibi bezmiş. “Yavaş ol be, öküz!” dedi yanından geçen adamın omzuna çarpınca. O oralı olmadı. Biraz yavaşladı ama yine de ilerlemeye devam etti. Saçları uzun biraz, uzadıkça kıvrılmış uçları. Yanından geçen insanlar ona bakınca bakışlarını hemen yere indiriyor. Tanıdık biri çıkar diye korkuyor. Tanımasa bile onunla konuşmak isteyen biri çıkar diye ödü patlıyor. Eğer öyle bir şey olursa, tutup da biri onunla, hayır hayır ona konuşursa yetişemeyecek diye endişeleniyor. Hiç durmasa daha iyi olur. Yorulsa bile ağır ağır ilerlemeli. Hem aklının kıvrımlarında belirip belirip yok olan, sırıtan o şeyi görmez böylelikle. Ama artık ayaklarının altındaki ağrılı sızıyı hissediyor. Biraz dursa ve biraz dinlense yetişememekten korkuyor.     

 Nefes nefese duvara dayanıyor. Tek omzu duvarın tozuyla kirlense de o yürümeye devam ediyor. Bir sokaktan dönen ya da ileriden ona doğru yaklaşanlar garip garip bakıyor. Biri durursa ve ona bir şey derse durmaktan korkuyor. Bakışları hep yerde bu yüzden. Hep yerde. Denilenleri duyuyor ama. Gözlerini kapatıp görmese de kulaklarını tıkayamıyor. “Görmek ve görmemek o kadar kolay şeyler ki,” diye düşünüyor. “Gözünü kapattığında tamamdır, karanlık seni bekler. Açarsın ve her şey ortadadır. Ama ses, konuşmalar… Durmadan yankılanır. Durmadan tekrar eder. Kulak kendini kapatamaz ki.” Hazır yavaşlamışken ve nefes alıp vermesi düzelmişken cebinden sigarasını çıkarıyor. Dudağına yerleştirdiği sigarasını yakmak için cebinde çakmağını yokluyor. Bir taraftan yürümeye devam ediyor. Asla durmuyor. Hiç durmadan yürümek başta ona çok garip geliyordu, yani hiç bıkmadan sonu gelmeden yürümek… Çok korkutucuydu, neredeyse hayal bile edemiyordu. Sonsuza kadar yürümek… Böyle bir şey mümkün müydü? Bir araba korna çalınca duvarın bittiğini ve karşıya geçmek üzere olduğunu fark ediyor. Araba yavaşlamıyor ama o duramaz. Hızlı hızlı adımlarla karşı kaldırıma yetişmeye çalışırken araba uzunca kornaya basıyor. Arabayı geçtiğini sanmıştı ama kalçasına ve baldırına çarpıyor araba. Yere düşüyor ve sigarası da ağzından düşüyor. Etraftakiler bir şeyler diyor. Bir kadın hemen omzuna dokunuyor onun, “İyi misin? Bir şey oldu mu?” diye soruyor. Durmamalıydı. Var’ması gereken bir yer var. Eliyle kadını üstünden atmaya çalışıyor. “İyiyim iyiyim,” diyor. Birkaç kişi daha gelmiş, ona bakıyorlar. Arabadaki adam arabadan inmiş ama eli arabanın kapısını bırakmış değil. Sanki arabayı terkederse yaptığı şeyin büyüklüğü artacak ve iyice suçlu olacak. Ama adam iyiyim sözlerini duyunca sesli sesli “Dikkat etsene be kardeşim,” diye bağırıyor yerde yatana. “İyisin bari!” Sonra arabasına binip gidiyor. “Olsun, böylesi daha iyi,” diye düşünüyor o da, “Beni burada tutarlardı yoksa…” Ayağa kalkıyor, sağ baldırı ayağını yere bastıkça acıyor. Başka biri, “Az bekleseniz, ambulans çağırdım,” diyor. Gerçekten yürüyebilecek durumda olup olmadığını tartıyor. Başka biri de gitmemesi gerektiğini söylüyor. Aklının aralıklarından çıkıp ona gülüyor: yakalanmamalı buna. Devam etmeli. Ayağını sürükleyerek duvara yaklaşıyor ve omzunu dayıyor. Hafif hafif ayağını yere basıyor. Yandaki büfeden alış veriş yapan iki adam konuşuyor, gözleri yerde ama onları duyuyor. Teki, “Yetişmek bence kapitalist düzende ortaya çıkmış bir kavram,” diyor. Sonra ekliyor: “Önceden insan nesnesine yetişirdi, e haliyle sadece nesneye yönelik bu eylem sosyal olmadığından kavramsallaşamadı.” Diğeri, “Çok ilginç, devam et,” diyor. Devam ediyor: “Ancak seri üretimde nesne insanla birlikte düşünülmeye başlandı. Yani fabrikadan bahsediyorum.” Biri kolundan tutuyor: “Durun, yürüyebilecek misiniz?”                 

 Topallayarak koşmaya başlıyor, “Bunlarla zaman kaybedemem, bunları düşünmemeliyim. Bir yere var’maya çalışıyorum ben, bir yere…” Acı bazen hissediliyor ama çok şiddetli değil. Fakat şu yorulmak yakasını bırakmıyor. Nerelere geldi şimdiden, nereli aştı ve burada şimdi. Neresi burası, bilmiyor ama geldi ve buradan da geçecek; hiçbir şey geride kalmıyor ki… Biraz dinlenmeye, oturmaya ihtiyacı var. Fakat yere düşerek ve başındakileri def etmeye çalışırken çok zaman kaybetti. Hem her şeyin üstüne durursa acıyı daha çok hissedecek, bunu çok iyi biliyor. Düştüğünde, yani durunca herkes nasıl da başına toplandı ve onu oyaladı. Bu korkunçtu. Ama biraz olsun dinlenebilmişti. Bunu düşünmemeliydi. Hemen vazgeçti ve daha da hızlandı fakat uzun sürmedi. Ayakları onu yere saplamak için çekiştiriyordu sanki.         

 Bir ağaç buldu, bir parktaydı. Betondan çekilen ayağı çimlerle buluşunca biraz rahatlıyor. Belini ağaca dayıyor. Az ileride iki kişi var. Pek kimse yok burada “Çok güzel,” diye düşünüyor. İki kişiden teki hızla koşturup çok geçmeden diğerine sert şekilde vuruyor. Şaşırdı. Yutkunuyor. Ne yapması gerekiyordu? Yumruğu yiyen doğrulamadan diğeri bir kez daha vuruyor ve ses sanki yanına kadar geliyor. Muhtemelen çenesi kırılmıştı. Tak diye, sanki koca göğü ve bu parktaki koca boşluğu dolduran tokca bir ses patladı: Tak! Önce ağlayacak gibi hissetti, içini, boğazını ve gırtlağını saran başka bir şey vardı. Müthiş bir öfke hissediyor. Yere yığılan kişi bir daha kalkamadı, diğeri ise hâlâ onu tekmeliyor. Ne yapmalıydı? “Sabretmeliyim,” diye bekledi. Bir daha yutkundu. İçi yanıyor sanki, oysa bu ikisini tanımıyordu. Ama durdurmalıydı, yere yığılan kişiye yumruk atanı boğazından tutup parçalamalıydı belki de. Ağlayarak yumruk atanı boğazladığını hayal ediyor. Kalamazdı orada. Dayadığı belini ağaçtan çekiyor ve durduğu için yeniden ağrıyan kalçası yüzünden birkaç dakika topallayarak ilerliyor.          Daha da hızlanması gerekiyordu. Zaman geçiyordu. Durmamalıydı, beklememeliydi, her şey devam ediyordu. Hiçkimse durmuyordu, hiçkimse! Sanki artık ayakları yoktu, bir şey onu ilerletiyordu. Etrafında insanlar yeniden çoğalmaya başlıyor. Başını eğdi hemen. Kimsenin durdurmasına izin vermemeliydi. Ama görüyordu ki ilerleten şeyler kendi ayaklarıydı.  Bazı ayaklar görüyor yanından geçip gidiyor, kimisi de yavaşlıyor sonra hemen hızlanıyor. Fakat artık kendi ayaklarını hissetmiyordu. Nasıl oluyor da hareket ediyorlardı, bunu bilemiyordu. Belki de artık hiç durmayacaktı bu ayaklar. “Güzel.” Belki de böylelikle hiç yorulmayacaktı, hiç yorulmayacaktı. Ama yaklaşıyor o şey. Zihninin kıvrımlardan sürünüp ortaya çıkıveriyor: “Nereye gidiyorsun?” Gözlerini kapatıyor, “Durdum mu yoksa?” yoksa diye düşünüyor. Ellerini kaldırıp etrafında dokunup dayanabileceği bir şey arıyor. İnsanlar onun bu hareketlerinden ürküyor, korkarak ve söylenerek geri kaçıyorlar. Kimisi gülüyor onun bu haline. O ise tüm bu olanları fark etmiyor. O ses durmadan tekrarlıyor: “Nereye gidiyorsun?” Artık hissedemiyor ama ayaklarına bakmak için gözlerini açmaktan korkuyor, “Devam ediyor muyum? Devam etmeliyim, Bir yere var’mam gerek!” diye düşünüyor. Sesleri duyuyor etrafındaki. Ama diğer ses yine soruyor: “Nereye gidiyorsun?” Gözleri kapalı, devam edip etmediğini bilmiyor ama “Umarım durmamışımdır,” diye düşünüyor. Durmaktan korkuyor, durursa var’amayacak. Oysa gidecek hiçbir yer yok, hiçbir yer yok, bunu biliyor. Ama bir yere var’ması gerek. Bir yere var’ması gerek…       

 Sonra, gözleri kapalı ve elleri havada aranırken bir el tutuyor onu. Ona nereye gittiğini soran sesin eli sanıyor bunu. Gözlerini açamıyor. “Bırak beni,” diyor kolunu çekiştirirken. Bir kadın, “Aah!” diye haykırıyor. Başka bir el daha kapıyor onu. “Bırakın!” diye bağırırken kadının “Gözüm!” diye bağırdığını duyuyor. “Ne yapıyorsun sen?” diye bir ses boynundan yakalıyor onu. Suratı yerde şimdi. Onlara anlatmalıydı, bir yere varması gerekliydi, hep birlikte bile gidebilirlerdi, iyi bile olurdu, böyle düşünüyor. Yalnız var’maktan çok sıkılmıştı. Üç çift kolun altında çırpınıyor. Bir tekme geldi böbreğine, tam bağırırken acıyla uğunuyor. Vücudu bükülüyor. Başkaları da geliyor, hep birlikte onu tekmeliyorlar. Gözünü tutan kadının çocuğu, yerde tekmelenen adamı gösteriyor. Ses kayboldu. Gidecek hiçbir yer yok; onu tuttular, bırakmadılar ve gitmesine izin vermediler. “Sessizce geçmeliydim,” diye düşündü, bir tekme geldi kollarına, “kimseye görünmeden, sessizce geçmeliydim yanlarından; kimseye dokunmadan, hiç durmadan, durdurmalarına izin vermemeliydim. Kolumu tuttuğunda suratına bir tane geçirmeliydim. Gücüm yoktu, gücüm yoktu…” Bir tekme kollarının arasından kaçıp alnına çarpıyor. Artık düşünemiyordu, belki de bir daha hiç kalkamayacak bu yerden. Belki de hiç var’amayacak.

avatar

Yazar Osman Armağan Yardım

Biraz felsefe, sosyoloji ve psikanaliz; biraz da edebiyat ve anime.

Konya, Selçuk Üniversitesi: Sosyoloji/Felsefe

blank

Dehşete Düşüren Hastalıklardan Süper Güçlü Varlıklara: VAMPİRLER

blank

Bitmeyen Bahar: Arap Baharı