in

UTANÇ

  Kafam camın üzerinde titreyince gözlerimi açmadan durmuş olduğumuzu anladım. Yanımdaki kıpırdayınca dışarıya açtım gözlerimi. Şiddetli bir rüzgar esip geçti; yerdeki kar tanelerinin havalandığını gördüm. Neredeyse dışarı çıkmaya korkacaktım ama gidip bir kahve almaya mecburdum. Bakışlarımı çevirmedim ama yanımdakinin bacaklarını görüyordum. Kaç dakika mola vereceğimizi bilmiyorum, bu yüzden çok geçmeden kalkmak zorundaydım. Ama yanımdakinden mi yoksa küçüklüğünden ötürü otobüs demeye dilim varmadığı bu araçtan dışarı çıkmaktan mı çekiniyordum, bilmiyorum. Çenem neredeyse göğsüme değiyordu, demek ki neredeyse uyuyormuşum. Sırtımı dikleştirdim, göz ucuyla bacaklara baktım. Hiçbir kıpırtı yok. Daha da belli etmeliydim belki fakat çivilenmiş gibi bu koltuğa bir türlü kalkamıyordum. Kalmak istemiyordum belli ki, anladım. Neden zorluyordum kendimi? En az üç saat vardı gideceğim yere, bir yerde daha dururduk elbet.  
  Gözlerimi kapattım, uyuyacağım. Ama sesler geliyor kulağıma, hemen altımdaki bagaj da açıldı şimdi, muavin konuşuyor. Kadın da konuştu, “O değil, şu,” diyor. Neyse. İyice pencereye doğru döndüm ve kolumu kafamın altına aldım. Yanımdaki kıpırdanınca çok dönmüş olabileceğimi düşündüm, kalçam koluna mı değiyordu yoksa? Ayağa kalktı, neredeyse gözlerimi açıp bakacaktım ama vazgeçtim. Gitmişti sanırım. Sonra arka koltuğumdakilerden biri “Ne kadar var?” diye sordu. Sonra burnunu çekti. Çok mu soğuktu acaba dışarısı? Cevabı bekledim. Aynı ses, “Kime diyorum?” dedi. Kime diyordu, cevap versene. Neyden sonra “Ah, pardon,” dedi başka bir ses. “Şu haberi okuyordum.” Muhtemelen haberi göstermiş olacak ki bir süre konuşulmadı. Kaç dakika kalmıştı molanın bitimine? Çocuk gibi uyuyamıyordum. Sanki diğer odadan gelen sesleri dinliyormuşum da içim gidiyormuş gibi bir hisse kapıldım. Hadi uyuyalım deseler, ne kadar kaldığını söyleyecek olan o cümle kadar rahatlamış hissedecektim. Ama odanın ışığı açıktı, anlamadığım gülüşmelerle bensiz eğleniyorlardı. “Ciddi olamazsın!” dedi hayretle. “O zaman bizim…” Geç cevap veren o ses, “Evet, bizim…” dedi. “İnanamıyorum. Bu kötü oldu.” Oturdu. İkisi de susuyordu.         
  Telefonum çalmaya başladı. Kapatmamış mıydım? Hemen pozisyonumu düzelttim ve önümdeki koltuğun arkasındaki cebe koyduğum telefonumu çıkardım. Sanki iki ciğerimin ortasında ateş yakılmış gibiydi. Önce bir yutkundum. Nefesimi verdim. Düşünme. Kapattım. Düşünecek vakit yok. Cebime koyduğum gibi koltuktan kalktım ve otobüsten aşağı indim. Soğukmuş dışarısı. İki kadın sigarasını içiyordu kapının hemen önünde. İnerken yüzlerini buruşturup “Gel, az uzaklaşalım” diye birkaç adım ileriye gittiler. Sanki kapının hemen dibinde sigara içmeleri dünyanın en mantıklı şeyiymiş gibi, büyük bir fedakarlık yapmışlar gibi iki adımcık ilerlemişlerdi. Çay satan yere doğru ilerledim, içeriye girmeden önce “Kahve var mı?” diye sordum. İki karton bardağa çay dolduran gençten adam cevap vermeye, kafasını sallamaya bile yeltenmemişti. Otobüse baktım, hâlâ yerindeydi. Yine sordum: “Kahve var mıydı?” Kafasını çevirmedi ama salladı. Bu da bir şey. Bir rüzgar daha esti, tüm kar yüzüme püskürtüldü sanki. Otobüse baktım, bir kişi koştur koştur içeri girdi. Tam girerken elindeki bardaktan içeceğinin birazı yere döküldü. Gözlerimi kıstım, eli yandı sanmıştım. Ama içeriye girerken oralı olmadı. “Kahven,” dedi. Parasını verdim, beş lira, o sırada bir otobüs daha geldi ve otobüsümün yanına durdu. Bizimkinden daha büyüktü ve daha lüks. Zaten bana hep kötüsü denk gelirdi; karton bardak çok inceydi ve bu soğuğa rağmen elimi yakıyordu. Bir bardak daha isteyecektim, üstüne para isterse de sövecektim. Birkaç adımlamıştım otobüse, geri döndüm. Adam orada yoktu. İçeriye baktım, orada da yoktu. Sonra bir adam geldi, koca bir göbeği vardı ve atkıyı neredeyse tüm ağzına ve boynuna dolamıştı. Elimdeki kahveyi gösterir gibi yapıp “Bir bardak daha alabilir miyim,” dedim. “Buradan mı almıştınız?” diye sordu. “Evet,” dedim bu kez iyice gösterir gibi. Otobüse baktım, daha gitmemiş. Telefon cebimde titriyordu. Bir nefes aldım. Yine çalıyor. “Nereden bileyim buradan aldığını?” dedi. Ne önemi var, ver işte. Bir bardak altı üstü. “Bu bardağı kullanıyorsunuz, işte bakın… aynısı.” “3 lira alayım,” derken bardağı diğer bardakların üstünden çıkarıp uzattı. “Sizden aldım, aynı bardak işte. Niye para alıyorsunuz?” Bardağın başından tutan başparmağım ve işaret parmağıma biraz kahve döküldü. Çaktırmadım. “Otobüste de aynı bardağı kullanıyorlar.” Adamın suratına baktım. O da dayanamayıp ne bakıyorsun der gibi kafasını salladı. Bakışlarımın ona anlattığı şeyi onun anlamadığının ya da umursamadığının farkındaydım. Vazgeçtim. Sövmek de bir işe yaramazdı, hem sövüp bardağı alsam ne değişecekti? Elim dışarda ve sabit durmaktan neredeyse buz tutacaktı. Otobüsten de çaycıdan da uzaklaşıp bir duvar kenara gittim. Bardağı iki elimin arasına aldım, artık o kadar da sıcak gelmiyordu. Vazgeçince hiçbir şey ilk baştaki kadar korkutucu gelmez. Ama vazgeçinceye kadar insan neler yaşar… Ben neler yaşayacaktım acaba? Düşünme. Belime ancak gelen duvarın üstüne koydum bardağı, sigaramı çıkarıp yaktıktan sonra kahveden bir yudum aldım. Al işte! Kahve değil; sıcak ve kahverengi bir su sadece. İyice öfkelendim. Bir çay kaşığının çeyreği kadar ancak kahve katmış olmalıydı. Baktım. Bana kahveyi hazırlayan adam da yanındaydı ve ikisi paradan filan söz ediyorlardı. Genişçe oynattım vücudumu, biri iki adım alanda hareket ederek dikkatlerini çekmeye çalıştım. Gözlerimin ucuyla kontrol ediyordum, arkamı dönüyordum, sanki çok öfkeliymişim gibi, dayanamayacak kadar öfkeliymiş gibi sigara içip dışarı üflüyordum. Sonunda baktılar. Bardağı tuttuğum gibi yere çaldım. Kısaca bir an buhar yükseldi yere dökülen kahveden ve bardaktan. Sonra yine fark ettirmeden bana şaşkın şaşkın bakışlarına baktım. Birkaç kişi daha bakmıştı. Sonra arkamı döndüm bir süre, bir elim cebimde diğer elimde sigarayı tutar halde, sanki kendi dünyamdaymışım gibi düşünür duruyordum. Ama bana baktıklarının farkındaydım, onların bana baktığının farkında olduğumun farkında değillerdi muhtemelen. İşte gerçek ve tek biricik eğlence bu değil miydi? Telefon yine titremeye başladı. Donakaldım. Bacağım istemeden hareket ediyordu. Görenler üşüdüğüm için böyle hareket ettiğimi düşünürlerdi muhtemelen –üşüyordum da- ama içimde, ciğerlerimi saran o kara sıkıntıyı bilemezlerdi. Sonunda durdu telefon. Otobüse baktım hemen. Ne kadar olmuştu ineli? Daha gidecek gibi durmuyordu, hâlâ otobüsten çıkan ya da giren insanlar vardı.

  Sonunda soğuğa dayanamayıp otobüse girdim. Yanımdaki yerine kurulmuştu, onu görünce hareket edemedim, bana baktığını görünce bakışlarımı arkadakilere çevirdim. Yani bir türlü kalan zamanı ve şu önemli olaylarını dile getirmeyen ikiliye. Yan koltuğumdaki hâlâ bana bakıyordu. Arkamdakinin geçmesi için vücudumu yan çevirdim, sonra onun arkasından ilerledim gözlerimi dikerek. Bana şaşkın şaşkın bakıyorlardı ama yan koltuğumdaki yolcu bakışlarını sonunda benden çevirmişti. Bir kere gözümü dikmiştim, gidip konuşmam lazımdı. “Ne oldu sizin iş?” diye sordum. “Pardon?” dedi. Bu ses haberi ilk okuyan sesti. Hemen öndeki koltukta gözüken kafaya baktım. Bizi dinliyor muydu acaba? “Ya, işte kötü haber yüzünden…” sesim giderek kısılmıştı. İki çift göz bana anlamaz bakıyordu. Basbaya anlıyorlardı bence ama anlamadıkları benim onlarla konuşmamdı. Neden? Neden bu kadar garipsemişlerdi. Ben de bakıyordum onlara. Aptalca bakışıyorduk. Teki sonunda kafasını benden çevirince güç alıp ben de arkamı döndüm ama oturamazdım. Bu utanç ve yok sayılmayla hemen öndeki koltuğa geçemezdim. Yeniden arkamı döndüm, “Acaba ne kadar kaldı?” diye sordum. Net bir cevap almalıydım, her şey buna bağlıydı. “Gider misin?” dedi. Giderim. Hızlı adımlarla kapıya yürüdüm, hemen aşağı indim. Soğuk, rüzgar hemen selamladı beni. Hızlı adımlarla otobüsten uzaklaşıp pat diye durdum ve bir sigara daha yaktım. Otobüse bakamıyordum, utancımdan arkamı bile dönemiyordum. Eminim camdan beni görüp benimle dalga geçiyorlardı, ne aptal adam, ne alaka ağbi diye birbirlerine de aynı anlamaz gözlerle bakıyorlardı. Ben sadece konuşmak istemiştim işte. Bu kadar. Neden bilmiyordum. Hem gider misin dediğinde hemen gittim. Ben aptal bir insan değilim, suratından yüz çevirilecek, kouşulmayacak bir insan değilim. Ama çok saçmaymış gibi baktılar suratıma. Çok utandım aslında, orada belli etmedim; benim de bir haysiyetim vardı sonuçta ama şimdi ayaklarım yere çakılmış gibi kıpırdamadan duruyorum. Arkamı dönersem –ki dönemem, dönebilsem- yerin dibine girerim; hatta hayır suratıma kaynar kara bir şey boşaltılır. Gözlerimi açamam.         
  Bir otobüs çalıştı, bu bizimkinin sesine benzemiyordu, bizimki biraz eski ve gürültülüydü. Ya da kendimi kandırıyordum fakat arkamı dönüp de bakmam mümkün değildi. Şu telefon yine titremeye başladı. Açsam mı? Elimi cebime götürdüm ama çıkarıp da açmaya korkuyordum. Bu kez sanki hiç durmayacakmış gibi uzunca, çok uzunca titredi. Otobüs hareket bile etmişti. Kıpırdayamıyordum ama. Arkamı dönmeye karar vereceğim o zaman vücudumu çevirdiğimde göreceğimin koca bir boşluk olacağını düşünüyordum. İnsanlar kaybolmuş, otobüsler yok olmuş. Yeniden çaldı telefon. Sus artık.
 Sigarayı ağzıma götürdüm, sönmüş. Yere bıraktım. Üşüyordum. Arkamı dönmeliydim artık, sıcak bir yere girmeliydim. Başımı yere eğip yavaşça döndüm ve geldiğim yöne doğru yürüdüm. Kimseye bir şey hissettirmemeye çalışıyordum. Tıpkı bu sabahki gibi: Hiçbir şey hissetmezsem kimse ne hissedip hissetmediğimi merak değil fark etmez bile. Sonuçta hiçbir şey hissetmezsem görecekleri boş bir şey olur yalnızca. Bomboş bir şey yürüyüp geçer yanlarından, tıpkı bu sabah o manzarayı gördüğümde olduğu gibi. İnsanın o manzara karşısında büyülenmesi gerekir; kendini kaybedip çıldırması gerekir. Ama ben utanmıştım. Sanki bir suç işlemişim gibi, ama soğukkanlıydım, yani bir bakıma seri katil gibiydim, sessizce geçip gittim yanlarından. Yarı çıplak duruyorlardı. Ben de sanki çırılçıplakmışım gibi utandım, süpriz onlara değil bana olmuştu. Hayat bir süprizi bile planlamaya gelmiyordu. Öylece çıkıp gittim işte. Üşüyorum. Daha hızlı yürümeliyim. Çok üşüyorum. Bomboşmuşum gibi geçiyorum yanlarından, bir utanmaz gibi yürüyorum. Otobüs gitmiş. Hava bir türlü ısınmıyor, giderek soğuyor sanki. Dışarda kimse kalmamış. Çaycı hâlâ orada. Kafamı çevirip içeriye girecekken o ağzına kadar atkısını dolamış adam karşıma çıkınca gözyaşlarımı daha fazla tutamadım.

Yazar Osman Armağan Yardım

Biraz felsefe, sosyoloji ve psikanaliz; biraz da edebiyat ve anime.

Konya, Selçuk Üniversitesi: Sosyoloji/Felsefe

blank

Poseidon’un Öz Evladı: Michael Phelps

blank

The Devil All The Time