in

Uzun Sokak

 Yokuş yukarı tırmanırcasına yürüyorlar. “Gelme peşimden, gideceğim,” diyor kız. Diğeri, kolundan tutuyor onu. “Gidemezsin,” diyor. Genç kız yaşının verdiği çeviklikle kolundan kurtuluyor. Eğdiği kafasıyla yürürken, onu tekrar durdurmasını istiyor. Tekrar kurtulmak ve birkaç adım sonra tekrar tutulmak istiyor. “Söz vermiştin, en başından söz vermiştin,” diye bağırıyor genç oğlan arkasından. “Buraya kadar mı?” Arkasından koşuyor. Kız ayak seslerini duyuyor, seviniyor. Yine de içindeki haklı öfke adımlarını hızlandırıyor. “Ne lânet yermiş burası da! Gideceğim yer evlerin arkasında ama bir türlü geçemiyorum. Hiç mi yol olmaz!” Arkadan, “Vardı, arkada kaldı. Sen fark etmeden yanından geçtin. Çocuklar bir saniye!” diye bağırıyor. Oğlan tekrar kolundan tutuyor. “Seni seviyorum, gitme! Lütfen, son bir şans…” Diğeri duraklıyor, adımları ne yapacağını şaşırıyor. Kafasını çeviriyor, yüzüne bakıyor. Son bir kez şansını denemek ister gibi, yeniden dönüyor ve bu kez koşturuyor. Bir kedi asmalardan aşağı iniyor.

Bir korna sesi.

Bir ses.

 Uzun Sokak:  Yol boyu iki taraflı uzanan, kimisi iki, kimisi üç katlı binaların pencereleri ve balkonları ahşap; tekinin penceresinden ayağını sarkıtmış bir kedi, diğerinin balkonunda nargile içen bir adam; tekinin açık penceresinden vuran rüzgâr tülü sallandırıyorken güneşin odaya girişi onu uyandırıyor. İki kişilik yatağında geriniyor. Saatin kaç olduğuna bakıyor. “Öff!” diyerek yataktan fırlıyor ama bugünün tatil olduğunu hatırlayınca kafasını yastığına tekrar koyuyor. Odanın içini dolduran güneşi çok huzurlu bulduğu belli. Kafasını sol tarafa çevirip bakıyor, kapı yanındaki koyu kırmızı büyük sandığın işlemelerine takılıyor gözü. Çocukluğunu hatırlıyor o sandıkta. Oyuncaklarını koyardı ona, kimi zaman üstüne çıkar, ancak tehditle indirilirdi oradan. Gülüyor. Tül, içine dolan havayla odanın içinde yükseldikçe yükseliyor. Yatakta doğruluyor önce, karşısındaki aynada kendini görüyor kısmen. Tül, gururlu bir babanın göğsü gibi sönmek bilmeyince gözünü ovuştura ovuştura ayağa kalkıyor. Ayakları, sert kıllı halıyla buluşuyor. Hemen önceki atikliği yok üstünde. Tülü sıyırmakta buluyor çareyi. Yarı çıplak bedeninin üst kısmını pencereden çıkarıp aşağıya bakıyor. Aşağıdan yukarıya doğru uzanan yolu, uyuşuk kafasıyla tırmanıyor; neredeyse kilometreyi bulan bir yol. Sağ çaprazında kalan balkondaki adama selâm veriyor kafasıyla. Adamın çatısının hemen üstünde güneş, gözlerini tam açamıyor ondan. Adam da nargilesinin dumanı arasından gülümsüyor. Sanki gölgede oluşuyla nispet yapar gibi. “Kaç yaşında ki amca?” diye soruyor içinden. “Kendimi bildim bileli o evde, bir çocuğuyla oturuyor o adam. Adı neydi ki?” Evlerin büyük bir çoğunluğu bitişik nizam. Aralarında, birkaç uzun, ince; ancak iki kişinin sığabileceği daraltıda giriş ve çıkışlar var. Neredeyse kilometre yola düşen birkaç giriş çıkış!

 Bu sokakta -neredeyse- birbirini tanımayan kimse yoktur. Tanırlar ama pek konuşmazlar. Herkes kendi hâlinde. Şu anda bulunduğu şehri, öncesinde büyük bir iş fırsatı için terk ettikten sonra -yaptığı işin batmasıyla birlikte- aynı evine döneli bir yıl oluyor. Annesi öleli ise sekiz ay. “Hadi, kahvaltıyı hazırladım!” diye bağırıyor güçlü, kalın bir erkek sesi. Kafasını çeviriyor, içeriyi göremeyecek olsa bile. İki yan binadan yaşlı kadının sesi duyuluyor, yine kedisine sesleniyor. Aşağıda, çocukların arasında ilerleyen iki gencin sesi yükseliyor havaya. Tekinin adımları hızlanınca diğeri de hızlanıyor. Çocukluğu karışıyor oyun oynayan çocukların arasına. “Çocuk kalsaydım,” keşke diyor. “Kaçta yatarlarsa yatsınlar, hep erkenden kalkarlar…” Zemin kattaki genç kadın penceresini açıyor, çocukların oraya dönmesinden belli. Her zamanki gibi kafasını dahi çıkarmıyor ve evin önünden çocukları kovuyor. Çocuklardan teki, elinde halihazırda bulunan taşı genç kadına atayım derken asmalara sallıyor. Kedi asmalardan aşağı iniyor.

Bir korna sesi.

Bir ses.

 “Mırmııııır! Mııırmııır!” Evin içinde bağırıyor yaşlı kadın. Elinde kedi mamasıyla birer birer odaları geziyor. “Nerede bu Mırmır?” diye soruyor kendine. “Yine nereye kayboldu? Aman diğerleri gibi bırakmasın beni bu da!” Tutuşuyor.

 Mırmır altı yaşında, yaşlı kadın neredeyse altı yıldır her Mırmır’ı göremeyişinde bu düşüncelere kapılıyor. Elinde değil korkmamak. Yedi çocuğu var, adları boğazımda düğümlenen. Hiçbiri ziyaretine gelmiyor kadının. Birkaçı ülkenin dışında, diğerleri de ülkeye dağılmışlar. Bir kedisi var yaşlı kadının. Ölen kocası gibi onun da yok olmasından, sonunda yalnız kalmaktan korkuyor. “Mırmııır!” diye bağırıyor. Yatak odasına girdiğinde, yorgunluktan yatağa salıveriyor kendini. “Ayy!” diyor birden. Elinde mama yatağa dökülüyor. “Bunak kafam!” diye söyleniyor. Komodinin üstündeki kafa ona bakıyor gülümseyerek. Kafanın önünde bir kül tablası. Yaşlı kadın sigarayı hiç sevmez ama ölen kocasının içişine bayılırdı. Bayıla bayıla izlerdi adamı. Çerçeveyi eline alıyor kadın, yorgun, gülümsüyor fotoğrafa. “Sen olsaydın şimdi burada,” diyor fotoğrafı severken, “ne yorgunluğum olurdu, ne bunaklığım. Kahvaltımızı birlikte yer, çayımızı birlikte içerdik. En çok da ne zoruma gidiyor biliyor musun? O masada sensiz yediğim o lokmalar… Boğazıma durur hâlâ…” Yalnız lokmalar… Fotoğrafı yerine koyduktan sonra kül tablasını düzeltip çıkıyor odadan. Kedisi de, maması da aklında değil şimdi. Bir tek yorgunluğu var; yetmiş yıllık hayatının yorgunluğu. Terliklerini, kamburuyla birlikte sürükleye mutfağa giriyor. Mutfaktaki bezi görünce bir şey hatırlar gibi oluyor, çok geçmeden döktüğü mama geliyor aklına. Hızla bezi alıp neredeyse beş saniyede attığı bir adımla yatak odasına gidiyor yine. O da ne? Kedi pencerenin orada, asmaların üstünde; dünyanın en umursamaz hâliyle. Tombul ön bacaklarını şişkin boyun yağlarının hemen altına sıkıştırmış ve kısık gözleriyle bulduğu dar gölgede dinleniyor. Kadından kaçıp da buraya sığınmış gibi, ama insanlar kedilerin ne düşündüğünü ne bilir! Yaşlı kadın, yetmiş yıllık ses tellerinin el verdiğince çığlık atarak kediye doğru koşturuyor. Daha çok, iki bacağındaki ağır yükü çekiştirir bir hâli var. Sürüdüğü terlik kilimin altına girince, henüz yatağın hizasından çıkamadığından, yatağa kapaklanıyor ama bu kapaklanış dünyanın en ağır çekim kapaklanışı belki de. Kedi ise hâlâ habersiz, hâlâ umursamaz… Yaşlı kadın, bir takım gevelemelerle (gevelemeydi çünkü, yatağa düştüğünde ağzındaki dişleri yatağa fırlamıştı) kediye doğru harekete geçemeyeceğini anlayınca, bir şekilde yatağa çıkmış terliğini kapıp kediye sallıyor. Ama bu fırlatış pencereye varmadan yatakla duvar arasına düşüyor. Öyle ağrına, öyle ağrına gidiyor ki bu, kadının oracıkta ölüveresi geliyor. Kafasını yatağa gömüyor, ayakları yerle temasını kesmiş, öyle yatıyor. Gelen bir taş, asmayı sallandırıp cama vurduruyor. Kedi korkudan ayaklanıp asma boyu aşağı koşturuyor çılgınca.

Bir korna sesi.

Bir ses.

 İçerdeki havayı içine çekmesiyle fokurdayan su, çekmeyi bitirince eski sakinliğine dönüyor. Karşı penceredeki oğlanın selâmına gülümseyince biriktirdiği duman ağzından sızıyor. O da öyle olunca daha çok gülüyor.

 O hep güler zaten. Bir çocuğu var, tıp kazanmış; babasının yanından ayrılmaz. Amca, “Tıp kazandı benim kızım!” diyor, başka bir şey demiyor. Emekli maaşı var, on yıldır çalışmıyor. Karısı, çocuğu adama bırakıp kaçmış zamanında. Yaşlı adam önceden pek gülmezmiş, kadının gidişinden mi, bilinmez -o, çocuktan öğrendim gülmeyi, diyor-, gülmeye başlamış. Hep gülermiş. Kimisi de balkondaki çiçekleri kıskanır, “…ondan böyle güzel,” derler; hep güldüğünden çiçekleri coştururmuş. Şaşarlar da, o dumanlar çiçeklere zarar vermez mi, diye.

 Ama ancak karlarda girer içeri, onun dışında hep balkonda içer nargilesini. Tüm sokağı da görür elbet, mecbur. Bir şey oldu mu onu ararlar tanık diye. Oysa kimse bilmez kafasındakileri. Kimseye söylemez kafasında yorduklarını. Gördüyse, “Gördüm,” der. Görmediyse, “Görmedim,” der. Gördüyse, şöyle şöyle oldu, diye anlatır. Günlük de çiçeklerini sular. Hiç sigara içmemiş ama, anca nargile. O da olmasaymış ne yaparmış, bilmezmiş. Bunu kimseye demiyor elbet.

 Kızı bağırıyor, sesi açık balkon kapısından duyuluyor: “Baba,  ben çıkıyorum!” Adam duymuyor pek onu. Aşağıdan iki yabancı geçiyor, yaşları taş çatlasın on yedi, tartışıyorlar. Adam, hafifçe kıstığı gözleriyle, boynunu hiç oynatmadan izliyor onları. Dışarıdan korkan kadının evinin önünden geçiyorlar, bir durup bir hareket ediyorlar. Oğlan, kızı ikna etmeye çalışıyor, belli. Umursamıyor ve kafasını kaldırıyor. Balkonunun tam hizasında, karşı pencerede, içerden pencereye doğru bir şey uçuyor ama cama varmadan gözden kayboluyor. Bir ses duyunca kafasını yeniden indiriyor. Aşağıdaki pencere açılmış, tülün arkasından bir kol uzanıp çocukları kovuyor. Kafasını kaldırıyor tekrar. Asmadaki kediyi daha yeni görüyor. Gülüyor kediye. Aşağıdan bir taş fırlıyor asmalara. Kedi yarı kapalı gözlerini sonuna kadar açıyor. Ayaklanır ayaklanmaz aşağı doğru iniyor. Yerle buluşur buluşmaz, kendinden beklenmeyecek bir hızla koşturuyor az önceki iki gencin olduğu tarafa, evlerin bitişine doğru.

Bir korna sesi.

Bir ses.

 Bir taraftan dikişini yaparken diğer taraftan gündüz dizisinin en heyecanlı yerindeyken dışardaki gürültüye sabır çekiyor. Her günü neredeyse böyle geçiyor. En ufak bir şikâyeti yok ama bundan; çocuklar dışında… Kocası da seviniyor bu duruma. “Aman, çıkma,” diyor. Kocası işten gelirken alıyor evin her şeyini. Telefon diye bir şey var çünkü. Genç kadın çok seviniyor bu duruma. Televizyonu, telefonu olmasa ne yapardı evde? Reklamlarda hemen giriyor sosyal ağlara. Dizinin hashtaglerine bakıyor, bazen cesaretini toplayabilirse birkaç şey yazıyor diziyle ilgili. Diğer bir hesabını da sadece ama sadece özel günleri kutlamak için kullanıyor. İyi dilek mesajlarını ihmâl etmemeye çalışıyor. Kendini, “Modern Ev Hanımı” olarak tanımlamayı seviyor. Bunu ancak aynada kendisine karşı yapabiliyor, çünkü bu durum için başka kimsesi yok. Çocuk sesleri giderek dayanamaz olunca ayağa fırlayıp perdenin üstünden tuttuğu kulpu çevirip pencereyi açıyor. Tanımadığı iki yabancı geçince önünden, oğlanın sesini de duyunca bekliyor bir süre. Gitsinler hele, diye. Emin olunca tedirgin tedirgin açıyor pencereyi.  “Ah, bu çocuklar!” diyor kafasını sallaya sallaya. Sesli sesli: “Bile bile yapıyorlar!” Çocuk kadar masumu ve çocuk kadar acımasızı yoktur,” diye söylüyor. Sanki biri onu duyacakmış gibi söylüyor. Bunu bir filmden duymuştu ama; internet hesabına bunu yazarken kimse onun bunu bir filmden duyduğunu bilmiyor. Zaten hepsi de kendi gibi “Modern Ev Hanımı”. Hesabındaki tek erkek, kendi erkek kardeşi. Kocasının hesabından haberi bile yok. O eve gelince telefonu kapatıp bir kenara koyuyor. Kocası da kendi gibi olduğundan hiç sormayı akıl edemiyor. Kolunu dışarı çıkarıp, “Gidin len!” diye bağırıyor. “Hadi hadi! Gidin bakıyım burdan!” Çocuklar güle oynaya uzaklaşınca, pencereyi kapatıp yerine geçiyor. Dikişi eline alıyor.

Bir korna sesi.

Bir ses.

 Son bir kez şansını denemek ister gibi, yeniden dönüyor ve bu kez koşturuyor. “Duuur!” diye bağırıyor oğlan.

Bir korna sesi…

 Uzunca çalıyor. Tombul kedi, kendini durduramıyor, binaların bitişinde ortaya çıkan araba kediye çarpmamaya çalışıyor ama araba kontrolünü kaybedince Mırmır arabanın altında eziliyor. Çabuk ve hızlı. Acı  hissetmeden gidiyor bu dünyadan, her canlının olması gerektiği gibi, hele ki masum bir canın olması gerektiği gibi… Kız son anda kurtuluyor, oğlan son anda yakalayıp kolundan çekiyor onu çünkü. İkisi de nefes nefese, kalplerinin atışını duyuyorlar. Gözleri, basıp giden arabadan sonra yerde; birkaç kıpırtıdan sonra hareketsiz kalan kediye çevriliyor fakat gözleri kapanıyor ikisinin de. Kedi, Mırmır, uzanmış yerde yatıyor. İkisi de kısık gözleriyle başına gidiyor kedinin. Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Çarpılma tehlikesini yeni atlatmışlarken, şoku atlatamamışlarken, kediden kaldırıp gözlerini, birbirlerine bakıyorlar. Kız dayanamayıp ağlıyor. Oğlan, ne kıza ne kediye dokunabiliyor. Yukardan gelen, çığlıkla karışık bir ağlama sesiyle oraya bakıyorlar. Yaşlı kadın, pencereden çıkardığı kafasıyla yerde yatan Mırmır’ı tanıyor. Oysa gözleri pek görmez. Olup biteni izliyor penceredeki yarı çıplak adam. “Sonunda kaçırdın kediyi, bak ne oldu işte! Öyle bağırması değil,” diyor sessizce. Daha fazla dayanamıyor. Üzerini giyinip aşağıya iniyor. Ardından yaşlı kadının binasının kapısı açılıp kadın çıkıyor. Nedense annesi geliyor aklına yaşlı kadına bakarken. Koşarak kadının koluna giriyor. Kedinin yanına gidiyorlar. İki genç hâlâ kedinin başında, ikisi de kediye arkasını dönmüş vaziyette. Arkadan amca geliyor. Belki, herkes ilk defa onu dışarda görüyor, eli ekmeksiz ilk defa… Yüzü gülmüyor bu kez yaşlı adamın. Kediye eğiliyor yaşlı kadın. Ağlıyor, “Mırmır, Mırmır,” diyor. “Hadi uyan. Ne dedim ben sana, hani bırakmayacaktın?” kızla oğlan üzgün mü, iğrenir mi, belli olmayan bir bakışla, kadının kediye dokunmaya kıyamayan titrek ellerine bakıyor, “Söz verdiydin annene. Mırmır’ım hadi, kalk. Bırakma beni bir başıma. Hadi, Mırmır’ım. Hadi…” Adam, kadının omzunu sıvazlıyor. Tüllerin ardındaki genç kadın bile dışarı çıkıyor. Gören herkes kedinin başında, hepsi kediye üzgün. Hepsi, yaşlı kadına da üzgün. Adam, kolundan tutup kaldırıyor kadını. Amca da ezilmiş kediyi alıyor, evin arkasına doğru yürüyorlar.

 Amca, ölü kediye bakarken bu kadar hafif olmasına inanamıyor. Herkes eliyle açtığı çukuru derinleştirmeye çalışıyor. Kediyi koyuyorlar, yaşlı kadının gözyaşlarıyla birlikte toprağını kapatıyorlar üstüne. Kadın, toprağın üstüne kapanıp ağlıyor. Toprağı avuçlayıp öpüyor. Görenler, kadının hâline acıyor. Dudaklarındaki topraklar ufak ufak düşüyor her hıçkırıkta. “Araba?” diye soruyorlar oğlanla kıza. Kafa sallıyorlar. “Ne anlamı var artık…” diyor yaşlı kadın. “Elimdeki son şeyi de aldı. Bulsam da ödetemem bedelini. Gelin evime, beni yalnız komayın.” Herkes sessizliklerini kırmaya çalışırken amca, “Geliriz tabii, hadi bakalım!” diyor herkesin gözüne birer birer bakarak.

 Eve girip oturuyorlar kanepelere, bir cenaze öncesi toplantı gibi. Çaylar geliyor birinci katta oturan genç kadının ellerinde. Yaşlı kadın konuşmuyor. Herkes çaylarını içerken bir ara kadın balkona çıkıyor, sigara içmeye diye. Herkes birbirine bakıyor, içer miydi bu kadın, diye. Çocuk sesleri geliyor aşağıdan. Gözlerinden anlaşıyor herkes, içip içmediğini bilmediklerini anlatıyorlar. Aradan bir zaman geçiyor, kadın hâlâ gelmiyor.

Bir ses.

 Ardından çocuk sesleri kesiliyor. Sesin ne olduğuna anlam veremiyorlar. Çocuklar hep bir ağızdan çığlık atınca çaylarını bırakıp koşuşturuyorlar. Bardakların ikisi masadan yere düşüyor. Hepsi uzun balkon demirlerinden aşağı sarkıtıyor kafasını. Yaşlı kadın yerde… Daha biraz önceki kedisi gibi uzanmış. Kanlar içinde. 

 Hepsi dehşet içinde geri çekiliyor. Teki tekrar bakıyor, ardından tekrar geri çekiliyor. Hepsi şaşkın bir hâlde bakışıyor birbirine. Genç kız elleriyle ağzını kapatmış, sevgilisi olduğu yerde donakalmış duruyor. Adam dayanamayıp ağlıyor; annesinin yarası kabuklanmamış hâlâ. Yaşlı adam, “Değer miydi be! Değer miydi bir kedi için! Yazık, yazık!” diyor. Genç kadın, “Vay teyzem, vay!” diyor. “Belki gelirdi çocukların yanına, koymazdı seni yalnız…” Kimse asıl olanı bilmiyor, herkes kendine üzülüyor sanki, herkes yaşadığına üzülüyor…

Yazar Osman Armağan Yardım

Biraz felsefe, sosyoloji ve psikanaliz; biraz da edebiyat ve anime.

Konya, Selçuk Üniversitesi: Sosyoloji/Felsefe

blank

Farklı bir Gaspar Noé!

blank

İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Türkiye’de Parlamento