in

Yersiz

 Evinden çıktık ve kaldırımda yürümeye başladık. Eliyle elimi tuttu, ojeli parmakları parmak arama girdi ve ben bir şeyi çok iyi kavradığımı düşündüm; bir şey, örneğin bir pazar poşeti, avucunun içine öylesine oturur ki tüm eve gidene kadar bu poşet, dersin, elimi asla acıtmayacak o poşet! Öyle ki bu poşet, elimden diğer elime geçen poşetlerden el değiştirmeyecek o poşet… Elini çekince bir anda, hiç ona bakmadan yürümeye devam ettim. Kafelerin olduğu yerden geçiyordum, insanlar dışarı taşmıştı fakat hiçbirinin yüzüne göremiyordum. Güneş çok güçlüydü ve neredeyse bazı insanların parladığını sanıyordum. En az yarısının yüzünde gözlük olduğunu görebiliyordum yine de, gözler ele verir çünkü…


 Yol yukarı doğru uzamaya başlayınca yavaşladım, arkamı dönüp de nerede diye bakmayacaktım. Öyle anlaşmıştık. Çok acele de etmemeliydim, öyle de anlaşmıştık çünkü. Bazen onu unuttuğumu sanıyor, sanki sürekli onun hatırında kalacakmışım gibi bunu kendine hak görüyor. Sanki onun hayatı buna izin verir gibi… Kolumdan sıkıca bir şey kavrayınca dönmek zorunda kaldım. Dönmeden farkındaydım, ancak o böyle sıkıca kavrardı. “Yine çok hızlısın, Ceyda” dedi. “Ah, öyle mi? Farkında değildim.” Güldüm, hakikaten de yavaş gidiyorum sanıyordum. “Tanıdık biri-“ “Biliyorum biliyorum,” diye sözünü kestim. Öfkeli miyim diye şöyle bir yüzüme baktı, olacak ya ben de o an birinin yüzüne baktım, kimseye seçmiyordum ama o an seçmiştim işte, gözlüksüz bir kadındı. “Bakma bana öyle,” dedim, “alışmadım mı sanıyorsun?” Müthiş bir hüzünlü ifade koydu suratına İrem. Neredeyse elimi omzuna koyup onu avutacaktım. Eline davrandım o da uzatınca güvende olduğumuzu anladım. Yavaş yavaş yukarı çıktık. Boynumun biraz terlemiş olduğunu hafifçe esen rüzgârın ensemi üşütmesinden anladım. Omuzlarımı yukarı kaldırınca hemen elini omzuma doladı ve ben de bir Kadıköy kedisi yersizliğinde umursamaz ama sırnaşıkça ona sığındım.     

 Bir süre böyle yürüdükten sonra bir şeyler yemeyi teklif etti. Neden olmasındı. “Neden olmasın,” dedim. “İstemiyor musun?” “İsterim, niye istemeyeyim?” “Bu bir soru mu? İster misin, istemez misin yani?” Neden anlaşamıyorduk anlayamadım. Her şeye onun kadar hevesli olamayacağımı fark edemiyordu. “İsterim canım.”   

 Bir fast-food’a oturduk, bu sıcak ikindi vakti ne yenirdi, bilmiyorum. Aslında yemek istediğim bir şey de yoktu ama ona eşlik edebilirdim. O da muhtemelen aç değilsem niye oturmak istediğimi sorgulardı ve ve… “Aynısından,” diyerek başımdan savdım onu. Dışarda bir masaya oturmuştum, bu terastan denizin birazı gözüküyordu. Yürüyüp geldiğimiz yolun istikametinde kalan deniz… Bir anda denize girmek istedim. Hayır, girmek de değildi, dışardan, kumların üstünden denizi izlemek. Denize girmeyerek bir tür dahil olmama durumu yaşıyordum sanıyorum… Sonra bakışlarımı diğer masalara çevirdim ve bir an kendimi çok yalnız hissettim. Neredeyse ne işim var burada diyecektim, ama bunu da zamanında çok dediğim için artık kullanmıyordum. Yeni kelimeler, yeni cümleler lazımdı. Bir rüzgâr esiverdi yine, saçlarım uçuştu, onları toparlamaya çalışırken elinde tepsilerle onun geldiğini görünce bir anda sonunda tanıdık bir yüz! diye haykırasım geldi. Onun saçları kıvırcıktı, rüzgâr esse de hiç yüzüne düşmezdi; düşse de benimkiler gibi, bembeyaz bir yerde simsiyah bir kılın varlığı gibi rahatsız etmezdi. Tepsileri masaya koyarken koluna sarıldım, “Seni seviyorum,” dedim. Ufacık bir şaşkınlıktan sonra gülüverdi. Oturdu o da. Çok acıkmıştı belli ki, otururken ağzına patatesten aldı. Benim yemiyor ve onu izliyor olduğumu görünce önümdeki gösterdi: “Yesene.” Güldüm ve kafamı salladım. “Hem senin için daha farklı bir menü aldım, aynısı dedin ama asla benim yediklerimden yemeyeceğini biliyordum,” dedi gururla sırıtırken. “Kocanı da bu kadar iyi tanıyor musun, ya?”         
 

 Deyiverdim. Pat diye ağzımdan çıktı. Onun yüzüne baktığımda neredeyse benim daha çok şaşırmış olduğuma eminim. Bu sözler nereden gelmişti? Yüzü düştü, neredeyse o tatlı yüzü yere kadar sünmüştü. Ufak ama birazdan büyüyecek bir acı hissettim. Neden o sözleri söylemiştim? Neden? Şimdi öyle demek istemedimdemek bile anlamsız olacaktı, ne denirdi, bir şey denmesi lazımdı. Ama bir türlü geçmiyordu şu zaman. Tüm mahalleyi saran ince bir çizgi gibi, binaları dolanıp sokakları geçsen de bir türlü ucunu bulamadığın salınan ince bir ip gibi… Tam şu anda takılıp kaldık, gerçekten zamanın da onun düşen yüzü gibi sünüp durduğuna eminim. Bir türlü şu an, hayır, tam da bu an, bitmiyordu. Yine dahil olamıyor muydum?       Kelimeler yoksa eylemek lazımdı. Eline davrandım, çekmedi, bu da bir şeydir. Yanımızdaki masa boşalınca hemen başkaları doldurdu. Bunu görmek yersizlikti. Hayır hayır o çok kullandığım cümleyi demeyeceğim, hem başka nereye ait olabilirim ki? Sevdiğim kadının yanındayım. Elini daha sıkı tuttum ve yüzünü bana çevirmesini bekledim. Hayır, sana kanmayacağım der gibi bakmadı yüzüme. Ben bunu hak ettim. Sonra tuttuğum elini salladım hafifçe, sonunda bakışları yüzüme değdi. Ah, ne çok ihtiyacım varmış buna! Ama üzgün bakıyordu, “Sen de haklısın,” dedi. Hayır hayır, işte seni bu yüzden seviyorum, beni ve duygularımı gözetebiliyorsun gibi aptal bir konuşma yapacaktım neredeyse. Ama onun yüzü… Seviyordum; ne aptalca. Hissettiğim onun yüzüne bakmakla ne kadar şanslı olduğum ve gerçekten bunu kaybetmemekti. Ne aptallık! Kocası bunun neresindeydi? Kocası bile bu’nda olabiliyor du, ben de şu’rdaydım; fast-food masasında ne kocasından vazgeçen ne de benden kopan bir kadınla… Elimi çektim, altında bir şey aramadı. Altında bir şeyler arayan hep ben olurum, kötü olduğumdan değil, daha çok kötüyü oynamaya mecbur bırakıldığımdan. Yani, insanlar kötü bir şey yaptığını bile bile yine de yapıyorsa, ne bileyim ben de kötü olmalıyım diye düşünüyorum. İnsanlara değil, ona karşı. O bu günaha giriyorsa ben de günahkâr olmalıydım.

 “Böyle olmuyor,” dedim. Bunu bekliyormuş gibi baktı, bu bakışı bilirim, iğnenin altına oturtturulan çocuk gibi, cesur-du, iğneyi görüyor, yine de bakışlarını kaçırıyordu kolundan, sonra iğne girdi derisinin altına, ağladı çocuk, bekliyordu, biliyordu, yine de ilk defa görmüş gibi iğneyi, daha yenice öğrenmiş gibi ağlayıverdi. Gerçekten bir şey demedi, öylece baktı. “Olmuyor, elimden hiçbir şey gelmiyor artık.” Dişlerimin arasından öfkeyle sızdı. Dediklerim neredeyse böyle acımasız ve yüz çevirir gibi, sanki tek olasılık buymuş gibi, tek gerçeklik sadece dediklerimmiş gibi hırsla, neredeyse tükmük saçarak söyledim. Susuyordu. Sandım ki böyle her şey daha kolay olur, sonunda ancak dediğime gelir… Tek doğru dediklerim olsa da onu yanıma çağırmaya yetmedi. Susuyordu. Sonunda dediklerimle ben kaldım, dediklerimle kendi kendimi yalnız bıraktım sanki. Ne yersizdi dediklerim. Bir şeyin de devamını getireyim diye hayıflanamayacaktım, bu da önceden yapılanlardandı. Ama şimdi görüyordum, biraz da arzu problemiydi aslında. Bir şeye devam edebilmek süreğen bir ilgi istiyorsa bu arzunun eksikliğindendi sanırım, arzulu olsaydım eğer devam ederdi bu şeyler. Her şeyi de yapmış olmalıydım muhakkak, çoğunu tüketmiş gibi hissediyordum bu yüzden ve her ortaya çıkışlarında yersiz geliyordu, yeri çok önceydi çünkü. Çok önce… Soluk borumdan bir şey tırmanıverdi boğazıma, öyle büyük bir şeydi ki ciğerlerimi, boğazımı sıkıştırıyordu. Yutkunmaya çalıştıkça nefesim kesilir gibi oldu. O sadece izliyordu. Nasıl göründüğünü göremedim onun, bir şeyin arkasından bana bakar gibiydi. Sesler vardı etrafta, durmadan konuşuyorlardı, durmadan bir uğultuyu sürdürüyorlardı. Cehennemdeyim sandım. Bir şeyler yapamayacağımı düşündüm, her şeyden uzaktım. Her şeyden. İnsan böyle nasıl yaşardı? Bunun bana yapışıp kalacağından korktum, bu sıkılmış boğazda iki elle yürüyecektim sokaklarda, eve girecektim, işe gidecektim… Hayır, saplanıp kalacaktım olduğum yerde, hiçbir şeye gücümün yetmeyeceğini düşündükçe eriyordum sanki.

 Elini omzuma koyunca fark ettim yüzünü, öyle alaycı, öyle planlı ve bilmiş baktı ki… Kendimden utandım. Dediklerim yüzünden değildi, varlığımdan utandım. Neyi bilmediğimi düşünürken beni ayaklarının altına alıp cılkımı çıkarana kadar yavaşça çiğneyen bu yüzün neyi bildiğini düşünmeye çalıştım; bomboş bir zemindeki o kıl gibi yetkisizdim. “Geçer,” dedi elini omzumdan çekerken. Kalkıp gitmesini bekledim, gitmedi. Giderek büyüdüğümü, sandalyeyi ve masayı altıma alıp kocamanlaştığımı hissettim ama bir anda küçüldüm ve bu bedene hapsoldum; sandalyede oturan, omuzları çökmüş ve başı yere düşmüş bu bedene. “Gitmek istiyorum,” dedim. “Ben seni bırakırım,” dedi.

avatar

Yazar Osman Armağan Yardım

Biraz felsefe, sosyoloji ve psikanaliz; biraz da edebiyat ve anime.

Konya, Selçuk Üniversitesi: Sosyoloji/Felsefe

blank

Aradaki 7 Farkı Bulun

blank

Mutluluğun Formülü?