in

17. Yüzyılda İngiltere ve Fransa’daki Siyasal Gelişmeler

  Bu yazımızda önce Fransa’dan başlayıp sonra İngiltere’ye geçerek 17.yüzyılda yaşanan siyasal gelişmeleri ele alacağız. Fransa 1624-1642 yılları arasında Kardinal Richelieu yönetimi altında monarşinin güçlendiği bir döneme şahitlik etti. Richelieu’ya göre her kurumun başı, gücü hem teoride hem pratikte mutlak bir otoriteye sahip olması gereken kraldı. Krallar tanrının yeryüzündeki temsilcisi konumundaydılar; yani bir anlamda gökyüzündeki iktidarın yeryüzündeki mutlak temsilcisiydiler. Fransa’da monarşi,16.yüzyılda ülkenin yaşadığı Din Savaşları nedeniyle prestij ve güç kaybına uğramıştı. Monarşinin ve dolayısıyla krallığın tekrar güç kazanması, eski saygınlığına kavuşması ancak IV.Henry (1589-1610) döneminde mümkün olmuştu. IV.Henry’nin suikaste uğramasının ardından tahta geçen XIII.Louis döneminde monarşi yeniden bir güç ve prestij kaybı yaşadı.İşte tam da bu dönemde başbakanlık görevini üstlenen Kardinal Richelieu daha önce temelleri atılmış olan gelişmiş bürokratik yapının daha merkezi hale gelmesini ve güçlenmesini sağlamıştır. Bunun yanında kraliyet adına çalışan bakanların da işbirliği ile birleşen bu güçlü bürokratik yapı IV.Henry sonrası monarşinin yaşadığı güç ve prestij kaybını giderdi ve mutlak bir otorite tesis edilmesi yolunda çok önemli adımlar attı.

  Daha önce kurulmuş olan Konsiller sistemi Richelieu döneminde daha fazla yetkiyle donatıldı. IV.Henry döneminde başlayan yerel güçlerin yetkilerinin kısıtlanması politikası onun döneminde daha da ileri gitti. Yerel otoritelerin yetkileri zamanla, intendant olarak bilinen, krallığı eyaletlerde temsil etme hakkına sahip ve kraliyet fermanlarının yerine getirilmesinden sorumlu yöneticilere devredildi.Richelieu eyaletler üzerindeki kraliyet otoritesini artırmak için bu birimleri çok etkin bir şekilde kullandı ve zamanla intendantlar askeri birlikleri kontrol altında tutma, yargıyı yürütme ve fermanların yerine getirilmesini sağlama gibi önemli görevler elde ettiler. Özellikle 1637 yılından sonra neredeyse bütün Fransa’ya yayılmış durumda olan bu birimler généralités olarak bilinen eyaletleri kontrolleri atlında tutmaya başladılar. Yerel otoritelerin yetkilerinin intendantlara devredilmesi politikası Richelieu’nun halefi Mazarin tarafından da sürdürüldü ve intendantlar Mazarin döneminde eyaletlerde vergi miktarını belirleme ve toplamadan sorumlu olur hale geldiler. Ayrıca onun döneminde monarşinin otoritesini her alanda tesis etme siyasasının bir sonucu olarak parlamentonun gücü de zamanla zayıfladı ve 1641’de parlamento kanunen kraliyetin tüm fermanlarını onaylamak zorunda kaldığı bir düzenleme ile tamamen pasif hale getirilmiş oldu. Ancak Fransa’da monarşi ile parlamento arasındaki bu çatışmalar kalıcı bir şekilde çözüm bulmuş olmadı; sadece 1789’daki büyük devrime kadar ertelenmiş oldu. Ekonomik anlamda ise Richelieu’nun görev yılları toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizliklerin tüm şiddetiyle devam ettiği ve zamanla toplanan vergilerin arttığı bir dönem oldu. Özetle onun temel amacı kralın prestijini ve hakimiyetini sağlayarak monarşinin gücünü her alanda hakim kılmaktı. Nitekim bu temel amaçlarına ulaştığı bir gerçektir. Ancak uyguladığı politikalar Fransız monarşisinin yararına olurken, bir yandan da Fransız toplumunun ileride büyük karışıklıklara ve parçalanmaya  sürüklenmesine sebep olacak kargaşa tohumlarını ekmiş oldu.

  Richelieu sonrasında Fransa ve dünya tarihinde çok önemli bir yere sahip olan XIV.Louis dönemi başlamaktadır (1643-1715). Bu dönem iç ve dış politikada çok önemli olaylara sahne olmuştur. Onun döneminde Fransa’da mutlakiyet tamamen yerleşmiş, güçlü ve disiplinli bir ordu tesis edilmiştir. Bunlar yeni dönemde kurulacak olan tüm modern mutlakiyetçi ulus-devletlerin vazgeçilmez iki unsuru olmuştur. Bu dönemde Fransa dış politikada saldırgan bir tutum sergilemiş ve bu politikası çok önemli gelişmeler yol açmıştır.

                                                                       Görsel: tr.wikipedia.org

  XIV.Louis resmi olarak devletin başına henüz 5 yaşında 1643 yılında geçmiş olmasına rağmen Richelieu sonrasında kral naibi olarak Mazarin devletin yönetimini devralmıştır. XIV.Louis 1661’de Mazarin’in ölümünün ardından devletin yönetimini eline almış ve 1715’te ölene kadar tam 72 yıl iktidarını sürdürmüştür. Bu anlamda modern tarihin en uzun süreyle iktidarda kalan monarkı olmuştur. Richelieu’nun kendinden önce kurduğu sağlam devlet yapısını teslim almış ve Fransa’yı Avrupa’nın en güçlü devleti yapmıştır. Bu kadar uzun süreli iktidara sahip olmasının temel nedeni mutlakiyet rejiminin tüm otoriteyi elinde toplamasıyla mümkün olmuştur.16.yüzyılda yaşanan din savaşları ve 1648 ayaklanmaları sonucunda büyük mağduriyetler yaşayan halk, aristokrat sınıfın monarşi üzerindeki egemenlik iddiaları karşısında kralın mutlak otoritesi altında toplanmayı tercih etmiştir. XIV.Louis’ye göre ülkesinin birleştirici ve bütünleştirici gücü ulusal monarşinin mutlakiyetçiliği olmuştur.

  Tüm bu gelişmelerle birlikte merkezi otoriteyi tam anlamıyla tesis eden XIV.Louis, bundan sonraki adımını orduya çekidüzen vererek attı. Otuz Yıl Savaşları sırasında özellikle ortaya çıkan, paralı askerlerden oluşan orduların neden olduğu disiplinsizlik, savaşların süresini maddi çıkarları uğruna gereksiz yere uzatma ve ülkesine sadakatten yoksun birliklerin yarattığı büyük sıkıntılar orduya çekidüzen verilmesi ihtiyacını açıkça göstermiştir. Bunun yanında bir de 1648 yılında yaşanan ayaklanmalarda monarşiye karşı soyluların yanında savaşan bu düzen ve disiplin yoksunu ordu yapısı, tesis edilmiş olan merkeziyetçi mutlaki otorite için büyük bir tehdit kaynağı durumundaydı. Tüm bu sorunları ortadan kaldırmak adına XIV.Louis döneminde ordu içerisinde tam bir askeri hiyerarşi ve emir-komuta zinciri kurularak, askerlere tek tip üniforma giydirilerek ve askeri birliklerin sürekli konaklayacakları kışla tipi yapılar inşa edilerek ordu tam bir disiplin ve denetim altına alınmış oldu.

  XIV.Louis döneminde dış politikada yayılmacı bir siyaset izlendi. Dış politikada temel amaç İspanya ile Fransa’nın kaynaklarını birleştirerek, Fransa’yı Avrupa’da, Amerika’da ve denizlerde üstün kılmaktı. Fransa’nın bu yayılmacı siyasetine karşılık olarak diğer Avrupa devletleri güç dengesi politikası izlediler. 1648 Westphalia Barışı ile Avusturya Habsburgları pasif hale getirilmişti. Habsburgların diğer temsilcisi İspanyol Habsburgları ile Fransa arasındaki savaş ise bu barıştan on yıl sonra 1659 tarihli Pireneler Barışı ile bitmiştir. XIV.Louis’nin Hollanda’ya yaptığı saldırı Hollanda,Danimarka, Brandenburg, İspanya ve Avusturya Habsburglarının koalisyonu ile 1678’de ancak durdurulabilmiştir. Fransa bundan sonra Kutsal Roma İmparatorluğu’nun Macar isyanı ve Osmanlı ilerleyişi karşısında kaldığı zor durumdan yararlanarak imparatorluğun çeşitli bölgelerini işgal etmiştir. Kutsal Roma İmparatorluğu tüm bu işgallere ancak Macar isyanları ve Osmanlı ilerleyişi durdurulduktan sonra cevap verebilmiştir ki bu da ancak XIV.Louis’nin Katolik ve Protestan düşmanları tarafından kurulan Augsburg Birliği ile mümkün olmuştur.Kutsal Roma İmparatoru, İspanya ve İsveç kralları, Hollanda Cumhuriyeti ve Bavyera ile Saksonya’dan oluşan bu birlik ve Fransa arasında 1688’de başlayan savaş, 1697’de Ryewick Barışı ile sona erdi. Ancak savaşın sonucu belirsizdi. Dolayısıyla yapılan barış bu belirsizliği ortadan kaldıramadı ve çözüm üretmekten aciz kaldı.
Bundan sonraki dönemde yaşanan İspanya Veraset Savaşları ve 1713 Utretch Barışı bir anlamda 1648 Westphalia Barışı ile kurulan düzeni teyit ederek İspanya Veraset Savaşları’nı kaybetmesine rağmen Avrupa’da dil ve uygarlığını, İspanya üzerindeki hakimiyetini sürdüren Fransa ile artık büyük bir devlet olduğunu tam anlamıyla kanıtlayan İngiltere’nin sahneye çıkışını taçlandırmış oldu.

  17.yüzyılda İngiltere’nin siyasi tarihine göz attığımızda modern devletin kuruluşunda büyük rol oynayan üç unsurun mücadelesi fark edilir. Bunlar; monarşi, özel mal ve mülk sahipleri ve sıradan halktır. İngiliz monarşisi Fransız monarşisi gibi mutlakiyetini ve otoritesini tesis etmede başarılı olamamıştır ki bu durum da İngiltere’de halkın temsiliyet gücünü artıran en önemli sebeptir. Diğer devletlerin vatandaşlarına nazaran İngiliz vatandaşları sistem içerisinde güçlü bir şekilde temsil edilmiştir. Parlamentoda avam kamarası ve lordlar kamarasının varlığı ve din adamlarına özerk bir güç olarak parlamentoda yer verilmemesi sayesinde toplumsal sınıflar keskin bir şekilde birbirlerinden ayrılmıyordu.

  17.yüzyılda İngiltere’nin belki de en önemli avantajı içeride yaşanan sorunların diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi dini nitelikler taşımayıp esas sorunların parlamento ile kral arasındaki siyasal nitelikte bir hesaplaşma olmasıdır. İşte bu siyasi hesaplaşma I.Charles döneminde (1625-1649) bir iç savaş halini aldı. Kral, tıpkı bir Avrupa monarkı gibi parlamentoyu ciddiye almadan hareket etmeye başladı ve parlamentoya danışmadan İspanya ile Fransa’ya savaş ilan etti. Bunun üzerine bir de savaşı finanse etmek için vergi oranlarını artırınca, İngiliz Parlamentosu 1628’de dünya tarihine geçen çok önemli bir belge olan “Haklar Bildirisi” ni ( Petition of Rights) yayımladı. Bu bildiri ile birlikte kralın yetkileri sınırlanıyor, kralın hukukun üstünlüğünü kabul ederek kimseyi haksız yere suçlayamayacağı ilkesi kabul ediliyor ve halka karşı orduyu bir güç olarak kullanması engelleniyordu. Kral ise bu bildiriye çok sert bir tepki verdi ve parlamentoyu dağıtarak 11 yıl boyunca toplamadı. Savaşın finansmanını sağlamak adına vergileri artırmaya devam etti ve İskoç Presbiteryen Kilisesi’ni İngiliz Anglikan Kilisesi ile birleştirmeye karar verdi.Bunun üzerine İskoçya’da bir isyan patlak verdi. Aradan geçen 11 yıl sonunda böylesine tutarsız ve maceracı bir dış politikayı kaldıramayan mali yapı iflas etti ve Kral, ortada güvenebileceği bir ordusu olmadığı için güçsüz durumda kalarak çaresizce 1640’ta parlamentoyu toplamak zorunda kaldı. Ancak Kral’ın aşırı hareketlerini cezalandırmak isteyen parlamento bakanlardan birini idama mahkum etmeye kalkınca işler karıştı. Bu karışıklık sırasında parlementodan Oliver Cromwell gibi sonradan önemli işlere imza atacak bir lider çıktı. Cromwell, 1642 yılında tamamen sıradan halktan oluşan ordusuyla Kral’a karşı mücadeleye başladı. Tam bu esnada dünya tarihinde ilk defa bir parlamento Kral’ı “vatana ihanet” suçlamasıyla yargılamaya başladı. Böylece aslında Kral’ın hukuki kurallara riayet ederek görevini sürdürmesi ve halkın özgürlüğünün tanınması dışında bir amacı olmayan bu mücadele hiç beklenmeyen bir noktaya varmış oldu. Bu yargılama 1649’da Kral’ın idam edilmesiyle sonuca ulaştı. İngiltere bir cumhuriyet oldu ve “Commonwealth” adını aldı. Bu durum belki de tarihte ilk defa görülen bir durumdu. Zira daha önce hiçbir kral halkın ayaklanması sonucunda tahtından indirlip parlamento tarafından “vatana ihanet” suçuyla yargılanarak idam edilmemişti. İngiltere’de yaşanan bu eşine ender rastlanır cinsten durum Avrupa’daki tüm monarşileri sarstı ve onları mutlakiyetlerini pekiştirmeleri yoluna sevk etti.

  Cromwell kontrolü eline geçirdikten sonra İrlanda ve İskoçya’da yaşanan 1650 ayaklanmalarını bastırdı. Çok uzun süren deniz savaşlarında Hollanda’yı mağlup ederek İngiltere’nin yükselen bir deniz gücü olmasını sağladı. Ancak tüm bunlara rağmen Cromwell 1658’de öldükten hemen sonra İngiltere’de monarşik düzene dönüş yapıldı ve idam edilen kralın oğlu olan II.Charles tahta geçti. Onun döneminde çok ciddi sıkıntılar yaşanmasa da ondan sonra tahta gelen II.James (1685’te) işler yeniden karıştı. Eski mücadele yeniden ortaya çıktı ve Kral ile parlamento arasında siyasi çekişmeler patlak verdi. II.James tıpkı babası gibi parlamentoyu ciddiye almayarak mutlakiyetçi bir monark gibi hareket etmeye başlayınca İngiliz Parlamentosu bu duruma karşı çıktı. Üç yıl süren mücadeleden sonra II.James 1688’de ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Parlamento da 1689 yılında “Haklar Yasası” nı (Bill of Rights) yayımladı.

  Bu yasa ile birlikte kralın yetkileri yeniden sınırlandırıldı ve hiçbir yasanın kral tarafından yürürlükten kaldırılamayacağı, parlamentonun izni olmaksızın asker ve vergi toplanmayacağı ve hukuki prosedürler işletilmeden hiç kimsenin tutuklanamayacağı kabul edildi. Böylece, İngiltere tüm dünyaya örnek olacak gerçek bir aristokratik yönetim kurmuş oldu. Kral ve parlamento arasındaki ilişkiler net olarak belirlendi ve tamamen hukuki bir zemin üzerinde hakkaniyetle inşa edildi. Bu anlamda son olarak şunu söyleyebiliriz ki parlamenter hükümet ve hukukun üstünlüğü gibi sonraları modern devletlerin kilit ilkeleri olacak kavramlar öncelikle İngiltere’de yerleşmiş ve uygulamaya geçmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar:

  1. Sander,Oral, Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e, Ankara,İmge Kitabevi, 32.Baskı,Ekim 2017
  2. J.Lee, Stephen, Avrupa Tarihinden Kesitler 1494-1789,Ankara,Dost Kitabevi Yayınları,Kasım 2019
avatar

Yazar Gökalp Badak

Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

blank

Barbaros Belki Donanmayla Seferden Geliyor?

blank

Tanrı’nın Eseri Şeytanın Parçası – The Cider House Rules