in

Avrupa’nın 16.Yüzyıl’da Dinsel Reformasyon Dönemi

 Basit tanımıyla Reform hareketi Avrupa insanının özellikle Rönesans döneminin ardından din kavramı hakkındaki düşüncelerinde yaşanan değişiklikleri, ruhani hiyerarşi, rahiplik, Katolik Kilisesi’ne muhalefeti ve onun kurmuş olduğu sömürü düzenine yönelik hoşnutsuzluğu ifade eder. Bunun dışında “15 ve 16. yüzyıllarda Avrupa insanının din alanındaki düşüncelerinde ortaya çıkan değişiklikler, bir yanda Batı’nın üstünlüğünün temel nedenlerinden biri olmuş, öte yanda daha sonraki yüzyılların siyasi tarihi üzerinde çok önemli etkide bulunmuştur.” (1)

 Reform hareketinin kısa bir tanımını yaptıktan sonra aslında Reformasyon sürecinin başlangıcının Ortaçağ Avrupası’nda filizlendiğini ancak bu dönem içerisinde yeterince etkin olamayarak bastırıldığını söyleyebiliriz. “Ortaçağ Avrupa’sında reform ve Roma Katolik Kilisesi’ne yeni bir güç verilmesi yolunda birçok girişim olmuştu. Bu tür akımlar, doğaları gereği kendilerini eleştirenleri her zaman sapkınlar olarak ilan etmeye hazır olan kurulu kilise düzeni yetkililerine karşı bir meydan okuma niteliği taşıyordu. İngiltere’de John Wycliffe’nin (ölümü, 1384) ve Bohemya’da Jan Huss’un (ölümü, 1415) yazgıları böyle suçlanmak oldu.”(2)   Dolayısıyla şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki, kurulu ruhani hiyerarşiye karşı olan hoşnutsuzluklar ve hareketler yalnızca 16. yüzyıl ile sınırlı değildir. Zira kurulu düzenin Avrupa insanının tepkisini çekmesi durumu kilisenin gündelik yaşam ve siyaset üzerinde aşırı baskıcı bir tutum içerisine girmesi, gittikçe yozlaşması ve siyasal arenada prenslerle kilisenin sık sık karşıya karşıya gelmeleri sonucunda ortaya çıkmıştı ve bu çok geniş bir süreci kapsıyordu. Ancak Ortaçağ Avrupası’nda bahsettiğimiz bu Reform yanlısı hareketlerin tutunamamasının bazı nedenleri vardı. Şimdi kısaca bu nedenleri irdeleyelim.

 Öncelikle yukarıda değinmiş olduğumuz gibi Hus ve Wycliff de kendi dönemlerinde dile getirdikleri itirazlar sonucu –en az Luther kadar etkili olup önemli bir kitleyi yanlarına çekmiş olsalar da- canlarını kaybettiler. Dolayısıyla burada sorulması gereken soru şudur: Luther bir reformist olarak hedefine ulaşırken neden Hus ve Wycliff canlarından oldular? Bu sorunun cevabı ise onların yanlış yerlerde ve yanlış zamanlarda ortaya çıkmış olmalarıdır. Reform Hareketi onların zamanında yani 14 veya 15. yüzyıllarda değil de 16. yüzyılda gerçekleşti. Peki 16. yüzyılı diğer yüzyıllardan farklı kılan faktörler nelerdi? Bu faktörleri sorgularsak karşımıza şunlar çıkmaktadır: “İlk olarak toplumun papalığa karşı nefreti 15. yüzyılın sonlarında doruk noktasına ulaştı. İkinci olarak da matbaanın keşfi, bir yandan hayati önem taşıyan bir iletişim yolu sağlarken, öbür yandan da Rönesans’ın güçlü eleştiri silahı ile kiliseleri vuruyordu. Üçüncü ve son olarak da, kilise kurumunun evrensel düzeydeki siyasal otoritesinin gittikçe güçlenen milliyetçilik akımları ve ulusal devletlerin karşısında direnemeyeceği gün yaklaşıyordu.”(3) İşte 16. yüzyılın farkı bu önemli faktörlerde yatmaktadır. Yani zaman, mekan ve koşullar ancak ve ancak bu yüzyılda gereken uyumu sağlayarak bir araya geldiler.

 Söz konusu Reformasyon döneminin toplumsal ve siyasal açından iki farklı boyutu bulunmaktadır. Öncelikle toplumsal bakımdan Reformasyon’un ne anlama geldiğini inceleyelim ve hemen ardından da siyasal bakımdan bu sürecin ne anlam ifade ettiğini irdeleyelim.

 Reformasyon sürecinin toplumsal boyutu siyasal boyutundan esasen çok farklıdır. Dönemin Avrupası’nda halkın kiliseye karşı olan tepkisi aslında kilisenin çok güçlenmesinden değil, tam tersine kilisenin güçsüz olmasını düşünmesinden ileri gelir. Halk kilisenin adil, dürüst, şeffaf ve dini öğretiye uygun bir şekilde yönetim sergilemesini beklemektedir. Yani halkın kiliseden temel beklentisi yozlaşmış ve haksız biçimde zenginleşerek elde ettiği varlıklı halini terk ederek yeniden Hristiyanlık aleminin ruhani önderliğini üstlenmesidir. Güçlülerin adaletini savunan bir kilise değil, aksine onları en yoğun şekilde denetim altına alan ve alt tabakaların da hakkını gözeten bir kilise yapısı oluşturmak istiyorlardı. Ayrıca halkın talepleri ile kilise içinde reform talep eden azizlerin beklentileri de birbirlerine paralel durumdaydı.

 Aynı dönemin siyasal boyutunda ise beklentiler çok daha farklıydı. Zira devlet yöneticileri esas olarak kilisenin kendi içişlerine karışmasına, koyduğu çeşitli vergilere ve devletlerin üzerine koymuş olduğu genel hükümranlık iddialarına tepki göstermekteydiler. Onların amaçları ülkelerinde Papa’nın kontrolünde bulunan gücü devlet otoritesinin eline, yani kendilerine geçirmekti. Bu amacı “tahta bağlı ulusal kiliseler kurmak” şeklinde de ifade edebiliriz. Nitekim bu amaç İngiltere, İskoçya, İsveç, Norveç, Danimarka, Kuzey Almanya ve Bohemya Monarkları tarafından gerçekleştirilmiştir.

 Reformasyon döneminin toplumsal ve siyasal boyutunu inceledikten sonra Luther’in ortaya çıkışı, meydana getirdiği değişiklikler ve Augsburg Barışı’na kadar olan süreci ele alacağız.

 Luther’in 1517 yılında “Ninety-Five Theses” adlı bir fermanla kiliseye karşı oldukça sert bir çıkış yapmasında ve bunda öncüllerinin aksine başarılı olmasında dönemin Orta Avrupa’sında mevcut olan siyasi ortam olanak vermiştir. Papa ve İmparator I. Maximilian kendi siyasal sorunlarından ötürü Luther’in bu sert çıkışına gereken cevabı veremediler. Bu başarıdaki bir diğer neden de birçok Alman prensliğinin ve bağımsız şehir topluluklarının Lutherciliği resmi devlet dini olarak kabul etmesidir. Son sebep de İmparator V. Karl’ın kendi iç ve dış siyasal problemleri nedeniyle, Ortodoksların önderliğini üstlenememesiydi. Luther esasen ne gibi değişiklikler yapmak istiyordu? “Luther, Kilise’yi düzeltmek değil, onu alaşağı etmek ve yerine, İncil’den çıkarılacak ilkeler üzerinde yeni bir kilise kurmak istiyordu. Ona göre, her Hıristiyan İncil’i okumalı ve kendi vicdanına göre istediği yorumu serbestçe yapabilmeliydi. Din adamları da öteki insanlar gibi evlenebilmeli, manastır yaşamı sona ermeli ve din adamlarının Hıristiyan cemaatinin öteki üyelerinden farkı kalmamalıydı.”(4) İşte bu amaçlarını gerçekleştirebilmek için siyasi güce ihtiyacı olduğunu bilen Luther, önceki paragraflarda bahsettiğimiz politik konjonktürden istifade ederek birçok Alman prensine seslenmekte başarılı oldu ve nüfuz alanını oldukça genişletti. Bir süre sonra da Luthercilik bir devlet otoritesi haline geldi ve öyle bir aşamaya ulaştı ki Luther, Alman Protestan köylülerinin prenslere karşı isyan etmelerinde ve bireylerin dini bağımsızlıklarını savunmalarında prenslerin safında yer alarak isyancıların bastırılmalarından yana bir tavır ortaya koydu. Yaşanan bu gelişmelerden sonra ve özellikle Alman prenslikleri ile birçok bağımsız şehir topluluğunun Lutherciliği benimsemeleriyle Kutsal Roma İmparatoru V. Charles stratejik davranarak Katolik kalmayı tercih etti. Zira Kutsal Roma İmparatorluğu artık sadece Katolik dünyasında bir anlam ifade ediyordu.

 Luther’in Alman Protestan köylülerinin isyanı karşısında prenslerden yana bir tavır almasıyla Protestanlık dünyasında dinin devletin tahakkümü altında olmasına karşı çıkan mezhepler türedi ve bunlar Almanya’da başarısız olsalar da özellikle İngiltere’de çok güçlü bir oluşum yarattılar.

 Son olarak Reformasyon döneminin siyasal sonuçlarına ve kilise içindeki Reformasyon’un en önemli temsilcisi İspanyol Loyolalı Aziz Ignaitus ile kurmuş olduğu Cizvitler Tarikatı’na değinerek yazımızı bitireceğiz. Almanya’da Protestanlığı benimseyen devletler arasında bir birlik kuruldu ve Katolik Kutsal Roma İmparatorluğu’na karşı savaş açıldı. Bunun karşısında aslında çok koyu bir Katolik olan Fransa Kralı I. François siyasi çıkarlarını düşünerek Protestanların oluşturduğu birliği destekledi. Bu stratejisindeki temel amacı Habsburgluların tahakküm ettiği monarşi karşısında Protestan Alman prensliklerini ve bunun yanında Müslüman Osmanlı İmparatorluğu ile işbirliğine giderek Avrupa güç dengesini sağlamaktı. Bu strateji çok uzunca bir süre (2. Dünya Savaşı sonuna kadar)  Katolik Fransa’nın dış politikası olarak Almanya’nın sürekli bölünmüşlüğü esası üzerinde sürdürüldü. Fransa’nın verdiği bu destekle Protestan Alman prensleri, İmparator V. Charles ve Katolik birliğine karşı 1546’da başladıkları mücadeleyi 1555 yılında Augsburg Barışı’nı yaparak zaferle taçlandırdılar. Augsburg Barışı Protestanlığın büyük bir zaferi olmuş ve 1871’de Otto von Bismarck önderliğinde ulusal birliğini kurana kadar Almanya’nın küçük ve bağımsız devletler halinde parçalanmış olarak kalmasına yol açmıştır.

 Reformasyon döneminin bir diğer önemli sonucu da Kilise’nin devlet yönetiminden ayrı bir birim olarak ortaya çıkışına yol açarak, laik devlet anlayışının başlangıcını yapmasıdır. Önce Rönesans ile canlanan modern bilim anlayışı ve sonrasında gelen dini reform süreciyle birlikte Avrupa, kültürel çoğulculuk ve entelektüel birikim bakımından ileri bir seviyeye ulaşmış ve bu kültürel çoğulculuk-entelektüel birikim ikilisinin işbirliğinin Avrupa insanına verdiği enerji ile birleşerek ilerleyen yüzyıllarda Batı üstünlüğünün lokomotifi olmuştur.

 “İsa’nın Toplumu” (Society of Jesus) veya bilinen adıyla “Cizvitler” (Jesuits), 1538’de İspanyol Loyolalı Aziz Ignaitus tarafından kuruldu. Hareketin temel amacı tamamen kiliseye bağlı bir şekilde hareket ederek misyonerlik faaliyetinde bulunmak ve böylece Hristiyanlığı Çin, Hindistan ve Kuzey Amerika gibi uzak coğrafyalara yaymaktı. Nitekim bu amaçlarında da başarılı oldular. Ancak Cizvitlerin tarihteki en önemli başarıları kurmuş oldukları okullardır. Bu okullar vasıtasıyla sistematik, titiz ve kalıcı bir eğitim anlayışı ortaya koydular. İlköğretimden ziyade ortaöğretim ve üniversite eğitimine ağırlık verdiler. İlerleyen yüzyıllarda ulus devletler eğitimi devlet tekeline alıncaya kadar da Avrupa çapında en sistematik eğitim sistemini vermeye devam ettiler. Din eğitiminin yanında bilim eğitimi vermeyi de ihmal etmediler. Son cümlemizi İngiliz filozof Sir Francis Bacon ve onun Cizvitlerin eğitim sistemleri hakkında yapmış olduğu yorumu yazarak kuralım ve yazımıza son verelim. “Eğitim açısından Cizvit okullarına danışmak gerekir, çünkü uygulamada onlardan daha iyisi yoktur.”(5)

Kaynakça

 1. Sander,Oral, Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e, Ankara,İmge Kitabevi, 32.Baskı, s:83 
2. McNeill, William H., Dünya Tarihi,Ankara,İmge Kitabevi, Eylül 2019, s:446
3. Lee, Stephen, Avrupa Tarihinden Kesitler 1494-1789,Ankara,Dost Kitabevi Yayınları,Kasım 2019 
4. Sander,Oral, Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e, Ankara,İmge Kitabevi, 32.Baskı, s:85 
5. Sander,Oral, Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e, Ankara,İmge Kitabevi, 32.Baskı, s:87 
avatar

Yazar Gökalp Badak

Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

blank

Die Welle

blank

Big Little Lies