in

İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Türkiye’de Parlamento

  2019 yılının son aylarında Çin’de başlayan ve dünya genelinde insanlığı tehdit eden malûm COVID-19 virüsü, Türkiye’de de ciddiyetini koruyor. Türkiye ve dünya böyle ciddi bir tehdide karşı mücadele ederken, aynı zamanda bu yıl Türkiye tarihinin önemli bir gününün yüzüncü yılı. Yüz yıl önce 23 Nisan 1920’de henüz kurulmamış olan Türkiye Cumhuriyeti’nin parlamentosu (TBMM), Kurtuluş Savaşı’nı idare eden meclis hükümeti sıfatıyla ve henüz “Büyük Millet Meclisi” adıyla Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde Ankara’da açıldı. TBMM’nin birinci yüzyılı dolayısıyla, Türkiye’de modern anlamda “parlamentarizm” kavramını tarihsel bağlamında incelemek yerinde olacaktır. Bu konu özellikle “modernleşme” kavramıyla yakından ilgili olmasından dolayıdır ki, belirli demir alma noktaları veya dönüm noktası sayılabilecek tarihlere atıfta bulunulmasını gerekli kılıyor. “Modernleşme” kavramını başka bir tartışmanın konusu olmakla birlikte “parlamentarizm” kavramı içinde ele almak yakın dönem Türkiye tarihini daha iyi anlamak bakımından önem arz ediyor. Bu bağlamda değerlendirdiğimizde “Türkiye modernleşmesi” bir başka deyişle “Batılılaşmasının” askeri ve mühendislik alanlarında yapılan reformlar ile başlaması Türkiye’deki modernleşme sürecinin “militarist” bir nitelik kazanmasına neden olmuştur. Osmanlı modernleşmesinde, yapılan reformların gerek toplum tarafından benimsenmemesi gerekse yönetici kesim tarafından kurumsallaştırılamaması, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde de parlamenter demokrasinin sık sık kesintiye uğramasını yani “askeri müdahaleler” sorunsalını ortaya çıkarmıştır. “Bu yaşayış tarzını bir üst kesitin imtiyazı ve aynı zamanda mahalli kültürün kösteklenmesi olarak algılayan İstanbul’un alt ve orta sınıftan, devletin bu sırada ortaya çıkan zaafı karşısında yeniçerilerle ve sadrazamın düşmanlarıyla birleşerek ayaklanmışlardır (Patrona İsyanı). Batı’yla kurulan ilişkileri halkın yararlanın unutulması olarak değerlendiren, Osmanlı toplumunun içinden kaynaklanan bu itiş Cumhuriyet Devri’ne kadar sürecek olan Batılılaşma ile birlikte gelen bir etki-tepki mekanizmasının ilk örneğini teşkil eder.”[1]

 Osmanlı İmparatorluğu 18.ve 19. yüzyıllarda girdiği savaşlarda uğradığı yenilgiler karşısında bir arayış safhası içerisine girmişti ve askeri alanda başlattığı reform çalışmaları ile İmparatorluğu çökmekten kurtaracak çareler aranmaktaydı. Bu reform sürecini özellikle; modernleşen ordular sistemine geçişinde, çıkarlarını korurken yalnızca savaşın değil diğer ülkelerle olan ilişkilerine yani diplomasiye olan ihtiyacını kavramasında, Tanzimat Fermanı ile başlayan bir dizi reforma (özellikle hukuk alanındaki düzenlemeler ve idari yapısındaki yenilikler) yapmasında görüyoruz. Döneminin “uluslararası ilişkiler sistemi” içerisinde değinebileceğimiz çeşitli gelişmelerin, tıpkı günümüzde olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğu’na olan etkileri çok açıktır. Hiç şüphesiz, Avrupa Aydınlanmasının yarattığı koşullar Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasal ve toplumsal anlamda dönüşüm-değişim yaşamasına neden olmuştu. Fransız İhtilali ile yayılan özgürlükçü fikirlerin etkisi, mutlak monarşiler ve çok uluslu imparatorluklar için büyük tehditler oluşturmuş ve bu ülkelerin de kendi iç dinamikleri içerisinde reform sürecine girmelerine neden olmuştu. Osmanlı İmparatorluğu da her imparatorlukta olduğu gibi farklı etnik, dini ve kültürel grubu ve/veya cemaati içinde bulunduruyordu. Bu toplumsal yapı içerisinde parlamentoya verilecek olan görev bu kültürel çeşitliliğe özgür bir siyasal ortam yaratmaktan çok İmparatorluğu kurtarmak için ortaya atılmış gizli bir ajanda söz konusu. Şükrü Hanioğlu bu konuyu şu şekilde açıklıyor: “ Sistemi çöküntüden kurtarmak için var olan bu imkânlardan birincisi, bir Osmanlı vatandaşının yaratılmasıydı. Modernleşme taraftarları, ancak anayasa çerçevesinde böyle bir vatandaş yaratmakla mevcut gidişin önlenebileceğine inanmışlardı. Kanun-i Esasi ve parlamentonun da Osmanlı Devleti’nin, Batılılaşma çabaları sonrasında bile kırıntı düzeyinde kalan temsil fikrinin gelişmesi veyahut yeni belirlenen grupların iktidardan pay almaya çalışması gibi bir nedenden değil de, yukarıda belirttiğimiz ‘Osmanlı vatandaşı’ yaratmak, böylece devleti kurtarmak fikrinden kaynaklandığını belirtmemiz gerekir.”[2]  Aydınlanma felsefesi ve Fransız İhtilali’nin etkisiyle gelişen “uluslaşma” sürecinin ortaya çıkardığı vatandaşlık bilinci, Osmanlı Devleti’ni de “eşit yurttaşlık, zorunlu askerlik ve vergilendirme” konularında reforma zorlamıştı. Fakat “Osmanlı millet sistemi” inanç grupları üzerine kurulu olmasından dolayı, imparatorluk yapısına zarar vererek dağılmasına yol açmıştı. Sırasıyla III.Selim, II.Mahmut, Abdülmecid ve II.Abdülhamit’te gördüğümüz reformlar süreci, kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yapacağı radikal değişikliklere, “inkılaplara” zemin hazırlamıştı. II.Mahmut döneminde, yapılan reformların açıklanması ve kurumsallaşması için öncellikle bugünkü Danıştay ve Yargıtay kurullarının yetkilerini kendisinde toplayan “Meclis-i vâlây-ı ahkâm-ı adliye” kuruldu. Reformların kurumsallık kazanmasında önemli katkıları olan II.Mahmut pek çok konuda girişimde bulundu. Özellikle yetişmiş insan gücüne olan ihtiyacı karşılamak amacıyla açtığı okullar ve Avrupa’ya oradaki gelişmeleri tatbik etmek için gönderdiği öğrenciler reformların kalıcılığını sağlama bakımından önemli gelişmeler olmuştu. 3 Kasım 1839’da Sadrazam Mustafa Reşit Paşa tarafından ilan edilen Gülhane Hattı-ı Hümâyunu veya Tanzimat Fermanı ile Osmanlı İmparatorluğu tarihsel süreç içerisinde önemli siyasal reformların yapılacağı dönemi başlattığını ilan etmiş oldu. Eşit yurttaşlık yolunda hiç şüphesiz önemli bir adım olan bu belge, uygulamada çıkacak sorunlar dolayısıyla beklenen sonucu göstermeyerek, kurulacak cumhuriyete kadar “kanun devleti” olma yolunda pek çok adımın atılmasını zorunlu kılacaktı. Avrupa’da Rönesans’tan itibaren gelişen hak ve hukuk anlayışındaki gelişmelerden uzak kalan Osmanlı İmparatorluğu’nda, III.Selim ve II. Mahmut ile başlayan, Nizam-ı Cedit ve Tanzimat Reformları yetersiz kalacak ve cumhuriyet rejimine geçilmesine kadar yapılan hukuk reformları çöküşün önünü alamayacaktı. Osmanlı hukukunun kaynaklarını Halil İnalcık şöyle ifade etmekte: “Her ne kadar bu konudaki en büyük güç, doğrudan doğruya Osmanlı sultanında doğrudan doğruya Osmanlı sultanında idiyse de, sultanın iktidarının kaynağı şeriat olduğu kadar din dışı diyebileceğimiz ‘örfler’ olmaktaydı.”[3] Ancak bu reformların yapılması özellikle Meşrutiyet ve Cumhuriyet Dönemi Türkiye’si açısından modernleşmenin temelini oluşturacaktı.

1.Meşrutiyet Dönemi ( 19 Mart 1877 )

 Sultan V.Murat’ın hastalığı sebebiyle tahttan indirilmesi üzerine sadrazam Rüştü Paşa ve Mithat Paşa Veliaht II.Abdülhamit’i Maslak Çiftliğinde ziyaret ederler ve şekli hükümet konusundaki düşüncelerini sorarlar ve II.Abdülhamit hatıratında şunları yazmaktadır: “Mithat Paşa ile Sadrazam Rüştü Paşa, birader Sultan Murat’ın hastalığı üzerine bana geldiler. İlk defa onlarla Maslak’ta mülâki oldum. Orada benden hükümet şekli meşrutiyet mi yoksa istibdat mı, hangisini tercih edersin diye sordular. Ben de cevaben bir gemi kaptanı, gemiye kumanda ettiği zaman nasıl ki icabı hale göre kumanda ederse, ben de kumanda mevkiine gelince, selâmeti, memleket hangi sureti idarede olduğuna kanaat gelirse ve hangi idareyi hayırlı görüyorsam onu ihtiyar ederim. İlaveten şunu da söyleyeyim ki benim şimdiki kanaatim ve teyakkuzum şekli meşru meşrutadır.” Bu sözlerle tahta çıkan Abdülhamit hükümdarlığı sürecinde keyfi bir istibdat idaresi ile yönettiği İmparatorlukta Kanunu Esasi’nin ilanına ve Meclisi Umumi’nin açılmasına razı olmuştu. Fakat Abdülhamit’in özünde hak ve hürriyetlere karşı müspet bir tutumu olmasa da onu Osmanlı modernleşmesinde oldukça önemli, “Batılı reformlarıyla” tanıyoruz. II.Abdülhamit, ‘Batıcılığı’ Batı’nın tekniğini, idari sistemini ve bilhassa askeri teşkilatını ve eğitimini alma şeklinde anlıyor; bunun yanında Müslümanlığı tebaası arasında güçlendirmeye çalışıyordu.”[4]   Kanunu Esasi’nin Osmanlı tebaası hakkında olan bölümünde “Osmanlı efradının tümüne Osmanlı denir.”[5] ibaresi reformların ana nedeni olan kaçınılmaz çöküşün önüne geçerek Osmanlı tebaasından yeni bir kimlik inşası sürecine girildiğini gösteriyor. Fakat bu Osmanlı kimliği çok kültürlü İmparatorluk yapısı içinde kabul görmeyecekti. Talat Paşa’nın anılarında anlattığı gibi gayrimüslimler “…bize ne kadar Osmanlı derseniz deyiniz, nihayet Osmanlı Bankası kadar Osmanlıyız” diyorlardı. Bu koşullar altında kimlik inşa eden Osmanlı yöneticileri için durum pek hayli zordu “…çoğunluğun sahipleneceği ideolojik temellerden(formüllerden) yoksunluk üst düzey Osmanlı yöneticisinin özellikle Batılılaşmanın başladığı 18. Yüzyıldan itibaren, ‘Biz İranlıyız Müslümanca yönetmeliyiz’ veya ‘Biz Amerikalıyız, özgürce yönetmeliyiz’ veya ‘Biz Sovyet halkıyız sosyalistçe yönetmeliyiz’ gibi bir cümle kurmasına müsaade etmiyordu. Onun yerine ‘Biz Osmanlıyız ve devlet ancak Osmanlılarca yönetilir’ diyorlardı.”[6]  19 Mart 1877’de Dolmabahçe Sarayı’nda törenle açılan ilk Osmanlı Meclis-i Mebusan toplandığında, İmparatorluğun dört bir yanından gelen mebuslar büyük çoğunlukla vilayet idare meclislerinin ortak kararıyla tayin edilen kimselerdi.[7] İmparatorluğun dört bir yanından gelen bu mebuslar, işe önce taşranın sorunlarını çözmekle başladılar ve dış politikada dâhil birçok konuya el attılar. Meclis-i Mebusan’ın iç tüzüğü olmamasına rağmen oldukça iyi çalışmaktaydı. Devam eden savaşların sonuçları Osmanlı İmparatorluğu için ağır bir yük olmuştu. Abdülhamit  1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndaki yenilgiyi gerekçe göstererek Meclis-i Mebusan’ı kapatmasıyla 1878’de son bulmuştur. Böylece parlamentarizm ve demokratikleşme çabaları 30 küsur yıllık istibdat arasına giriyordu. Burada İstibdat Devri’ne pek değinmeyeceğim ancak meşrutiyet doğrultusunda izlenmeye çalışılan yol haritasından epeyce uzaklaşıldığı bir dönemden bahsetmemiz mümkün.

2.Meşrutiyet Dönemi ( 23 Temmuz 1908 )

Amalimiz efkârımız ikbâl-i vatandır

Serhaddimize kal’a bizim hâk-i bedendir

 Osmanlılarız ziynetimiz kanlı kefendir

Gavgâda şehâdetle bütün kâm alırız biz

Osmanlılarız, cân veririz, nâm alırız biz. [8]

 Ağır bir İstibdat idaresinin içerisinde daha özgür bir siyasal yapı kurmayı hedefleyen Osmanlı aydınları gizli dernek faaliyetleriyle fikirlerini gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Bunlardan en önemlisi İttihat ve Terakki Cemiyetiydi. Avrupa’nın çeşitli yerlerinde bulunmuş ve Aydınlanma devriminden etkilenmiş olan Jön Türkler tarafından kurulan İttihat ve Terakki 1907 yılı sonunda Paris’te tüm muhalif gruplar ve Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaksutyun)’un katılımı ile Ahmet Rıza, Prens Sabahaddin ve Malumyan’ın ortak başkanlığında II. Jön Türk Kongresi düzenledi ve bir bildirge yayımladı. Bu beyanname ile katılımcıların II. Abdülhamid’i tahttan inmeye zorlamak ve parlamenter bir yönetimin kurulması etrafında birleştikleri duyuruldu. İttihat ve Terakki, Abdülhamit’in 31 Mart İsyanı ile başlayan süreçte tahtan indirilmesini sağladı.  23 Temmuz 1908’de Meclis-i Mebusan’ın açılmasıyla 2. Meşrutiyet ilan edilmiş oldu. İkinci Meşrutiyet’in ilânından sonra derhal seçimlere gidildi. Seçimlerin başlıca 2 partisi İttihat ve Terakki Fırkası ile liberal görüşlü Ahrar Fırkası’ydı. Seçimleri ittihatçılar kazandı. Başa gelen İttihat ve Terakki hükümeti 1.Dünya Savaşı koşulları içerisinde güçlü bir parti yapısıyla ülkeyi yönetti. Savaşın mağlubu olan Osmanlı İmparatorluğu barış masasına otururken Meclis-i Mebusan, 21 Aralık 1918’de feshedildi. Bu tarihten Osmanlı Devleti’nin fiilen tarihe karıştığı 1 Kasım 1922’ye kadar Osmanlı hükûmeti kâğıt üstünde var olmaya devam etti.

 Büyük Millet Meclisi’nin Açılması ( 23 Nisan 1920 )

 Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşten kurtaracak reformların sonuç vermemesi ve savaşın mağlup tarafı olunması TBMM’nin açılmasını zorunlu kılmaktaydı. Meclis’in açılışının, Mustafa Kemal Paşa’nın bir Osmanlı subayı olarak gerek etkilendiği fikirler gerek dönemin şartları açısından bu yola girmesini zorunlu kıldığını görüyoruz. Savaş koşulları içerisinde şiddetli tartışmaların yapıldığı ve umutsuzluğun hat safhaya geldiği bir ortamda dahi her fikrin tartışıldığı bir meclis yapısı 1.TBMM’de olduğu anlaşılmakta. Egemenliğin kayıtsız şartsız millete geçmesi gerektiği vurgusunun olmazsa olmaz şekilde yapıldığı bir meclis idaresi 29 Ekim 1923’e Cumhuriyetin ilanına kadar olan dönem içerisinde Meclis hükümeti olarak görevde kaldı. Bu yıl 100. yılı olan TBMM, Türk parlamentarizminin ve demokrasisinin, Osmanlı kökleri ile başlayan geçmişinin, günümüzde vazgeçilmez ve öneminin toplumsal hafızada bir bütün olarak kavranması gereken bir kurum olduğunu bizlere hatırlatıyor.

 Kaynakça

[1] Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, İletişim yayınları 1.baskı 1991 s.13
[2] Şükrü Hanioğlu “Osmanlı Aydını ve Bilim”, Toplum ve Bilim dergisi, Sayı 27 (GÜZ,1984), s.183-190.
[3] Halil İnalcık, “Örf” maddesi cilt/9 s.489, İslam Ansiklopedisi
[4] Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, İletişim yayınları 1.baskı 1991 s.17
[5] Enver Ziya Karal, Büyük Osmanlı Tarihi cilt-4 s.222
[6] A.Teyfur Erdoğdu, “Osmanlılığın Evrimi Hakkında Bir Grup(Üst Düzey Yönetici) Kimliğinden Millet Yaratma Projesine”, Doğu Batı dergisi, sayı 45, Temmuz 2008,s.41
[7] İlber Ortaylı, Tanzimat Devrinde Osmanlı Mahalli İdareleri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2018 s.22
[8] Namık Kemal, Vatan Şarkısı Şiir
avatar

Yazar Batuhan Üsküp

Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğrencisi

blank

Uzun Sokak

blank

Zen Bizi Nereye Götürebilir?