in

50’lerden Günümüze Gecekondulaşma ve Arabesk Müzik Kültürü

  Demokrat Parti iktidarının son yıllarında Türkiye’de daha önce eşi benzeri görülmemiş kitlesel göç hareketleri yaşandı. Bu kitlesel göç hareketlerinin altında yatan nedenler büyük ölçüde Demokrat Parti iktidarında ülkenin adeta bir şantiyeye çevrilmesinden ve iktidarın Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapma hayallerinden kaynaklanmaktadır. Bu anlayış doğrultusunda 50’li yılların başından itibaren yakalanan yüksek büyüme oranlarının elde edilme yöntemleri daha çok plansız ve eşgüdümsüz yatırım hamleleri, geniş devlet yardımları, ucuz kredi olanakları ile sağlanmış ancak zamanla tüm toplumun hissettiği yüksek enflasyona neden olmuştur. Demokrat Parti’nin politikalarını çoğunlukla ona oy veren geniş kırsal kesim belirlediği için eldeki tüm imkanlar ve yatırım hamleleri popülist eğilimler doğrultusunda plansız ve dengesiz bir şekilde ortaya konmuştur. Özellikle 1954 seçimlerinden sonra yaşanan yüksek enflasyon toplumun belini bükmeye başlamıştır. Artan hayat pahalılığı sonucunda nüfusunun yüzde 70’inden fazlası tarım ile uğraşan kırsal kesimlerden oluşan bir ülkede köyden kente göç eden insan sayısı ilk etapta bir milyonu aşmıştır. On yıllık Demokrat Parti iktidarı döneminde büyük kentlerin nüfusu her yıl yüzde 10 oranında artmıştır. Bu büyük kitlesel göç hareketinden önce de Türkiye’de emek göçü kavramı bilinen bir kavramdı. Ancak bahsettiğimiz süreçte emek göçü kavramı biçim değiştirmişti. Zira önceden insanlar kırsal kesimden kente sadece birkaç aylığına belli işlerde çalışmak için göç ederken şimdi kentlere kalıcı olarak yerleşmek için gidiyordu. Artık sadece köylere birkaç aylığına mevsimlik işler için dönülüyordu. (1)

  Ancak Türkiye’de ne bu büyük kitleyi istihdam edebilecek nitelikte sanayi altyapısı ne de büyük kentlerde bu insanları ağırlayacak konut miktarı mevcuttu. Göç edenlerin çoğu umduğunu bulamayınca işportacılığa ya da geçici işçiliğe mecbur kalıyordu. Devletin konut ihtiyacını karşılayacak politikalar üretememesi de bu insanları kendi başlarının çaresine bakmaya yöneltti. İşte bunun sonucunda büyük kentlerin dip köşelerinde “gecekondu mahallesi” olarak tabir edilen derme çatma evlerden oluşan mahalleler türedi. Kentlerin boş kesimlerinde hazineye ait arazilerde kurulan bu mahallelerde elektrik, yol, su ve kanalizasyon gibi altyapılar yoktu. Sonrasında Türkiye’de hızla gelişen kentleşme hareketiyle birlikte gecekondular kentlerle bütünleşti ve daha önce sahip olmadıkları altyapı hizmetlerine de kavuştular.

  Gecekondular zamanla kentle bütünleştiler ve köyden kente göç miktarı arttıkça kendi içlerinde örgütlenme imkanı buldular. Bu imkanla birlikte kurdukları yüzlerce “hemşehri dernekleri” aracılığıyla kentlerin yerel yöneticileriyle ve siyasi partilerle direkt olarak iletişime geçme fırsatı yakaladılar. Buradan gelecek olan milyonlarca oyu göz ardı edemeyecek durumda olan siyasi partiler de yerel yönetimler aracılığıyla gecekondu mahallelerine yol, su, kanalizasyon ve elektrik gibi temel altyapı hizmetlerini sağladılar. İşte buradan başlayan kent yönetimine katılma ve kendini ifade etme isteği “hemşehri dernekleri” ile vücut bulmuştur. Bugün bile Türkiye’de derneklerin faaliyet alanlarına göre dağılımı incelendiğinde İçişleri Bakanlığı verilerine göre tüm derneklerin yüzde 31.17’sini mesleki ve dayanışma dernekleri oluşturmaktadır. (2)

  Yaşanan ekonomik sorunlar ve kentlerde umduğunu bulamayış üzerine kırdan kente göç eden insanların kent yaşamının günlük pratiklerine adapte olma sürecinde yaşadığı sosyo-kültürel sorunlar da eklenmiştir. İşte bu noktada ne kent yaşamının pratiklerinden uzaklaşabilen ne de kendi kültürünü unutabilen insanlar melez bir yaşam anlayışı geliştirmişlerdir. Arabesk diye adlandırdığımız bu yeni melez anlayış kent hayatının kültür akışını da derinden etkilemiştir. Burada karşımıza bir soru çıkmaktadır: Arabesk kültür kırdan kente göç eden insanların kent hayatına uyumsuzluklarından türemiş, yaşanılan acılara ve dertlere derman niteliği taşıyan bir kültür müdür; yoksa hakim kültür paradigmasının iddia ettiğinin tersine göç eden insanların kent hayatının pratiklerine adaptasyon sürecinde çevreye uyum sağlamak adına geliştirdiği bambaşka bir kültür anlayışı mıdır? Fikrimce paragrafın başında belirttiğim üzere ikinci seçenek daha makuldür. Zira arabesk müzik, 60’lı yıllarda kırdan kente göç eden nüfusun kent yaşamına uyumsuzluğunun ve yabancılaşmasının bir göstergesi değil, tam aksine kent yaşamının pratiklerine uymasının ve bu yaşamda var olmasının bir yoludur. Bu açıdan bakıldığında arabesk müziğin hakim kültür paradigması ve kent yaşamının tecrübelileri tarafından yoz, Türk dili ve kültürünü tahrip eden ve şiddeti teşvik eden bir müzik türü olarak nitelendirilmesi içi dolu bir yorum değildir. Çünkü arabesk kültür çok açık olarak kent yaşamını benimsemeye çalışan insanların oluşturduğu bir melez kültürdür. Dolayısıyla onu kent yaşamının kültüründen ayırmak mümkün değildir. Özellikle yazımızın son bölümünde değineceğimiz üzere, arabesk müziğin 80’li yıllarda başlayan evrimi de bize bu konuda hak verecek nitelikte gelişmelere sahne olmuştur.

  Göç eden kitleler ve arabesk müzik arasındaki ilişki daha çok bir eklemlenme ilişkisidir. Yani arabesk hem kent yaşamının pratiklerine uyum hem de kent yaşamının getirdiği ekonomik, sosyal ve kültürel sorunlara muhalefet pratiği olarak gelişmiş bir olgudur. Bu açıdan elitist – hakim kültür paradigmasının arabesk müzik kültürünü tam anlamıyla kavrayamamış olması çok da yadırganacak bir durum değildir. Çünkü arabesk müzik, Türkiye’de ilk defa devlet eliyle veya hakim kültür paradigmasını şekillendiren elitist çevreler tarafından değil de tamamen aşağıdan yukarıya doğru toplumsal zeminde gelişen, kent pratiklerine adaptasyon sürecinde yaşanan sorunlara hem bir cevap hem de bir uyum niteliği taşıyan ve belki de en önemlisi, kendi kendine gelişen ilk kültür anlayışıdır. Yani hem Türkiye’de yaşanan modernleşme sürecini benimsemekten uzak kalmış hem de modernleşme sürecine dahil olmuş kitlelerin bu sürece verdiği yanıt ve aynı zamanda da modernleşme sürecini şekillendiren bir kültürel biçimlenme anlayışı olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla arabesk kültürü, elitist kültür teorisyenleri ve Frankfurt Okulu’nun bazı temsilcileri tarafından öne sürülen biçimde aşağı – yüksek kültür ayrımı kıyaslamasına tabi tutmak ve onu mekanik bir kitle kültürü olarak değerlendirmek hatalı bir tutumdur. (3)

  Türkiye’nin modernleşme sürecini III.Selim’den itibaren alacak olursak bizde modernleşme süreci her zaman gelenek ve modernleşmenin bir arada yürümesiyle mümkün olmuştur. Hukuki, iktisadi, toplumsal ve siyasi açılardan tüm modernleşme evrelerimizde bir yandan Batı kültürünü esas alırken bir yandan da bu kültürün içine kendimizden bir şeyler katarak ilerledik. Arabesk müzik de bu modernleşme evrelerinden farklı olmayarak,  halk kültürü ile modernleşmenin ve kentleşmenin harmanlandığı bir kültür olarak ortaya çıkmıştır. Bu kültürün 60’lı yıllardaki ilk temsilcisi ve toplumun “baba” figürü ise Orhan Gencebay olmuştur. Onun şarkı sözleri ve yaptığı müziğin incelenmesi bu noktada çok önemlidir. Çünkü Orhan Gencebay arabeski, müzikalite açısından, Türk müziğinin makam, ritm ve enstrümanları ile Batı müziğinin ritm, enstrüman ve tekniğini çeşitli ağırlıklarla kullanan, “eklemlenmiş” ve “melez” bir yapıdır. O Türk halk müziği ve sanat müziği arasında bir sentez yapmıştır ancak bu sentezde belirleyici rol halk müziğine aittir. Dikkatle incelenecek olursa şarkılarında sloganlaşmaya müsait ve kamusal alana açılan ögeler mevcuttur. (Mollaer, Fırat, 2008) Örneğin “Batsın Bu Dünya” şarkısı hem zamanlama bakımından hem de içerdiği sözler bakımından çok çarpıcıdır. (4)

Yazıklar olsun, yazıklar olsun

Kaderin böylesine yazıklar olsun

Her şey karanlık, nerde insanlık

Kula kulluk edene yazıklar olsun

Batsın bu dünya, bitsin bu rüya

Ağlatıp da gülene yazıklar olsun

Dolmamış çileler, yaşanmamış dertler

Hasret çeken gönül, benim mi olsun

Ben ne yaptım kader sana

Mahkum etti, beni bana

Her nefeste bin sitem var

Şikayetim yaradana, şikayetim yaradana.

Şaşıran sen mi yoksa ben miyim bilemedim

Öyle bir ders verdin ki kendime gelemedim

Çıkmaz bir sokaktayım yolumu bulamadım

Of…of…of…”

  Şarkıda yer alan sözler şarkının çıktığı yıl olan 1973’ten itibaren hem gecekondulaşan mahallelerin “dışlanmış” ve dert içinde boğuşan kitleleri tarafından hem de ülkede ve dünyada yaşanan krizlerden bunalan kentli kitleler tarafından rekor düzeyde dinlenmiştir. Duvarlara slogan yazma modasının zirvede olduğu bu yıllarda Gencebay şarkılarında geçen sözler en popüler sloganlardan olmuştur. Ortaya çıkan bu melez müzik, bir yandan kırdan kente göç eden ve kent yaşamının pratiklerini idrak etmeye çalışan kitleler tarafından; bir yandan da uzun süredir kentli yaşam pratiklerine uyum sağlamış ancak ekonomik, siyasi ve toplumsal sorunlardan bunalan kentli kitleler tarafından benimsenmiştir. Ayıca içerik bakımından incelendiğinde Türk halk müziğinde de birçok kez görüldüğü üzere hem kurulu düzene isyan etme hem de ona uyum sağlama çabasının bir arada olduğu, çıkış yolunu bulmak için inanca başvurmanın tercih edildiği de dikkate değer bir özelliktir.

Kırsaldan kente göç eden kesimin daha iyi bir iş bulabilmek ve daha iyi yaşam standartlarına sahip olmak isterken umduğunu bulamayışı sonucunda yaşadığı hayal kırıklıkları, kentli pratiklere uyum sağlama çabasının getirdiği bunalım ve kentliler tarafından hor görülmenin, küçümsenmenin yarattığı aşağılık kompleksi ve aynı dönemde yaşanan siyasi ve ekonomik bunalımlar dönemin en popüler şarkılarına, Orhan Gencebay örneğinde olduğu gibi, yansımıştır. Duvarlara yazılarak sloganlaşan bu şarkı sözlerinin yankısı dönemin sinemasına da yansımış ve Yeşilçam’da bu sorunlar üzerine birçok film yapılmıştır. Bu problemlere karşı duyulan isyan çeşitli şarkılarda dile getirilmiştir. Bunun en somut örneklerinden biri birçok sanatçı tarafından seslendirilen “Ben İnsan Değil Miyim” adlı şarkıdır. Şarkının sözlerine bakacak olursak açıkça dile getirilen bir isyan göze çarpmaktadır:

“Ben insan değil miyim?

Ben kulun değil miyim?

Tanrım dünyaya beni sen attın

Çile çektirdin derman arattın.

Madem unutacaktın

Beni neden yarattın?

Ben de mutlu olmak istemez miydim?

Şu yalancı dünyada

Yüce adalet böyle olur mu?

Tanrı kulunu hiç unutur mu?”

  Bunun dışında yine aynı dönemde Müslüm Gürses tarafından seslendirilen “Yakarsa Dünyayı Garipler Yakar” adlı şarkı da sözleri itibariyle çok çarpıcı bir örnektir ve arabesk müziğin salt karamsar duygulardan ibaret, kaderci bir kültür olmadığını ortaya koyduğu ifade biçimiyle göstermektedir:

“Hor görülenlerin tanrım isyanıdır bu

Sevip sevilmeyenlerin isyanıdır bu

Düzensiz dünyanın günahıdır bu

Yakarsa dünyayı garipler yakar”

  Orhan Gencebay tarafından seslendirilen bir diğer şarkı olan “Hor Görme Garibi”  ise yine bir isyanı dile getirirken arabesk müziğin daha karamsar yönünü ifade etmektedir. Aynı zamanda kentli pratiklere uyum sağlama sürecinde hakim kültür paradigması tarafından gördüğü muameleye bir isyan niteliği taşımaktadır:

“Madem yaşamaya geldik dünyaya

Benim de her şey de bir hakkım vardır

Sevmiyorsan hor görme bari

Benim de senin gibi Allah’ım vardır, benim de senin gibi Allah’ım vardır”

 

  Arabesk müzikte şimdiye kadar anlattıklarımız 50’li yıllarda başlayan kitlesel göç hareketleriyle birlikte gelişmeye başlayan ve 60’lı, 70’li yıllarda başkalaşarak gelişimini sürdüren ve 70’li yılların sonu itibariyle sadece kentin ücra köşelerinde yaşamını sürdüren, kırdan kente göç etmiş kitlelerce değil, geniş toplumsal zeminde yankı bulan bir kültürün gelişim evrelerini konu aldı. Son bölümde ise kısaca arabesk müzik kültürünün 80’li yıllar ve sonrasında eriştiği konumu ele alıp yazıyı bitireceğiz.

  50’lerden itibaren artan sanayileşme ve yatırım hamleleri sonucunda kırdan kente yaşanan büyük kitlesel göçlerin ardından 80’li yıllarla birlikte kültürel politikaların sadece devlet ve hakim kültürel paradigma tarafından yönlendirilemeyeceği çok aşikardır. Zira arabesk müzik de dönemin ruhuna uygun olarak neoliberal düzene, serbest piyasa ekonomisinin kurallarına uyum sağlayarak kendi içerisinde ve toplumsal düzeyde büyük bir başkalaşma geçirdi. 1983’ten sonra ANAP iktidarı ve Turgut Özal ile birlikte seçim şarkılarında arabesk türün tercih edilmesi, eskisi gibi arabesk müzik yapanların aşağılanması yerine onlara itibar edilmesi ve popülist politikalar sonucunda arabesk müzik daha geniş bir dinleyici kitlesine ulaştı. Daha önce dil ve kültürü bozmakla suçlanan, insanları suça teşvik ettiği öne sürülen ancak içerisinde hem bir isyanı hem de umudu, uyumu barındıran ve yeni göç eden kitlelerin sıkıntılarını dile getiren bu müzik türü 70’li yılların gerilimli siyasi ortamının getirdiği sorunlarla birlikte daha geniş kitlelerce benimsendi. Böylece artık gecekondu – kentli ayrımı olmaksızın devletin de teşvikiyle herkes tarafından dinlenilen bir müzik kültürü haline geldi. 1983 sonrası arabesk müzikte yaşanan değişimde sadece toplumun genel olarak arabesk müziği konumlandırdığı yer değişmekle kalmamış; aynı zamanda bu müzik türünün ünlü figürlerinin geçmişte toplumsal nitelikte sloganik semboller taşıyan şarkı sözleri de büyük bir değişim geçirmiştir.

  90’lı yılların başından itibaren ise özel televizyon kanallarının açılmasıyla birlikte arabesk müzik diğer müzik türlerini seslendiren sanatçılar tarafından da tercih edilir oldu. Özellikle pop ve rock sanatçılarının zaman zaman geçmiş dönemin popüler arabesk şarkılarını dillendirmesiyle birlikte zaten daha önce geniş kitlelere ulaşmaya başlamış olan arabesk müzik farklı bir noktaya gelmiş oldu. 2000’li yıllarda da aynı süreç işlemeye devam etti. Mesela bu noktada Şebnem Ferah’ın “Sigara” adlı şarkısının ve Teoman’ın “Paramparça” adlı parçasının Müslüm Gürses tarafından seslendirilmesi, yine Müslüm Gürses’in 2006’da Harbiye Açık Hava Konseri’nde Duman grubu ile birlikte şarkı söylemesi, 2012 yılında Orhan Gencebay’ın sanat hayatının 60.yılına özel olarak yapılan “Orhan Gencebay ile Bir Ömür” adlı albümün 32 farklı sanatçının katılımıyla oluşturulması ve albümün 120 saatte 250 bin satıp 7.5 milyon lira ciro yaparak bir rekora imza atması, buna ek olarak üretici firmanın talebe yetişememesi ve bunun sonucunda dağıtımcıların depoda kalan son 1000 albüm için birbirleriyle yarışması arabesk müziğin 80’li yıllarla başlayan dönüşümünün ulaştığı noktanın çok önemli göstergeleridir. (5) 90’lı ve 2000’li yıllarda arabesk müzikte yaşanan dönüşüme ve bu dönüşümün günümüzde geldiği noktaya verilebilecek en iyi örneklerden biri de Hayko Cepkin’in 2016 yılında yayımlanan “Beni Büyüten Şarkılar” adlı albümüdür. Albüm içerisinde yer alan bazı şarkılar geçmişte arabesk müziğin “baba” figürleri tarafından da söylenmiş şarkılardır.

  Sonuç olarak, arabesk müziğin Türkiye’nin modernleşme süreçlerine paralel şekilde geliştiğini, zaman içinde hitap ettiği kitle bakımından oldukça farklılaştığını ve daha da kitleselleştiğini ancak özü itibariyle toplumun ilk defa hakim kültür paradigmalarından sıyrılarak kentli yaşam pratiklerine uyum sürecinde kendi kendine ürettiği bir kültür olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu ortaya çıkış bir yandan içinden geldiği geleneği ihmal etmezken diğer yandan da yeni yaşam pratiklerine uyumu ilerletmeye çalışmıştır.

Kaynakça

Zürcher, Erik Jan. Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İstanbul, İletişim, 2000
T.C. İçişleri Bakanlığı Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü
Mollaer,Fırat, “Sosyolojik Bir Olgu Olarak Müzik: Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, C.6, S.11, 2008, s.743-750
Kaymal, Cansu. “Kırdan Kente Göçün Kültürel Sonuçları: Gecekondulaşma ve Arabesk”, Ulakbilge, C.5, S.15, 2017, s. 1499-1519
Sabah
avatar

Yazar Gökalp Badak

Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

blank

Doğu Avrupa’nın Yeni Dönemi: Sovyet Sonrası

blank

Crassus: Carrhae’nin Aptalı