blank
in

ABD VE ÇİN’İN BÜYÜK SAVAŞI: ÇOK MERKEZLİ DÜNYAYA KISA BİR BAKIŞ

     Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle beraber devletler arası ilişkileri belirleyen ideolojik sınırların ortadan kalkması, ülkelere -özellikle Asya ve Doğu ülkelerine- dünyanın birçok bölgesiyle iletişim kurma fırsatı vermiştir. Kurulan yeni ilişkiler sonucunda, uluslararası ticaret ve sermaye akımı küreselleşme bağlamında el değiştirmiş, Asya ülkeleri ticari açıdan yükselişe geçmiştir. Bu durum sonucunda küresel ekonomik galibiyet, Atlantik merkezli olmaktan çıkmış, pasifik merkeze doğru kaymıştır.

     Özellikle Çin’de 1978 yılında Deng Xiaoping’in iktidara gelmesi ile başlayan ekonomik dönüşüm süreci, 1990’ların sonuna doğru Çin’in dünyanın en önemli ekonomik güçlerinden biri haline gelmesi ile sonuçlanmıştır. Buna ek olarak, 2001’de Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmasıyla birlikte Çin ekonomisi bütünüyle dünyaya açılmış, Çinli liderler dünyanın birçok bölgesinde siyasi ve ekonomik bir güç olma yolunda ciddi adımlar atmıştır.

     Çin, ekonomi alanında paradigma değişikliğine giderek, ihracata dayalı büyümeden, yüksek teknoloji ve katma değer üreten bir ekonomik anlayışa geçiş yapmıştır. Bu durum, uzun yıllardır süregelen ürünleri ve fikirleri taklit ederek, ucuz iş gücü vasıtasıyla dünya piyasalarına girme stratejisinin de değişmesi anlamına gelmektedir. ‘’Çin malı’’ olumsuz imajının hafızalardan silinmesine yönelik olarak, ‘’dijital ekonomi’’ inşasına önem veren Çin, bu algıyı tersine çevirmeye başlamıştır. ‘’Niteliksiz Ürün’’ üreten Çin algısı yerini, ‘’Yüksek Teknoloji’’ üreten Çin olgusuna bırakmıştır (İncekara, 2020).

     Ekonomik açıdan yaşanan yapısal dönüşüm Çin’in daha etkin ve proaktif (önlem almaya yönelik) bir dış politika izlemesine neden olmuştur. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra Batılı olmayan(non-Western) bir güç olarak, yeni dünya düzenini şekillendiren ABD’nin ve Avrupa ülkelerinin arasında yer almaya başlayan Çin; bölgesel ve küresel arenada birçok siyasi ve ekonomik oluşuma öncülük ederek ABD’nin tek kutuplu sistem anlayışına karşı ciddi bir başkaldırıda bulunmuştur.

Kaynak: Sputnik

     Bu bağlamda Çin, uluslararası sisteme paralel yapılar oluşturarak sistemdeki varlığını kuvvetlendirmeye çabalamış ve bu amaçla bir yandan mevcut uluslararası kurumlar ile bağını sürdürürken, diğer yandan bu kuruluşlarla rekabet edilebilir yeni bir mekanizma oluşturmaya çalışmıştır. Örneğin, köklü değişiklikler yaptığı dış politikası sonucunda “hayat alanı” olarak gördüğü bölgelere yönelmiş ve böylece ABD’ye ve onun tasarladığı sisteme alternatif yeni bir düzen getirmeye çalışmıştır.

     11 Eylül Saldırısı sonrasında yaşanan bir diğer gelişme, Soğuk Savaş sonrası dünyaya hâkim olan globalleşmeyle birlikte dünya ekonomisinin şekillenmesi ve buna bağlı olarak ticaret, finansal sermaye, enformasyon ve iş gücü arasında sıkı bir bağın oluşmasıdır. Bu bağ ile birlikte en büyük kazancı, ihracatla yürütülen ekonomilerin hâkim olduğu gelişmekte olan Asya ülkeleri sağlamıştır. Çin dışındaki gelişen büyük ekonomiler; Doğu Avrupa’da Rusya, Güney Amerika’da Brezilya ve Meksika, Güneydoğu Asya’da Güney Kore ve Afrika’da Güney Afrika olmuştur.

     Bu dönemde Çin, Hindistan ve eski SSCB ülkelerindeki yeni ve ucuz iş gücü katkısıyla toplam gelir içinde emek payının azalması ve istihdam artışı birlikte gerçekleşmiş; bununla birlikte verimlilikte büyük artış kaydedilmiştir.  Bu avantajın sağladığı rekabet üstünlüğüyle Çin, Asya ülkelerine lokasyon ve iş gücü avantajı sağlamış; üretim merkezleri de Doğu’ya konuşlanmıştır.  Bu sürecin sonucu olarak büyük ölçüde işsizlikle karşılaşan ABD ve Avrupa ülkeleri ile birlikte Romanya ve Tunus gibi bazı gelişmekte olan ülkeler de bu gelişmeden olumsuz etkilenmişlerdir.

     Bu dönemin en önemli jeopolitik özelliği “enerji” konusudur. 11 Eylül Saldırıları, enerji konusunu gündemin baş sırasına oturtmuş ve yeni uluslararası bağımlılıklar oluşmasına yol açmıştır. Özellikle Asya ülkelerinde ekonomik büyümeyle bağlantılı olarak enerji talebinde artış olmuş, başlıca enerji kaynağı olan petrol ve doğal gaz konusundaki güvenlik ve sürdürülebilirlik endişeleri en önemli sorunların başı haline gelmiştir. Bunlara ek olarak ABD’nin, Suudi Arabistan’dan sonra en büyük rezervlere sahip olan Irak’ı 2003 yılında işgal etmesi de bu konuya dikkatin yoğunlaşmasına yol açmıştır. Bu bağlamda Çin başta olmak üzere, gelişen Asya ülkelerinin enerji ihtiyaçlarının tetiklediği talep artışı; bir yandan ABD, Çin, Hindistan, Japonya ve Avrupa ülkeleri arasında mevcut enerji kaynaklarına ulaşma konusundaki rekabeti arttırırken, öte yandan fiyatı yükselen enerji de üreticilerin gelir paylarını yükseltmiştir.

     Devam eden süreçte 2008 Krizi’nin yaşanmasıyla birlikte, ABD’nin yüksek cari işlemler açığı ve düşük tasarruf oranına karşın, Çin’in cari işlemler fazlası ile yüksek tasarruf oranı “küresel ekonomik dengesizlik” sorununu ortaya çıkarmıştır.  Bu dönemde yapılan G20 toplantılarında elde edilen en net sonuç, ABD merkezli dünya düzeninin yerini artık “çok kutuplu‟ bir yapıya bıraktığının küresel arenada tescillenmiş olmasıydı.

     Böylece, William H. Overholt‟un dediği gibi, ABD’nin hegemonik pozisyonu ve Çin’in yeni dinamiğinin yarattığı, askeri olmayan, ancak politik ve ekonomik boyutlu yeni bir denge oluşmuştur. Çin kaynaklı bu dönüşümün; uluslararası politika, dünya ekonomisi ve güç dengeleri üzerinde önemli ve kalıcı etkileri olmuş, bu da önemli hacimde büyüyen “minyatür bir ABD” ortaya çıkarmıştır (Overholt, 2011).

    11 Eylül saldırıları ve devamında gerçekleşen finansal krizler ABD’nin önceliklerini değiştirmiş ve bu değişim, ABD’nin Çin ile olan ekonomik rekabetini sürdürürken, aynı zamanda onunla ortak hareket etme ve iş birliği yapma gereksinimini ortaya çıkarmıştır. Keza, 11/9’dan ve 2003 Irak İşgalinden önce sadece ekonomik konular ABD-Çin ilişkilerini belirler konumdayken, bu olaydan sonra “terörizme” karşı iş birliğinin yanı sıra pek çok konu, iki ülkenin birbirine yakınlaşması ve karşılıklı denge politikası yürütmeleri için birer sebep olmuştur (askeri, ticari, enerji ve bölge güvenliği konuları gibi).

     Ancak buna karşın, ABD’nin uzun vadeli olarak Ortadoğu’da hâkim olacağının anlaşılması, Çin’i bölgedeki Amerikan varlığına karşı stratejik bir tavır almak konusunda uyarmıştır. Böylece Çin, bölgedeki hayati hedefleri için geniş, kapsamlı ve stratejik çok boyutlu savunma mekanizmaları oluşturmaya ve güvenlik politikaları geliştirmeye başlamıştır. Keza, “egemenliğin güvenliği” konusu da bu dönemde Çin dış politikasının ana ögesi haline gelmiştir.

     Günümüze kadar gelişen süreçte ise, çok uluslu şirketlerin uluslararası arenada neredeyse temel aktör rolüne ulaşması ve devlet ekonomilerine yön verecek hale gelmesi; devletlerin ekonomik egemenliği üzerinde baskı unsuru olmakla kalmamış, aynı zamanda devletlerin şirketler üzerinden karşı karşıya gelmelerini de sağlamıştır. Böylece uluslararası sermaye akışı devletlerin denetimi dışında kalmış, mal ve hizmet piyasaları şirketler üzerinden küreselleşmeye ivme kazandırmıştır (Bayrak, 2021).

     Günümüzde Çin’in, teknoloji ve ticaret şirketleri vasıtasıyla gelişmekte olan ülkeler içinde ekonomik ve siyasi ağırlığı son 20 yıldır artan tek ülke ve “potansiyel global güç” olduğu açıktır.

     Bu durumun bir sonucu olarak Çin’in uluslararası piyasadaki önlenemez yükselişi, ABD’yi buna bir karşı tavır almaya itmiştir, böylece ABD serbest ticarete karşı korumacılık politikası yürütmeye başlamıştır. Özellikle Donald Trump’ın ABD Başkanı olmasıyla, ABD’nin uyguladığı korumacılık bağlamındaki tarifeler ve ardından gelen misillemeler, ABD ve Çin arasında ticaret savaşlarını başlatmıştır.

     Serbest ticaret, aslen ABD tarafından ekonomik büyümeyi, sosyal istikrarı ve demokrasiyi destekleyen ve uluslararası ilişkilerin iyileşmesini sağlayan bir araç olarak görülmektedir.  Ancak Donald Trump’ın başkanlığa geldiği 2016 yılı ve sonrası için ABD ticari dengesinin negatif bir görünüme sahip olması, ABD’yi böyle bir tavır almaya zorlamış ve milyarlarca dolarlık bir dış ticaret açığı ulusal güvenlik tehdidi olarak görülmüştür. Bu bağlamda, ABD’nin sergilediği tavır bir seçim değil, ekonomik korkulara karşı verdiği bir tepkidir.

     Ticaret savaşları, 1 Mart 2018’de ABD’nin çelik ve alüminyuma getirdiği ek gümrük vergisinin ardından, Çin’in de 128 ABD menşeli ürüne misillemelerde bulunmasıyla başlamıştır. Bu misillemelerin devamında iki ülke arasındaki gerilim tırmanmış, daha büyük hamleler yapılmaya başlanmıştır.

     Buna ek olarak, ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Kasım 2018’de, “robot bilimi, biyoteknoloji ve yapay zeka dahil olmak üzere dünyanın en gelişmiş sektörlerine Çin’in giriş yapmamasını” istemiştir. Çin’in yüksek teknoloji üretim sektörünü etkin biçimde ortadan kaldırmasını talep eden ABD’nin niyetini anlayan Çin, geri adım atmamaya yönelik kararlı bir tavır izlemiştir.

     Çin’i teknolojik denklemden çıkarmak isteyen Trump yönetimi, önce 2018 yılında, robot bilimi, havacılık ve yüksek teknoloji üretimi gibi alanlarda eğitim gören Çinli yüksek lisans öğrencilerinin vize sürelerini kısaltmış, daha sonra 10 Mayıs 2019’da Çin ürünlerine yönelik gümrük vergisi oranını %25’e çıkarmıştır. Böylece, akıllı telefon ve bilgisayar başta olmak üzere birçok cihaz üreten Çinli teknoloji şirketlerine büyük zarar vermiştir. Bunun en büyük örneği, küresel pazar payı yüksek iken düşüşe geçen Huawei markasıdır.

     Gümrük vergisinin dışında, ABD’nin “insan hakları ihlallerine materyal sağladığı” gerekçesiyle şirket çalışanlarına vize kısıtlaması getirmesi, daha sonra ABD Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanan bir raporla Huawei markasının ve 38 iştirakinin “Çin Hükümeti adına veri toplayarak casusluk yaptığı ve istihbarat sağladığı” iddiasının ortaya atılması ile firmayı bünyesinde bulunduran birçok ülke -özellikle Avrupa ülkeleri- markadan desteğini çekmiş, böylece markanın pazar payında azalma yaşanmıştır (Bayrak, 2021).

     ABD Hükümeti, bununla da kalmayıp Çin menşeili markalarla iş birliği içerisine girmeye hazırlanan diğer ülkelerle görüşmeler yapmış, bu firmalardan desteklerini çekmeleri karşılığında ekonomik antlaşmalar yapma vaadinde bulunmuştur. Buna karşın küresel pazarda güç kaybına uğrayan Çinli firmalar ve dolayısıyla Çin Hükümeti de hakkındaki iddiaları reddetmiş ve uluslararası mahkemelerde hakkını arama yoluna gitmiştir (Bayrak, 2021).

     Ayrıca ülkelerle yaptığı anlaşmalar sonucunda küresel bir 5G Ağı kurmaya hazırlanan Çin, bu konuda da ABD merkezli teknoloji şirketlerinin sağladığı verilerle tüm dünya toplumlarının bilgilerini ve istihbaratını elinde tutan ABD ile karşı karşıya gelmiştir. ABD, Çinli teknoloji şirketlerinin ürettiği sosyal medya uygulamalarını Pekin Hükümeti’ne istihbarat sağladığı gerekçesiyle ülkesinde yasaklamış, bu şirketleri ülkelerin ulusal güvenliğini tehdit etmekle suçlamıştır. Bu durumda yasal haklarını kullanan Çin, açtığı bazı davaları da kaybederek zor durumda kalmıştır.

     Son zamanlarda Biden’ın ABD Başkanlığı görevini Trump’tan devralmasıyla birlikte farkı çatışmacı üslup ve uygulamalardan uzak durarak, Asya Pasifik bölgesinde daha fazla ekonomik iş birliğine yönelmesi, Trump’ın yarattığı tahribatı onarmaya çalışması ve Trump’ın ayrıldığı Transpasifik Ortaklık’a (TPP) yeniden katılması bekleniyor. Ancak ABD iç dinamikleri ve mevcut ekonomik durumu Biden’ı Çin karşı alınan tedbirleri tümden ortadan kaldırmaya izin vermeyecek gibi duruyor (Okçal, 2021).

     Sonuç olarak, bugün Asya’da, ne “realist” ne de “liberal” uluslararası teorinin tam olarak açıklayamadığı bir yükseliş yaşanmakta, bu yükselişte Çin ve ABD için fırsatlar, tehditler ve iş birlikleri bulunmaktadır. Sonuçta, en önemli sorunları, karşılıklı ticaretteki “eşitsiz durum” olan iki taraf da, birbiriyle karşılıklı bağımlılık ilişkisine sahip olduklarının farkındadırlar. Şöyle ki, ABD; Çin’den dört kat büyük bir ekonomiye sahip olduğunu ve kişi başı gelir yönünden Çin’in çok üstünde olduğunu, dünya üretiminin beşte birini gerçekleştirdiğini, askeri, teknolojik ve eğitim alanlarında üstün olduğunu; Çin tarafı ise, insan gücü, ihracat, yabancı para rezervleri, çevre ülke ve enerji kaynakları ile ilişkileri ve hepsinden önemlisi, bu sahip oldukları ile ABD’ye meydan okuyabilecek yegâne güç olduklarını bilmektedirler.

     Susan L. Shirk‟in “siyam ikizleri” benzetmesi yaptığı, iki tarafın da birbirine ihtiyacı var. Biri diğerinin en büyük müşterisidir (bu olgu zaman zaman bu müşteriyi yönetme zorlukları çıkarmakta ve ihtilaflara yol açmaktadır), diğeri ise birinin, yüksek tutarlara ulaşmış olan finansal açığını finanse etmektedir (toplam rezervlerinin %40’ına varan ölçüde) (Shirk, 2007).

     Bu yüzden birçok konuda çıkar çatışması yaşayan bu iki küresel dev, günün sonunda karşılıklı olarak masaya oturacak, mevcut durumu gözden geçirecek ve anlaşmaya mecbur kalacaktır. Yaşanan tüm bu olaylar, kimi yazarlara göre ABD’nin süper güç olma özelliğini kaybettiğini gösterse de ticaret savaşları halen süren hegemonik bir yarış sürecinin parçasıdır.

     KAYNAKÇA

  • Bayrak, S. (2021). Küreselleşme Bağlamında Ulus Devletin Dönüşümü. 14-16. Tekirdağ: Namık Kemal Üniversitesi.
  • Dedekoca, E. (2011). ABD-Çin İlişkilerinin Ekonomi Politiği ve Yeni Dünya Düzeni Oluşumuna Etkileri. 76-158. İstanbul: Kadir Has Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi
  • İncekara, R. (2020). Ekonomik Soğuk Savaş: Teknoloji Savaşları. İşletme ve Yönetim Bilimleri Uluslararası Kongresi (s. 1-2). İstanbul: İstanbul Kent Üniversitesi.
  • Kaya, M. (2019). ABD – ÇİN TİCARET SAVAŞLARI ve TÜRKİYE. TÜRKİYE MESLEKİ VE SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ, 1(2), 1-13.
  • Okçal, H. (2021, Ocak 4). Pasifik eksenli, çok merkezli dünya. Gazete Duvar: https://www.gazeteduvar.com.tr/pasifik-eksenli-cok-merkezli-dunya-haber-1509126.
  • Overholt, W. H. (2011). Asya, Amerika ve Jeopolitiğin Dönüşümü. Ankara: Efil Yayınevi.
  • Örmeci, O. (2013). 21. Yüzyılda ABD-Çin Rekabeti. SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 1-14.
  • Özdaşlı, E. (2015). ÇİN’İN YENİ İPEK YOLU PROJESİ VE KÜRESEL ETKİLERİ. International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, 579-596.
  • Shirk, S. L. (2007). China : Fragile Superpower. Oxford: Oxford University Press.
avatar

Yazar Sena Bayrak

Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler 3. Sınıf Lisans Öğrencisi.
Namık Kemal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Topluluğu Ar-ge ve İnovasyon'dan Sorumlu Başkan Yardımcısı.

blank

Rekabet: NBA

blank

Oğuz Atay: Eleştirel Aydın Bireyin Topluma Bakışı