in

Av. Mehmet Gün Özel Röportaj

  Av. Mehmet Gün, Türk yargısının sorunlarını belirlemek, çözüm önerileri oluşturmak, üzerinde mutabakat oluşturarak hayata geçirilmesini sağlamak için çalışmak temel amacıyla kurulmuş olan siyaseten tarafsız Daha İyi Yargı Derneği’nin Kurucu Başkanı ve çok sayıda uluslararası ödülün sahibidir. “Bozkır’dan Dünyaya… AVUKAT OLMAK” isimli mesleki otobiyografisi “From the Steppes of Anatolia to the World of Global Law” ismiyle İngilizce’ye çevrildi. 2018 yılı Mayıs ayında yayınlanan “Türkiye’nin Orta Demokrasi Sorunları ve Çözüm yolu” isimli eseri iş ve hukuk dünyasında geniş yankı uyandırdı, ve yönetici özetini TÜRKONFED, “Orta Gelir ve Orta Demokrasi Tuzakları” politika belgesi olarak kabul etti. Eser “Turkey’s Middle –Democracy Issues and How to Solve Them” ismi ile İngilizce’ye çevrildi ve E- kitap olarak Amazon üzerinden ve diğer kanallardan ulaşılabilir hale geldi. Ayrıca Londra’daki çeşitli kitapçılarda da fiziksel baskısı yer alıyor. Av. Mehmet Gün, son 10 yıldan bu yana çalışmalarını yargı reformu ve hukukun üstünlüğü konularında sosyal sorumluluk çalışmalarına yoğunlaştırmış bulunmakta. Daha İyi Yargı Derneği ve İstanbul Tahkim Derneği’nin başkanlığını, TÜRKONFED’in Başkan Yardımcılığını yürütmektedir. TÜSİAD Haysiyet Divanı asil üyesidir.

1) GÜN+ Partners, uluslararası alanda ve önde gelen bir avukatlık bürosu olarak ismini nasıl duyurdu? Bu süreçte engin deneyimlerinize dayanarak, genç meslektaşlarımıza neler önerirsiniz ve hatırınızda kalan farklı tecrübelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

  En başından beri bir büro sistemi kurmaya çalışıyor; müvekkillerimin işlerini, başarma tutkusuyla iyi ve doğru bildiğimden ödün vermeksizin yapıyordum. Bu iki yönüm zamanla müvekkil çevremi, birinin diğerine tavsiye etmesi ve hatta karşı tarafında iş vermesiyle genişledi. Henüz fikri mülkiyet hukukunun yeni yeşerdiği zamanlarda çok sayıda marka tecavüzü ve haksız rekabet davası açıyordum. Kitap korsanlığı da o zamanlar çok fazlaydı. Korsanlığa hep karşıydım. Aldığım korsan karşıtı işler ilkesel olarak benimsediğim husustaydı. Bu benim tutkumu ve başarımı daha da artırdı. Sevdiğim, inandığım ve benimsediğim işleri yapıyor; ilkelerimden ve kendime göre belirlediğim iş kalitesinden ödün vermiyordum. Bu çalışmalarım yayıncılar camiasında hızla yayıldı ve ilk olarak fikri mülkiyet işi yapan çevrelerde bilinirliğim oluştu ve hızla arttı. O zamanlar ticaret şirketlerini ilgilendiren her konuda dava alırdım. Ticaret hukuku ile ilgilenen bir kısım avukatın yabancı dil biliyor olması onları farklı bir yere taşıyor; uluslararası avukat rehberlerinde yer alıyorlardı. Ben de bu amaçla 25 yaşımdan sonra İngilizce öğrenmiş, İstanbul’a yerleşmiş İngiliz bir avukattan aldığım derslerle dilimi işimde kullanacak derecede geliştirmiş; İngiliz yargılama usulünü de öğrenmiştim. Bunlarla o zamanlar çok meşhur olan Martindale – Hubbell firmasının yayınladığı dünyanın her yanından avukatların yer aldığı rehbere başvurdum, hakkımda bir araştırma yaptıktan sonra kabul ettiler.

  Polly Peck İngiltere’de iflas edip de yönetimi kayyımlara verilince İngiliz bir avukatlık bürosu Türkiye’de avukat ararken o rehberden beni bulmuşlar. Polly Peck işlerini benden daha iyi yapabilecek birçok avukat vardı. Onlar menfaat çelişkisi ve benzer sebeplerle işi almamışlar. İlk gün o işin benim için büyük bir fırsat olduğunu, hem uluslararası hukuku daha iyi öğreneceğimi hem avukatlığımı geliştireceğimi hem de iyi kazanacağımı ve bunun beni arzu ettiğim bilinirliğe taşıyacağını görebiliyordum. Bunu elde etmek için ise sistemli, düzgün ve çok çalışmam gerekiyordu. Polly Peck davaları sırasında tutkum, ilkeli duruşum ve öğrenme isteğim, beni Londra’daki finans çevrelerinde tanınır yaptı. O zamanlardan beni tanımış olup, halen yoğun çalıştığımız birçok kontağım var. Fikri mülkiyetteki tanınırlığım Polly Peck davalarındaki performansım ile birleşince Uzakdoğu hariç gelişmiş ülkelerde de tanınır oldum. Onunla yetinmedim. Bireysel başarılarımın beni çok uzağa götürmeyeceğini biliyordum. Bu bilinçle büromu kurumlaştırmaya, çalıştığım konularda uluslararası gelişmeleri yakından takip etmeye, bunlara elimden geldiğince katkı vermek için çalışmaya başladım. Bu çalışmalar sırasında kendimi öne çıkarmayıp çalışma arkadaşlarımı da öne çıkardım, sorumlulukları delege ettim. Kendilerine rehberlik ederek ve önlerini açarak daha büyük başarılar elde edeceğimizi görüyordum. Bu da büromuzu, konularında uzmanlaşan ve dünya ile bütünleşen bir büro haline getirdi. Türkiye’nin önde gelen bir avukatlık bürosu olarak tanınmaya başladık. Böylece bireysel başarıyı kurumsal başarıya çevirmiş oldum.

  Burada kısaca şunu söylemek isterim: Avukatlık mesleğinde tanınırlık iş getirmez; iyi yapılan iş tanınırlık getirir. Kişi önce itibar, sonra iş, saygınlık ve en sonda da para kazanır. Genç meslektaşlarıma birinci tavsiyem; ilkeli olmaları, iyi iş yaparak itibar kazanmaları ve kazandıkları itibarı korumalarıdır. İş ve kazanç, arkasından kendiliğinden gelir.

2) Günümüzde yalnızca ülkemizle sınırlı olarak çalışmak mümkün değildir. Özellikle avukatın uluslararası mahkemelerdeki fonksiyonu günden güne artmaktadır. Bu ihtiyaca cevap vermek için bir avukatın sahip olması gereken nitelikler sizce nelerdir?

  Her avukat kendi ülkesinde ve ruhsatına sahip olduğu yerde avukatlık yapabilir. Bunun istisnası, tahkim davalarıdır. Tahkimde bir avukat dünyanın yer yerinde avukatlık, hakemlik ve bilirkişilik yapabilir. Ülkeler uluslararası bir rekabet içindedir. Bu yarışta en önde gitmesi ve yol göstermesi gerekenler avukatlardır. Dolayısıyla dünyanın her yerinden karşılarına çıkabilecek diğer ülke avukatlarıyla yarışabilecek şekilde kendilerini donatmaları gerekir.

  Türkiye’deki bir adliyede kendi bildik yöntemlerimizle dava yürütmek, uyanık olmak, diğer tarafın atlamasından yararlanarak dava kazanmak gibi yöntemler, uluslararası alanda mümkün olmayacak derecede zordur. Türkiye’nin dışında çok ileri bir hukuk sistemi ve gelişmiş avukatlık mesleği vardır. Türkiye’nin hukuk eğitimi, staj uygulamaları aradaki farkı kapatmaya asla yeterli değildir. Tersine, makas Türkiye aleyhine giderek açılmaktadır. Bir avukatın en başta bu durumu çok iyi bilmesi, kendisini bu kısıtları aşmaya hazırlaması ve aşması gerekir. Bunu yapan binlerce genç Türk avukatın, özellikle ABD olmak üzere gelişmiş Batı ülkelerinde de büyük bir mücadele içinde olduğunu ve önemli başarılar elde etmiş olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Gençlerimizin yurt dışındaki hukuk bürolarında ve uluslararası şirketlerde sergiledikleri üstün başarılarından gurur duyuyorum.

  ABD, Almanya, Fransa ve diğer gelişmiş ülkelerde avukatlık mesleğinin mesleki standartları da etik değerleri de Türkiye’den tahmin edemeyeceğimiz kadar yüksektir. Elbette her ülkenin sorunlu sahaları vardır. Fakat bir avukatın etik değerlere uyarlığı, mesleki disiplini o kadar yüksektir ki, avukatların toplumlarının fikir önderleri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Avukatların böyle bir saygınlık düzeyini Türkiye’de elde etmeyi hedeflemesi ve kendilerini – kendilerinin – geliştirmesi şarttır. Bunun için diğer ülkelerdeki meslektaşlardan eksik olan neleri varsa tamamlamalıdırlar.

  Fakat en başta yüksek etik değer, kesinlikle ilkeli duruş, hukuku çok iyi bilme ve felsefesine uygun olarak uygulama, hukuka tutkulu olma, müvekkilinin ihtiyacına en iyi hizmet vermek için müvekkili ve işini anlayarak kendini o yönde geliştirmek gibi hususlar avukatın temel ilkelerinden olmalıdır.

3) Size göre Türkiye’de avukatlık mesleğinin zorlukları nelerdir?

  Avukatlık mesleğinin kolay ve iyi olan bir yönünü görmek ve göstermek mümkün değildir. Temel bir hukuk ve adalet felsefesine sahip olmayışımızdan başlayarak, yetersiz ve düşük kaliteli eğitimden, mesleğe ekmek kapısı olarak bakıp esas niteliğini göz ardı etmekten, iş yapma ortamının bozuk olmasından, avukatı geliştiren değil bozuşturan yargılama usullerinden, mesleğin saygınlığının olmamasından, yargı sisteminin ve hukukçuların topluma katma değer üretemiyor olmasından, avukatların makul iş ve gelir elde etme imkânlarının olmamasından meslekle ilgili her konudan şikâyetler yüksektir ve bu şikayetler, maalesef, çok haklıdır.

  Bana göre ise en büyük zorluk; yargı yapılanmasının, hukuk mesleklerinin bu yapı içinde çarpık konumlandırılmış, bağımsız olması gereken mesleklerin baştan ayağa yürütmeye bağımlı olması, sorunlara çözüm geliştirecek bir dinamizme ve yapılanmaya sahip olmaması gerçeğidir. Bunu değiştirmesi gereken avukatlar ve barolardır. Barolar mevcut düzende çözüm üretmeye uygun ortamı yaratacak temsil adaletine sahip olmadığı halde son avukatlık kanunu değişikliği ile çözüm üretme dinamikliğini tamamen kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Yargının siyasallaşması avukatlığı ve baroları da etkilemekte, yürütme ve siyasi partiler için siyasi olmakla beraber avukatlar için mesleki nitelikte olan hukukun üstünlüğü ve temel hakların korunması konularında verilen görevi yerine getirmede avukatlığın etkinliği azalmaktadır.

4) Özellikle fikri mülkiyet hukuku alanında üstün başarılara imza attığınızı biliyoruz. Ülkemizde henüz bu alanda yeteri kadar düzenleme dahi meydana getirilmemişken birçok çalışmanız bulunmaktaydı. Şu an hukuk sistemimizin bu alanda nasıl bir konumda olduğunu ve ne tür gelişmeler yaşanması gerektiğini düşünüyorsunuz?

  Türkiye’nin kendi hukuk kurallarını oluşturacak kapasiteye ulaştığına, ancak bu kapasiteyi kullanacak farklı fikirlere saygı ve farklılıklardan zenginlik ve ilerleme çıkartacak uzlaşma, ikna ve mutabakat kültürüne sahip olmadığını düşünüyorum. Hala değişik kesimleri ilgilendiren kuralları duruma, konuma veya yasa yapımına hâkim olanların tek taraflı olarak ve diğerlerine dayatarak kural oluşturduğunu görmek üzücü. Bu sadece siyasiler arasında böyle değil; akademik dünyada da öyle. ‘Ağabey’, ‘Büyük’, ‘Hoca’ ve benzeri kişisel ilişkiler, bilimsel düşüncenin önünü kesmekte; insanlar doğruları söylemekten bu tür kişisel durumlar nedeniyle kaçınmakta. Bu akademik dünya için hicap duyulması gereken bir durumdur.

  Büyük zorluklar büyük fırsatlar getirdiği halde, Covid-19’un ülkemiz için bir fırsat olarak değerlendirilemeyeceğini düşünüyorum. Örneğin; Batı’dan aldığımız ‘mücbir sebep’ mefhumunu tartışarak yıllar kaybedeceğiz; bunun yerine ihtiyacımıza uygun olarak daha iyi bir mefhumu oluşturmak gerek. Ancak akademik dünyamız bu konuda maalesef çok sığ. Öte yandan kriz dönemlerinde bankacılık, icra iflas kurallarını acil durumlar sebebiyle eğip bükmek veya uygulamasını durdurmak yerine, kriz zamanlarında işletmelerin faaliyetini kesintiye uğramadan sürdürebilecek, esnek bir şirket ve finansman örgütlenmesini kendimiz neden oluşturmayalım? Şirketler illa Batılıların düşündüğü şekilde mi olacak? Bu çözümleri Batılılar zamanında nasıl buldu? Biz neden bulamayalım? İşte tüm bu sorulara olumsuz cevap vermemizin nedeni, yukarıda bahsettiğim üzere, akademik dünyada bile bilimsel düşüncenin kişisel ilişkilerin arkasında ve gölgesinde kalmasıdır.

5) İçinde bulunduğumuz pandemi döneminde hukukçu perspektifiyle ilaç ve tıbbi cihaz sektörünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

  Pandemi, ilaç sektöründe patent ve fikri mülkiyet haklarına bakışın netleşmesine, öncesindeki önyargılı görüşlerin haksızlığını görmemize vesile olacak. Görüyoruz ki, pandemi ile mücadele için ilaç ve aşı bulmaya ihtiyaç var ve bu kolay olmuyor. Birisi bunu bulursa ona her türlü bedeli ödemeye hazırız. O halde “İlaçta patent olmamalıdır” düşüncesinin aslında haksız ve hatalı olduğunu kabul etmiş oluyoruz. İnsanlığın karşılaştığı sağlık ve sair sorunları gideren ve ilerlemesini sağlayan buluşları teşvik eden patent sisteminden daha iyi bir hukuk düşüncesi henüz fikren bile ortaya konulmuş değildir.

6) Patentin tescil edilmesi ile birlikte patent sahibi bu durumdan doğan birtakım haklara sahip olmaktadır. Ancak bazı durumlarda (özellikle ilaç sektöründe) patent sahibi olmaktan doğan hakkın kullanımının suistimal edildiği ya da rekabete aykırı bir eyleme dönüştüğü görülmektedir. Avrupa Birliği bağlamında değerlendirildiği takdirde böyle bir durumla karşı karşıya kalınması halinde ilgili prosedürün zayıflıkları olduğunu düşünüyor musunuz?

  Patent hakları ile rekabet hukuku çelişir. Patent verilmesinin sebebi, buluş sahibine rekabet olmayan bir ortam sağlamaktır. Patentten doğan hakkın kullanılmasını doğrudan suistimal olarak nitelemek haksızlıktır. Bazı sektörlerde standartları belirleyen patent haklarının (Standart Essential Patents) kullanımı hakkında yine Batılıların geliştirmiş olduğu makul şartlarla herkese adil davranarak lisans verilmesi sistemi, Rekabet Hukuku ile patent hakkının iç içe geçtiği bir durumdur. Bu konuda AB bünyesindeki düzenlemelere kıyasla, Türkiye’deki düzenlemenin zayıf olduğunu söyleyebilirim. Patentler konusunda zorunlu lisans kurumu, çalışan buluşları gibi alanlarda da zayıflıklar mevcuttur.

7) Covid-19 salgını sürecinde hukuk sistemimizi ilgilendiren ve daha önce rastlanmamış birçok durum ile karşılaşıldı. Bu doğrultuda COVID-19 Merkezi başlığıyla kurduğunuz platformda birçok konu hakkında bilgi edindik. Bu süreçte en sık karşılaştığınız sorular nelerdi?

  Pandemi ve pandemi nedeniyle alınan tedbirler, hayatın her alanını yakından etkiledi. Pandemi ile mücadele, herkesin kendisine düşen sorumluluğu yerine getirmesini zorunlu kılar. Biz de hukuki konularda çıkan sorunlar hakkında cevaplar vererek, sağlık çalışanlarının özverili çalışmalarına ihtiyacı olan malzemeleri sağlayarak destek olmaya çalıştık, çalışmaya da devam ediyoruz. Hukuki olarak her konuda sorular geldi, ancak sorunların çoğu mücbir sebep, iş hukuku alanında oldu diyebilirim.

8) Covid-19 salgını nedeniyle geldiğimiz noktada, aşı/ilaç vb. bir buluş ile pandeminin etkisinden kurtulacağımıza dair bir inanç içerisindeyiz. Ancak patent hukuku alanında ve ilaç sektöründe sahip olduğunuz deneyimlere dayanarak; bu buluşlara erişimimizin nasıl sağlanabileceğini size de danışmak isteriz. Bu hâlde zorunlu lisans veya alternatif bir çözüm yolu öngörülebilir mi? Sizin önümüzdeki günlerden beklentileriniz nelerdir?

  Pandeminin daha birkaç yıl devam edeceğini sanıyorum. Mucize bir çözüm bulunacağına inanmıyorum. WHO yetkilileri de böyle söylüyorlar. Aşı çalışmalarında epey ilerleme olduğunu okuyoruz. Gelişmiş ve zengin ülkelerin en önce edineceğini, fakirlerin arkadan geleceğini düşünüyorum. Virüsün ülkeler arası yayılımı kontrol edilemediği için, gelişmemiş ülkelerde üretimi için izin verileceğini ve geliştirilen teknolojinin maliyeti çıkarıldıktan sonra bedava paylaşılacağını zannediyorum. Fakir ülkelerin biraz daha uzun zaman beklemesi gerekecek. Bununla birlikte bu pandemi gittiğinde yenisinin gelmeyeceğinden emin olamıyoruz. Dolayısıyla insanlığın tamamının virüslerle mücadele konusunda birleşmesi gerekecek.

9) Bizlerle paylaşmak yahut eklemek istediğiniz başka hususlar var mı?

  Türkiye’nin çok büyük bir potansiyeli var. Milli gelirini kısa sürede 8 bin dolardan 40 – 50 bin dolar seviyesine çıkarabilir. Bu gelişme dünyada gerçekleştirilmesi en mümkün olan yegane hikayedir. Türkiye bunu gerçekleştirdiğinde her zaman Türkiye’yi örnek olan birçok ülkede benzer hikayeler yazılacak; dünyada barış hakim olacak refah hızla yükselecektir.  Bu büyük değişimi gerçekleştirmek için Türkiye’nin tek yapması gereken; hukukun üstünlüğünü özellikle yürütmeye ve kamu görevlilerinin hesap verirliğini sağlayarak hayatın her alanına hakim kılmasıdır.

  Bu da yargımızı etkin ve verimli çalışır, kendisi de hukuka hesap verir hale getirmek ve altına imza atmış olduğumuz BM kararlarında ve uluslararası alanda kabul edilmiş olan standartlara uygun olarak yapılandırmakla mümkündür. Bu husustaki önerilerimizi www.dahaiyiyargi.org adresinde ve şahsi olarak www.mehmetgun.com adresindeki kişisel bloğumda paylaşıyorum. Okuyucularınızın fikir ve önerilerini paylaşmasından mutlu olurum. Gençlerimize mücadelelerinde başarılar dilerim.

avatar

Yazar Azra Bengisu Alkan

Ufuk Üniversitesi Hukuk

blank

Sovyet Modernizmi

blank

Kurşun Sıkmadan Savaşı Kazanabilir misin?