in

Avrupa’nın Vitrini

 Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor… Bu defa Karl Marx’ın istemeyeceği bir hayalet. Bu hayaletin en büyük özellikleri kapalı toplum, otoriter ve hiyerarşik bir aile yapısı, muhafazakar, öfkeli,şovenist, içinde bulunduğu etnisite yapısını yere göğe sığdıramayan, anti-elitist, yabancı etnik unsurlardan kendisini izole etme kaygısı güden yani popülist bir ajitatör. İşte bu hayaletin iskeletini bu özellikler oluşturuyor. Bu yazımda bunun sebeplerini, nelerden doğduğunu, karşılarında bir hayalet avcıları varsa ne yapmaları gerektiğini ve aşırı sağ popülizminin küresel bir pandemide dahi sivrilebilmesini inceleyeceğim.

Yeni bir kreasyon: Aşırı Sağ


Görsel: Alaın Robert—Sıpa USA/AP

  Tıpkı mağazalara her sezon gelen yeni trendler gibi, Avrupa’nın birçok yerinde de vitrin değişiyor. Vitrine çıkan bu siyasetçiler çokkültürlülük kıyafetlerini değiştirdiler. Bu vitrindekilere örnek olarak başlamak gerekirse Macaristan’da Fidesz lideri ve başbakan olan Viktor Orban. Kendisi çokkültürlülüğü bir “yanılsama” olarak tanımlamıştı. Aynı zamanda kendisini Avrupa’nın DNA’sı ve Hristiyanlığın koruyucusu olarak nitelendiren birisi. Tüm bu zırhları kuşanıp, ülkesinde yapısını yeniden inşa ediyor. Sivil toplum hareketleriyle ve muhalefetle de arası iyi değil. Tüm bu gelişmeleri adeta bir gözcü gibi seyreden Avrupa Parlamentosu, “Tüm AB ülkelerinin AB’nin ortak değerlerine saygı duymasını” öngören Lizbon Antlaşması’nın 7.maddesine dayanarak yaptırımlardan söz edip göz dağı vermişti. Buradan sonra Fransa’ya bakacak olursak Jean-Marie Le Pen ile başlayan ekstrem boyutlara ulaşan aşırı sağ rüzgarı günümüzdekızı Marine Le Pen tarafından daha ılımlı şekilde estirilmektedir. Özellikle babasının anti-semitistliği konusunda tamamen karşı mahallede olan retoriklerini Hristiyan-Yahudi birlikteliğine göre revize eden sık sık altını çizen Marine Le Pen, son hamlesi olarak babasını kurduğu partiden ihraç ettirmiş ardından daha çok kesime hitap edebilmek adına başkanlık ettiği Ulusal Cephe partisinin adını Ulusal Birlik olarak değiştirmiş ve onursal başkanı olan babasının son bağını da partisiyle koparmıştır. Durum öyle bir boyuta ulaşmıştır ki Jean-Marie Le Pen “Umarım mümkün olan en kısa sürede evlenir ve soyadını değiştirir, ondan utanıyorum.” demiştir. Bir başka açıdan bakacak olursak The Washington Post’un iddiasına göre Marine Le Pen’in partisi başkanlık seçim kampanyasında bir Rus bankasından 9.4 milyon euro kredi kullanmıştır. Bunun üstüne Marine Le Pen’in, Rusya’ya ve Vladimir Putin’e karşı olan sıcak söylemleri bazı analistlerin ortaya koyduğu Rusya’nın, Avrupa’da aşırı sağ popülizmini harladığı iddiasını güçlendirmektedir.Burdan Almanya’ya bakacak olursak orada da AfD yükselişte. Çıkış zamanlarında küreselleşme eleştirileriyle, refah korumacılığıyla yola çıkan AfD, günümüzde politik hedefine mültecileri ve Almanya’da yaşayan Müslümanları koymuş durumdadır. Karakteristik olarak eliter bir kadroyla yola çıkan AfD, seçmen profilini son yıllarındaki siyasal hedefleriyle de değiştirmiş hâldedir. Özellikle partinin modern kaybedenlerden destek görüyor olması bunun en büyük göstergesi.  Küreselleşmenin rekabetle birlikte istihdamda yarattığı sıkıntıları her fırsatta dillendirip bunun sonucunda gelir dağılımında kendini adil konumda hissetmeyen vatandaşlara devletin mültecilere zaruri olarak gösterdiği maddi desteği önlerine sunup ikisini birbirine eklemleyince kendisine adeta bir seçmen hazinesi yarattı. Ayrıca Müslümanların ulus-kültür mihenk taşlarına zarar verdiği gibi aşırı söylemler yaratarak kendisine seçmen tabanı hazırladı. Yani küreselleşme kılıfı adı altında kimlik problemi üzerinden argüman yaratarak siyasal zemin oluşturdular. Böylece o oluşturdukları seçmen profili tıpkı istedikleri gibi kendini savunan ve izole etmeye çalışan bir refleks geliştirdi. Öte yandan güneyde vitrine çıkan Matteo Salvini. Eski eşinin BBC’ye verdiği röportaja göre düğününde bile güneylilere yönelik ırkçı marş söyleyen birisi. Sırf politik rantları uğruna binlerce kişiye istihdam yaratan Ferrero’yu Türk fındığı kullandığı için sevmediğini söyleyerek kendisini hedef tahtasına koymaktan çekinmemiş bir figür. Aynı şekilde Hollanda’da Geert Wilders, Polonya’da Hukuk ve Adalet Partisi, Avusturya’da Sebastian Kurz, Çekya’da Özgürlük ve Doğrudan Demokrasi Partisi, Yunanistan’da Altın Şafak ve İsviçre’de İsviçre Halk Partisi gibifigürler vitrine çıktı. Örneğin; İsviçre Halk Partisi’nden Luzi Stamm, verdiği bir röportajda “Partimizin arkasında çok basit bir düşünce var: Sınırlarımızdaki halkın çoğunluğu. Bu dışarıdan milliyetçi görünebilir. Ancak bence oldukça demokratik.”  Yani gördüğümüz bu vitrindekiler Avrupa’da etnik saflık talep ediyorlar. Yani onların deyimiyle etnik unsurlarında ve toplumlarında tabiri caizse kontaminasyon istemiyorlar. Uluslarının inanç ve gelenekleriyle harmanlanmasını isteyip homojen kalmasını istiyorlar. Ve hitap ettikleri modernleşme kaybedenleri siz bu sistemin kaybedenleri oldunuz diyerek perçinliyor, yani rüzgarlarını ajitasyon kimlik siyasetiyle estiriyorlar.

Üç farklı sac ayağı: Covid-19, Mülteciler ve Avrupa Birliği

 

Görsel: unsplash.com/@lasmaa

  AfD’nin küreselleşme yüzünden kaybettik argümanından yola çıkacak olursak durum hiç de bu şekilde değildir. Almanya, Avrupa’nın çarkıdır, iktisadi önderidir. Hem sistemi bir arada tutar hem de sürdürülebilmesine imkan sağlar. Ve ihracat rekorları kıran bir ülkedir. Dış ticaret fazlalığında zirveye oynayan bir ülkedir. İmalat sanayisinin gücüyle beraber küresel tedarik zinciri yoluyla en çok küreselleşmenin meyvelerini toplayan ülkelerden biridir. AfD bu rezerv fazlalığının topluma yeteri kadar kanalize edilmediğini siyaset malzemesi yapıp üstüne yardımların çoğunu mültecilerin aldığını öne sürmüştür.  Yani sonuç olarak yine kimlik odaklı siyaset dilini kullanmıştır. Covid-19 salgını ile beraber Merkel hükümetinin vatandaşlarına başarılı sosyal refah sağlayıcı yardım paketleri seçmenler tarafından uzun vadede mutlaka hatırlanacaktır. AfD ve diğer aşırı sağ partiler yeni bir anlayış yaratarak retoriğini buna uyarlıyorlar. Siyasal zemini olabildiğince ekstrem boyutlara çekip diğer partilerin de olabildiğince buraya doğru kaymalarını amaçlıyorlar. Eğer diğer partiler buna uyarlarsa örneğin CDU bir yerden sonra AfD’nin izlediği bazı politikalardan etkilenip siyaset dilini katılaştırmış, bunun sonucunda Merkel beklemediği bir seçmen kaybı yaşamıştır. Çünkü popülist argümanlar her zaman tutkuyu ön plana çıkarır ve daha kolay inanılan şeylerdir. Eğer siz bunun karşısına rasyonaliteyi sağlam temellerle koyamazsanız, aynı rüzgâra kapılıp giderseniz o rüzgârı estiren sizi istemediğiniz yere savurur. Yine bu virüs sonrasında İtalya’nın yalnız bırakıldığını düşünen Matteo Salvini şunları söyledi: “Önce virüsü yeniyoruz, sonra AB’yi gözden geçiriyoruz. Gerekirse elveda diyoruz.” Daha öncesinde de “Türkiye gelirse biz elveda deriz.” demişti. Bunları tutkuyla harmanlanmış beylik söylemler olarak değerlendirmek gerekir. Aynı şekilde Salvini, İtalya kamuoyunda yalnız bırakıldık izlenimi yaratmaya çalışıyor. Bu kadar keskin demeçler verebilme cesaretini de şüphesiz sosyal medyada AB bayrağı yakan İtalyanlardan alıyor. Eğer İtalya, popülist rüzgârlarla savrulup AB’den ayrılırsa uzun vadede tekrar dönmek için büyük çaba gösterecektir. AB’nin temel ekonomik dinamoları Almanya, Fransa gibi ülkelerdir. Doğu Avrupa ve Güney Avrupa ülkelerinin gerekirse gideriz diyerek aba altından sopa göstermeleri ve ola ki ayrılmaları durumunda bazı analistlere göre AB’nin sırtından yük azalacağı yönünde. 5 Temmuz 2015’den sonra Yunanistan’da Euro bölgesinden çıkılması bile kısık sesle tartışıldı yani Brexit gibi yeni bir maceraya atılacak Avrupa ülkelerini oldukça zorlu bir süreç bekliyor. Ayrıca Reuters’ın edindiği bilgilere göre; AB, Covid-19 kapsamında Ocak ayından itibaren üye ülkelere destek imkanı sunuyor. 31 Ocak’taki bir toplantıda, ulusal sağlık bakanlıklarından temsilciler komisyona tıbbi malzeme almak için yardıma ihtiyaç duymadıklarını, mücadele için kapasitelerinin yeterli olduklarını iletiyorlar. Ve AB hükümetleri Mart ayında durumun ciddiyetinin farkına varmaya başlayarak, pek çok ortak eylemlere odaklanmak yerine korumacı önlemlere başvuruyorlar. Yani bugün gelinen süreçte popülist figürler tarafından en yüksek perdeden eleştirilen Avrupa Birliği’nin bu tonda eleştirilmesi bu figürlerin siyasal propagandasına destekleyici bir argüman oluşturdukları izlenimini arttırıyor. Mültecilere gelecek olursak, Avrupa’da pandemi sonrası mültecilerin kaderi değişebilir, farklı bir öykü görebiliriz. Aşırı sağ odaklar bu virüsün yayılmacılığını argümanlarına temel alarak yeni bir mülteci karşıtı siyaset izleyebilirler. Ve bu yarattıkları yeni politika uluslarındaki hükümetleri dolaylı yoldan mültecileri hedefleyebilecek geçici göç, daha sınırlı göç, daha sıkı güvenlik prosedürleri, maksimum sağlık önlemleri almaya zorlayabilir. Bunun ilk sinyalleri Hırvatistan Sağlık Bakanı Vili Beros’un göçmenleri “potansiyel risk” olarak tanımlaması, Sırbistan’da aşırı sağ odakların ülkede bulunan 6000 göçmeni sınır dışı etmek istemesiyle vs. gibi demeçlerle göstermiş oldular. Bundan sonraki süreçte de evlerinin kapılarını kilitleyen hükümetler, sonrasında da sıkı seyahat kısıtlamaları getirebilir.

Görsel: unsplash.com/@chrıstıanlue

  Avrupa’da tüm bu durumların ışığında aşırı sağ rüzgarına karşı durulmak isteniyorsa dümendeki kaptanlar rüzgârı iyi ölçmeli. Merkez sağ, sol, liberal vs. ılımlı taraflar arasındaki diyalog ve işbirliği olabildiğince sağlamlaştırılmalıdır. Aşırı sağın değiştirdiği siyasal zemine adım atan değil kendi zeminini kendi oluşturan yani alternatif sunan bir siyaset mekanizması geliştirilmelidir. Eşitlikçi, yeniden dağıtım gibi toplumda hissedilmek istenen bu duygular popülarist tutkular yerine ayakları yere sağlam basan rasyonel temellerle hissettirilmeli. Çoğulcu demokrasi ve katılımcılığın kazanımları, bir toplum için nasıl potansiyeller yaratabileceği topluma gösterilmeli. Daha şeffaf, daha çok toplum odaklı bir politika izlenmeli. Modernleşmenin kaybedenlerine yani kendisini öteki mahalle hisseden her bireye dokunulmalı. Bu gibi birçok birey odaklı, birlikte yaşama arzusunu güçlendiren Avrupa Birliği’nin insanı temel alan mozaik ruhunu toplumda da hissettirmeliler.

George Santayana’nın bir sözüyle yazımı sonlandırıyorum..

“Geçmişini hatırlamayanlar, onu yeniden yaşamaya mahkumdurlar…”

Kaynakçalar ve Ön Okumalar

Washington Post

BBC 

Reuters

Pressenza

Reset Dialogues

rfI

Mail & Guardian

New Republic

BBC 

BPB

BPB

Euronews

Cesáreo Rodríguez-Aguilera Professor of Political Science University of Barcelona The Rise of the Far Right in Europe

blank

Matematiğin Kum Saati

blank

Tarih Üzerine – Eric J. Hobsbawn