in

Bitmeyen Bahar: Arap Baharı

    Ebu Hilâl el-Askerî’nin ‘Cemheretu’l-emsâl’ adlı eserinde kıymetli bir mesel vardır. Der ki: “Ellerin bağladı, ağzın şişirdi.” Bu meselin ardında gizlenen anlam ise şudur: Adamın biri, içine su konulan bir tulumun üzerine binerek nehrin karşı tarafına geçmek ister. Lakin üzerine bindiği su tulumunu iyice şişirip ağzını sağlam bir şekilde bağlamamıştır. Tam ilerlerken, nehrin ortasına geldiğinde ip çözülmüş ve adam “Boğuluyorum!” diye bağırmıştır. O esnada biri onu boğulmaktan kurtarmış ve ona: “Ellerin bağladı, ağzın şişirdi.” demiştir. Yani “Kişiyi tehlikeye götüren kişi, onun ta kendisidir.” Arap Baharı ise özü itibariyle bundan ibarettir. Yapılan her analiz, her saptama, her çıkarım 10 yılı aşkın süredir hep aynı sonuca ulaştırır. Tıpkı bir çark dişlisi gibi, sürekli aynı yere döner durur: Acı, gözyaşı ve hüzün…

İki Genç, İki Hayat 

    Tarihte her zaman kelebek etkisi görülmüştür. Tarihin en büyük trajedilerinden birisi olan I. Dünya Savaşı’nın ardında, aslında sıkılan tek bir kurşun vardır. Öyle ki bu kurşun, tüm dünyanın kaderini değiştirmiştir…

   Aradan yıllar geçtikten sonra bu kez aktörler ve coğrafyalar değişmişti. Hajlaoui Cafer (yakın arkadaşı) o gün, onun için şöyle demişti: “Çocukluğundan bu yana ona hep kötü davrandılar. Buna alışmıştı ama o gün, onu onuru kırılmış halde gördüm.” O gün Arap topraklarının seyrini değiştiren kişi seyyar satıcı Muhammed Buazizi idi. Yoksulluktan dolayı daha çocukluktan itibaren çalışıp 19 yaşında da okumayı bırakan, diğer beş kardeşinin okuyabilmesi için tam zamanlı çalışmaya başlayan Buazizi o gün geldiğinde bir memure tarafından tokat yemişti. Hatta yere yatırılıp aşağılandıktan sonra ürünlerine ve terazisine el konulmuştu. Buazizi tüm bunlara rağmen belediyeye gidip alınanları talep etti. Mağduriyetini yine kimse dinlemeyince kendisini ateşe verdi fakat o ateş bu kez tüm Arap topraklarında neşv-ü nema bulacaktı.

    Nitekim öyle de oldu. Sidi Bouzid’de Buazizi’nin daha çok şahsi sevilmesinden dolayı başlayan yangın onun ölümü ile “ekmek, onur, özgürlük” sloganlarıyla tüm ülkeye sıçradı ve gösterişli hayatıyla dikkat çeken Bin Ali’nin devrilmesine yol açtı. Bazı değerler Tunus halkı adına büyük kazanımlar olsa bile ekonomik anlamda Tunus, Arap Baharı başladığı günden itibaren hala istikrara kavuşamamıştı. Tunus’un hemen ardından yangın Mısır’a sıçramıştı. Sonrasında Suriye, Libya, Yemen, Bahreyn, Sudan, Cezayir, Lübnan gibi birçok ülke bu çöl rüzgarının etkisi altında kaldı.

Görsel: unsplash.com/danfreemanphoto

  Bu çöl rüzgarları Libya’ya ulaştığında bu sefer çarkın diğer dişlisini etkileyecekti. O kişi saraylarında kaplanlarıyla gezen, 42 yıl hüküm süren nam-ı diğer çöl tilkisi Muammer Kaddafi’nin oğlu Saadi Kaddafi idi. Saadi ailenin en küçük oğluydu. Futbola o kadar meraklıydı ki sırf kendini geliştirmek adına Diego Maradona’dan ders almıştı. Aynı zamanda Libya Milli Takımı’nın değişmeyen forvetiydi. Tüm bu özellikleriyle öne çıkan Saadi Kaddafi, Akdeniz’in diğer ucundaki birinin dikkatini çekmişti: Silvio Berlusconi. Kaddafi ailesinin malvarlığının farkında olan Berlusconi, Kaddafi’nin oğlunu kendi takımı A.C. Milan’a değil Perugia takımına transfer ettirdi. Çünkü Saadi, istekli ama bir o kadar yeteneksiz bir futbolcuydu. Ama onu oyuna sokan teknik direktörüne milyon dolarlık arabalar hediye edecek kadar da büyük bir servete sahipti. Hatta o kadar zengindi ki aylık harcamasını bir milyon dolara indirince bundan memnuniyetsizlik duyuyordu. İtalya’nın ünlü kulüplerinden Juventus’ta hatrı sayılacak düzeyde hissesi vardı. Saadi’nin özel hayatı da bir o kadar gösterişliydi. Antrenman arasında dahi jetiyle Sidney’e gidip Nicole Kidman ile yemek yiyip bir aşka tutulacaktı.

    Bu kadar hızlı bir hayatın ardından kâbus elbet bir yerde kapısını çalacaktı. Libya’da Arap Baharı rüzgarları esmeye başladığında her şey bir anda tersine dönmüştü. Ağabeyi ve babası dehşet verici bir şekilde öldürülmüştü. NATO, Kaddafi ailesini her yerde hedefe koymuştu. Bombardımanlardan kaçıp Nijer’e sığınmıştı. Fakat Nijer hükümeti belli bir süre sonra baskılara dayanamayarak Saadi’yi teslim etmek durumunda kaldı. Libya mahkemeleri onu oldukça ağır ve çeşitli ithamlarla suçladı. Hatta bir dönemde işkence yapıldığı videoları basına servis edilmişti. Arap Baharı yine trajediyi beraberinde getirmişti. Kocaman bir imparatorluğu toz edip, ihtişamlar içinde yüzen bir varisi adeta öldürmekten beter hale getirmişti.

Arap Dinamikleri

    Arap Baharı sadece bir toplumsal fay hattının kırılmasıyla oluşan, dışavurum depremler dizisi değil, arka planında birçok birikmişliğin göstergesidir. Bu olaylar dizisi, dar çevreler tarafından o bölgedeki halkların endoktrinasyona uğratılarak hareket ettirildiği şeklinde görülse de olayların boyutu aslında bir zümre tarafında elde tutulan güç ve refahın tabana eşit olarak yayılmamasıydı. Ülkede bulunan liderlerin keyfiyetçi yaklaşımları, orantısız ihlalleri ise sürecin fitilini ateşleyen bir diğer faktör oldu. Bunları temellendirmek gerekirse Arap Baharı, Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelerde adeta kıskaca alındı. Filizlenmeye başlayan hareketlenmeler ve iç dinamikler, para musluğunun daha fazla açılmasıyla bastırılmış oldu. Fakat bu iki körfez monarşisi bununla da kalmayıp Arap Baharı’ndan etkilenen ülkelerde antidemokratik yönetimleri ve askeri yapılanmaları destekleyerek adeta bu süreç önünde set oluşturmaya başladı. Nitekim Arap Baharı rüzgarından en az nasibini alan ülkeler yine Suudi Arabistan ve BAE oldu.

Görsel: VOA

    Temellendirdiğimiz sonuç ise Arap Baharı’nın insan haklarının gelişmesinden ve özgür toplumların oluşmasından ziyade daha çok refahın alt tabana yayılamamasından olduğunu kanıtlar nitelikte. Birçok ülkede siyasi reform ihtiyacı kuvvetli olsa da ekonomik istekler çok daha ağır basmıştır diyebiliriz fakat elbette bu her ülkede aynı şekilde ilerlememiştir. Çünkü bazı bölgelerde bu süreç etnik, mezhepler arası, mezhepler içi hatta kimlikler üzerinde ilerlemiştir.

Arap Hareketi

    Demokrasi, Huntington’a göre bir dalga misalidir. Bu dalga önüne çekilen setleri aşarak aştığı yerlerde de toplumu müreffeh bir düzene kavuşturacak olan mihenk taşıdır. Fakat ODKA bölgesinde bu dalgalar otoriter Arap rejimi setlerini aşamamıştır. Buna bir örnek verecek olursak şeffaf ve adil bir seçim ile yönetime gelen Muhammed Mursi hükümeti, ordu tarafından tekrar müdahale edilerek devrilmiştir. Bu toplumdaki demokrasi mekanizmasının ne toplum ne de devlet işleyişi bakımından hâlâ tam kavranamadığının göstergesidir. Mısır’da görüldüğü üzere ordunun, seçilmiş iradenin üzerinde sallanan kılıcı demokrasi anlayışı önündeki en büyük engellerdendir. Buradaki dalganın diğer faktörlerinden birisine bakacak olursak bu da modernitedir.

    Demokrasi dalgaları içinde moderniteyi de barındırır. Modernite fikrinin kimyasındaki “ilerlemecilik” fikri, Arap Dünyası ile bir türlü uyum sağlayamamış olup, hatta zinhar zikredilmemiştir. Ama aynı zamanda demokrasi taraftarlığının bu topraklarda gelişmemesinin bir diğer sebebi demokrasinin beşiği olarak görülen ülkelerde İslamofobi anlayışının güçlenmesidir. Örneğin sözde demokrasi ile yönetilen, yani 54 yılda iki yönetim görmüş bir ülke öz itibariyle demokrasiyi kavrayamamıştır. Aynı zamanda demokrasiyle birlikte saçaklanan düşünce tarzlarına uzak kalmıştır. Batıcı ve modernist yaklaşımları bir enfeksiyon olarak görüp bağışıklığı ise doğulu kimlik anlayışıyla geliştirmiştir. Bu anlayışta din, siyasetin genetik kodu olarak görüldüğünden dolayı Arap Baharı, Batı tipi seküler bir harekete çok fazla yaklaşmamıştır. Bu tip hareketler böyle coğrafyalarda dinin temel alındığı görüşler dışındaki kanallardan bağımsız olarak tam anlamıyla akamamıştır. Tunus bunun bir örneği olarak gösterilse de tam manasıyla bunu seküler paradigmalar tabanlı bir hareket olarak göremeyiz. Ama bu hareketi bir anlamda post-seküler olarak görebiliriz. Çünkü din-seküler ayrılığından ziyade adaletsizliğe, mutlakçılığa ve ekonomik sorunlara karşı bir çözüm arayışı vardır.

    Arap Baharı’nın bu 10 yılına bakacak olursak; bir devletin aslolan en büyük kaidesi egemenlik şartının ağır yaralar aldığı, devlet sınırı dokunulmazlığının neredeyse yok sayıldığı tüm bunlarla beraber güvensizlik ve umutsuzluk atmosferinin hâkim kılındığı, istikrarsızlığın hüküm sürdüğü, kimliklerin birbirini kırdığı, mutlakiyetçiliğin tabanını adeta demir yumrukla ezip geçtiği olaylar dizisi olarak görebiliriz. Bahar denilen süreç birçok acıya, göz yaşına ve trajediye tanıklık etmiştir. Bu yüzden başlanılan noktadan çok farklı noktalara evrilmiş, bastırılmış ve etkisini kaybetmiştir. Geriye Buazizi’nin yaktığı ateşin külleri kalmıştır…

Kaynakça

CFR
France24
The Guardian
CORDIS
Al Jazeera
Mehran Kamrawa, The Arab Spring and the Saudi-Led Counterrevolution
Juan J. Linz, Democratization Theory and the “Arab Spring”
blank

Dehşete Düşüren Hastalıklardan Süper Güçlü Varlıklara: VAMPİRLER

blank

The Vox Populis: Quiz 2020