in ,

Kadının Türk Tarihindeki Siyasi ve Toplumsal Rolü

     Kadın; yaşamı boyunca hak ettiği sosyal, siyasi ve ekonomik konuma kavuşabilmek için dünya üzerinde daima çalışmak, öne çıkmak ve mücadele etmek zorunda kalmıştır.

     Dünya üzerinde kadın ve erkek arasındaki toplumsal cinsiyet ayrımı; biyolojik farklılıklar dışında, daha çok dünya toplumlarını etkileyen dinsel, düşünsel, kültürel, siyasal ve ekonomik akımlar sayesinde oluşmuştur.

     İnsanların henüz yerleşik hayata geçmediği, göçebe bir hayat yaşadığı ilkçağ toplumlarında erkeğin kadın karşısında herhangi bir üstünlüğünün olmadığı görülmektedir. Çocukları büyüten, bir karar verilirken görüşü sorulan kadınlara saygı duyulmaktadır.

     Yerleşik hayata geçişte ise kadın ve erkek arasında, yapılacak işler açısından iş bölümü olduğu görülmektedir. Ancak iş bölümünde kadın daha çok türün devamını sağlayacak kişi olarak görülmüş ve ev içinde kalmışken, erkek ev dışında hareket edebilme fırsatını yakalamıştır. Kadının deviniminin düşük düzeyde olması, giderek ev içinde adeta hapsolması, toplumsal gelenek ve kültür olarak kalıplaşmıştır. Bu kalıplaşma toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin de temelini oluşturacak niteliktedir.

    İslamiyet Öncesi Türk Devletleri’nde ise kadının karar alma süreçlerinde yer alması, toplumsal ve siyasal alanda söz sahibi olması, devlete ait metinlerde erkekler ile beraber anılması oldukça dikkat çekicidir. Kadının, erkeğin sorumluluğunu paylaşması, topluma yön vermesi, söz sahibi olması, sadece ev içinde kalmayıp aynı zamanda meclislere katılması, erkeğin devlette tamamen egemen olmaması; İslamiyet’ten önceki dönemlerde kadınlara önem verildiğini ve kadınların kamusal alanda söz sahibi olduklarını göstermektedir.

     Kaynaklardan bu dönemde kadınların iki temel niteliğe sahip oldukları görülmektedir. Bunlardan birincisi analık, ikincisi ise kahramanlıktır.

     Örneğin, Dede Korkut Hikayelerinde söz edilen kadın tiplerinin erkek tiplerine benzediği görülmektedir. Kadın erkek gibi kılıç kuşanır, ok atar, ata biner, gerekirse savaşırdı.

     Daha sonra, İlk Türk – İslam devletlerinde ve devamında Selçuklu Devleti döneminde İslamiyet anlayışı, eski Türk adetleriyle bağdaştırılarak sürdürülmüştür. Bu dönemlerde Eski Türklerde olduğu gibi kadınların erkeklerle aynı ortamı paylaştığı, toplum içerisinde yer aldığı, kadınların aile içerisinde bütünleştirici bir rol oynadığı anlaşılmaktadır. Hatunların kendilerine ait ordularının olması, hakanın hatunun fikrini aldıktan sonra karar vermesi kadınların devlet yönetiminde de etkili olduklarını göstermektedir.

     İlerleyen dönemde Osmanlı Devleti’nin kurulmasıyla kadının toplumdaki yeri, ekonomik, sosyal ve siyasi koşulların değişmesiyle birlikte bazı değişikliklere uğramıştır. Devletin kuruluş yıllarında eşitlik ve özgürlüğe değer verildiğinden kadın toplum içerisinde aktif olarak yer almıştır. Ancak yerleşik hayatta Bizans, İran gibi devletlerle bir arada yaşayan Osmanlı Devleti’nde kadın toplum içerisinde zamanla geri planda kalmaya başlamıştır. Kadın, bu dönemde kahramanlık niteliklerini kaybetmiş, aşka konu olmaya başlamıştır.

     Bu süreci inceleyecek olursak İslamiyet’ten önce Türk kadınının üstlendiği aktif rolün zamanla pasifleştiği görülmektedir. Tarihsel süreç içerisinde yaşanan din ve kültür değişikliklerine bağlı olarak Türk toplumunun ataerkilleşmesi bunun nedenleri arasında gösterilebilir. Yerleşik hayata geçen topluluklar, ataerkil olarak nitelendirilen dinlerin de etkisiyle, zamanla kadını toplumsal hayattan ayırmaya başlamışlardır.

    Tanzimat’a kadar olan dönemde çıkartılan fermanlarla kadınların toplumsal yaşamda sınırlandırıldıkları görülmektedir. Örneğin kadınların feracelerinin kumaşlarının ince olması, mesire yerlerinde bulunmaları, erkeklerle birlikte sandala binmeleri yasaklanmıştır. Fermanlarda, yasaklar arasında kadınların dışarı çıkmaları ile ilgili yasaklara da rastlanılmaktadır. III. Osman döneminde kadınların sadece dört gün sokağa çıkmalarına izin verilmiştir. IV. Mustafa ise kadınların sokağa çıkmalarını tamamen yasaklamıştır.

     Ayrıca Osmanlı döneminde evlenme, boşanma, miras konusunda kadınlar erkeklere göre hak sahibi değillerdi. Kızlar mirastan yarım pay alabilmekte, erkek kadını bir sözüyle boşayabilmekte, kadın şahitlerin ifadesi, erkeklerinkinden daha değersiz sayılmaktaydı.

     Ancak Tanzimat süreci, kadınların ilk kez resmi eğitim görmeleri açısından önemli bir dönem olmuştur. Yapılan reformlar sayesinde 7-11 yaş aralığındaki kız çocuklarına eğitime devam zorunluluğu getirilmiş, bazı rüştiyelerde kadınlar müdirelik yapmış, ebelik eğitimi veren okullar açılmış, 1864’te ilk Kız Sanat Okulu eğitime açılmış, 1870 yılında kurulan ilk Kız Öğretmen Okulu ile kadın öğretmen yetiştirmek amaçlanmıştır. Kadınlar için bu alanlar, bir meslek sahibi olma haline gelmiştir.

     Tanzimat döneminde kanunlarda da kadınlar açısından değişikliklere gidilmiştir. Eskiden yapılması suç sayılan yasaklar yumuşatılmış, ayrıca dönem içerisinde, edebiyat alanında kadınların da yer alması için kadınları savunan yazılara rastlanılmıştır. Sokağa çıkma yasağı yavaş yavaş kaldırılmaya başlanmış, köleliğin kalkması ile cariyelik sistemi de kaybolmuştur. Kadının toplumsal konumunu belirlemek amacıyla da aile hukuku, evlilik, örtünme, mülkiyet hakkı gibi konularda yasal düzenlemeler yapılmıştır.

     Yine bu dönemde gazete ve dergilerde yayınlanan yazılardan, kadınların toplumsal hayata katılımının öneminden çalışma hayatında yer almasına, eğitimden modaya, siyasi haklarını elde etme taleplerinden tek eşliliğe, mirası eşit olarak bölüşmekten ekonomik bağımsızlığını kazanmasına kadar birçok konuda kadınların geniş bir alanda bilinçlendirilmeye çalışıldığı görülmektedir.

     Diğer taraftan Meşrutiyetin ilanına kadar Osmanlı devletinde bir meclis ve temsilin olmadığı görülmektedir. 1876 yılında Meşrutiyet’in ilan edilmesi ile birlikte ilk kez meclis hayata geçmiştir. Ancak oy hakkı sadece erkeklere tanınmış ve kadınlar resmi nüfus sayımına dâhil edilmemişlerdir. Kadınların resmi nüfuslarda yer almaları ilk kez 1882 yılında gerçekleşmiştir. Devlet ekonomik krizde olduğundan, kadınların kaynakların ne kadarını tükettiğini saptamak amacıyla nüfus sayımına dâhil edilmişlerdir.

     İlerleyen dönemde II. Meşrutiyetin ilanı ise bir özgürlük ortamı yaratmıştır. Bu ortamda kadın toplumsal ve kamusal alanda aktif bir statü kazanmaya başlamıştır. Kadınlar bu dönemde cemiyetler kurarak ekonomik ve askeri alanda yer edinmek istediklerini hem örgütlü olarak hem de bireysel olarak göstermeye çalışmışlardır. Kadınlar, kısıtlamalara, geleneklere, toplumda görülen cinsler arasındaki eşitsizliklere karşı çıkmak ve seslerini duyurmak için gazete ve dergileri bir araç olarak kullanmışlardır.

     Kurtuluş Savaşı’nda İstanbul’un işgalinden sonra ise farklı sınıflardaki kadınların teşkilatlanmaya başladıkları görülmektedir. Kadınlar gösteri ve mitinglere katılmışlar, halka hitap etmişler, savaşın başlamasıyla da kurmuş oldukları dernekler sayesinde askerlere kıyafet yardımında bulunmuşlar, yaralı askerlerin tedavilerini yapmışlar ve dahası bizzat cephede yer almışlardır.

     Cumhuriyet’in ilk yıllarında da, Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda erkeklerle birlikte cephede savaşan, toplumsal hayatta da var olduğunu ispatlayan kadınlara sosyal ve siyasal alanda hak ettiği konumu sağlamak amacıyla pek çok reform gerçekleştirmiştir. Atatürk, gerçekleştirdiği reform hareketlerinde tek bir amaç gütmektedir. Bu amaç, Türk toplumunun çağdaş dünyada hak ettiği yerini bulması ve Türkiye Cumhuriyeti’ni sağlam temeller üzerine oturtarak güçlendirmektir. Bu bağlamda Türk kadınının kaderinin Cumhuriyetle birlikte değiştiğini söylenebilir.

     Atatürk, amaçlarını ilk olarak Medeni Kanun ile gerçekleştirmeye başlamıştır. Tek eşlilik esası getirtilmiş, evliliğin nikâh memuru tarafından ve iki şahit eşliğinde yapılması şartı getirilmiştir. Kadına da kocasından ayrılma hakkı tanınmış, kadınlar da erkekler gibi mirastan eşit olarak yararlanmaya başlamış, şahitlikte cinsiyet farkı engellenmiştir.

     Atatürk, Türk Devleti’nin yükselmesi için toplumdaki her iki cinsin de birlikte el ele vererek faaliyet göstermesi gerektiğini düşünmekteydi. İzmir’de yaptığı konuşmasında kadın ve erkeğin toplumda, kalkınmada birlikte yer almalarının önemini ve eğitim, işgücüne katılım haklarından eşit bir şekilde yararlanmalarının gerektiği düşüncesini şu şekilde belirtmiştir:

     “Şuna inanmak gerekir ki, yeryüzünde her şey kadınlar tarafından yapılmıştır. Bir toplum onu oluşturanlardan yalnız birinin ihtiyaçlarının kazanılması ile yetinirse, o toplum yarıdan çok güçsüzlük içinde kalır… Bir millet ilerlemek ve uygarlaşmak isterse, özellikle bu noktayı temel alarak benimsemek zorundadır. Kadınlarımız da bilgili olacak ve erkeklerin geçtiği tüm öğretim derecelerinden geçeceklerdir. Sonra kadınlar, toplumsal hayatta erkeklerle birlikte yürüyerek birbirlerinin yardımcısı ve destekçisi olacaklardır. Memleketimizde cahillik varsa bu yaygındır. Yalnız kadınlarımızı değil, erkeklerimizi de kapsamaktadır…  Başka zihniyette, başka olgunlukta adamlara ihtiyacımız var. Bunları yetiştirecek olanlar da bundan sonraki annelerdir.”

    “Daha esenlikle, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır. Büyük Türk kadınını çalışmamıza ortak yapmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını ilmi, ahlaki, sosyal, ekonomik hayatta erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve destekleyicisi yapmak yoludur.”

    Buna ek olarak, Mustafa Kemal Atatürk kadın ve erkek eşitliği ile ilgili 1 Eylül 1925 tarihli İkdam Gazetesi’nde yaptığı açıklamada; “Toplum kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Mümkün müdür ki yığının bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kitlenin bütünlüğü ilerleyebilsin; mümkün müdür ki, bir cismin yarısı zincirle toprağa bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin. Şüphe yoktur ki; ilerleme adımları kadın ve erkek iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmalı, yükselme ve ilerlemede birlikte yol alınmalıdır.

    Yaşamak demek faaliyet demektir. Bu sebeple bir toplumun bir organı faaliyette bulunurken, diğer organı işlemez ise o toplum felç olmuştur. Bundan ötürü bizim toplumumuzda ilim ve teknik gerekli ise bunları aynı derecede hem erkek hem kadınlarımızın edinmeleri lazımdır. Şuna inanmak lazımdır ki dünya üzerinde gördüğünüz her şey kadının eseridir.”

     Türk kadını, sosyal hak ve özgürlüklerini koruyan Medeni Kanun’a medeni olarak nitelendirdiğimiz birçok ülkeden daha önce kavuşmuştur. 17 Şubat 1926’da Medeni Kanun’un kabul edilmesiyle birlikte kadınlar birçok özgürlüğe sahip olmuşlardır. O dönemde kanunun kabulü büyük bir reform niteliği taşımaktadır. Çünkü kadınlar, anayasasını örnek aldığımız İsveç’te dahi seçme ve seçilme hakkına sahip değildi.

    Medeni Kanun’dan sonra kadına siyasi hakların verilmesi yolunda adımlar atılmıştır. Kadınlara ilk olarak 3 Nisan 1930 tarihinde Belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı verilmesiyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti, diğer İslam ülkeleri arasında kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanıyan ilk İslam ülkesi olmuştur. 1935 yılında yapılan Milletvekili Genel Seçimlerinde mecliste 18 kadın milletvekili bulunmaktadır. Parlamentodaki temsil oranları ise %4,5’tir. Türkiye kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanıyan ilk İslam ülkesi olmasının yanında Amerika, Asya, Avrupa’da daha bu hakkın tanınmaması yapılan reformun önemini ortaya koymaktadır.

    1924 tarihinde Tevhidi Tedrisat Kanunu ile eğitim tek bir çatı altında toplanarak kadın ve erkeklere eğitimde eşit fırsatlar verilmiş, sonrasında erkek kız karışık karma eğitime başlanmıştır. Kız erkek bütün öğrencilerin hepsinin birer meslek sahibi olarak topluma katılımı ve yararı için emek harcanmıştır.

    Cumhuriyetle gelen eğitim, öğretim kadınların çalışma hayatına katılmalarını da sağlamıştır. 1928 yılında hukuk eğitimi alan kadınlarımız avukat olarak baroya girmişlerdir. 1931 yılında bir Türk kadını ilk kadın cerrahı olarak çalışmaya başlayarak tıp dünyasında varlığını göstermiştir. 13 Kasım 1932 de ilk Türk “Kadın Hükümet Doktorunun” ülkesine öncülük ettiği görülmektedir. 1933 yılında Üniversitelerle ilgili yenilikler yapılarak Türk kadınının akademik kariyer yapması sağlanmıştır. 1934 yılında Sabiha Gökçen ilk pilot olmuştur. 1937 yılında ilk spiker Emel Gazimihal sesini duyurmuştur. 1943 yılında ilk tiyatro ve opera sanatçılarımız mezun olmuşlardır.

    Özetlemek gerekirse, Cumhuriyet döneminde kadın konusuyla ilgili dünyada farklılık getiren, tarihi açıdan özgün bir deneyim yaşanmıştır. Günümüzde kadınların koşullarının iyileştirilmesi ve güçlendirilmesi ile ilgili olarak alınan karar ve politikalarda bu tarihsel deneyimin izlerini görmek mümkündür. Cumhuriyetin kurulduğu 1923 yılını izleyen ilk 10 yılda kadının bir yandan yurttaşlık hakkı kazanması sağlanırken bir yandan da Türk toplumu değişimden geçerek yeniden yapılanmıştır.

     Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne kadın hakları ve kadınların siyasal ve toplumsal statüsüne dair Türkiye’nin de taraf olduğu birçok uluslararası antlaşma vardır. Özellikle 7 Mayıs 2004 tarihinde Anayasa’nın 90. maddesinde yapılan değişiklikle “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşmalarla ulusal kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda çıkabilecek ihtilaflarda milletlerarası anlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü eklenmiş, bu bağlamda Türkiye tarafından 1985’te imzalanan CEDAW (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi) ve 2011’de imzalanan İstanbul Sözleşmesi de ulusal düzenlemeler karşısında üstün konuma getirilmiştir.

    Sonuç olarak, cumhuriyetin ilk yıllarından bugünlere doğru geldiğimizde sosyal ve siyasal alanda bazı gerilemeler olduğu görülmektedir. Örneğin 1935 yılında mecliste 18 kadın milletvekili varken 1999 yılına kadar mecliste bu sayıya ulaşılamamıştır.  Günümüzde ise Bakanlar Kurulunda sadece bir kadın bakan vardır.

    Bu örnekte de görülebileceği üzere Türk tarihinde kadın, diğer toplumlara göre birçok dönemde erkeğin yanında eşit bir güçle yol almış, dinsel, toplumsal ve coğrafi değişiklikler sonucunda belli dönemlerde pasif konumda kalmış ancak her durumda toplumdaki hak ettiği rolü kazanabilmek için savaş vermeye devam etmiştir.

    Günümüzde ise kadın; haklarını, siyasal ve sosyal gücünü korumak ve ilerletebilmek adına birçok engeli yıkmaya, toplumun ve eril zihniyetin kendisine biçtiği rolü aşmaya ve toplumsal baskılara karşı mücadele etmeye devam etmektedir. Tarih boyunca kadınların bir araya gelerek büyük bir kuvvet oluşturduğu ve toplumları şekillendirdiği bilinmektedir. Buna istinaden, kadınların güçlü duruşu ve dayanışmasıyla gelecekte de toplumları etkileyebileceği ve dünyaya yeni bir bakış açısı katabileceği açıkça görülebilmektedir.

KAYNAKLAR

Adaçay, F. R. (2018). Toplumsal Cinsiyetin Yaratılması ve Sürdürülmesinde Temel Kurumların Rolü. Uluslararası İnsan Çalışmaları Dergisi, 1-19.

Gökçimen, S. (2008). Ülkemizde Kadınların Siyasal Hayata Katılım Mücadelesi. Yasama Dergisi, 1-10.

Özaydınlık, K. (2014). Toplumsal Cinsiyet Temelinde Kadın ve Eğitim. Sosyal Politika Çalışmaları Dergisi, 5-20.

Öztürk, Z. A. (2011). Uluslararası Siyasette ve Karar Alma Mekanizmalarında Kadın. 10-33.

Pınarcıoğlu, N. Ş. (2017). Eril Siyasette Kadın Temsili. Batman Üniversitesi Yaşam Bilimleri Dergisi, 1-13.

Terzi, A. (2012). Türk Siyaset Kültüründe Kadınların Rolü. 21. Yüzyılda Eğitim ve Toplum Eğitim Bilimleri Sosyal Araştırmalar Dergisi, 19-23.

avatar

Yazar Sena Bayrak

Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler 4. Sınıf Lisans Öğrencisi.
Namık Kemal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Topluluğu Başkan Yardımcısı.

blank

A’dan Z’ye Donald Trump

blank

Alışılmadık Bir Dönem Hikayesi: Dickinson