in

Masada Popülizm Var: İdeolojik Yaklaşım

“The beauty of me is that I’m very rich”

-Donald Trump

Popülizm son 10 yıldır kulaklarımızı rahatsız eden bir sözcük olarak özellikle medyada çokça yer bulan bir kavram. Latin Amerika’dan Avrupa’ya kadar uzanan “popülizm” asıl popülerliğini 2016 ABD başkanlık seçimleri ile kazandı. Latin Amerika’da kayırmacılığı, müesses nizamın elinde bulundurduğu ekonomik ve politik gücü eleştiren bir retorik ile; Avrupa’da göçmen karşıtı dili ve liberal demokrasinin kurumlarına (özellikle Avrupa Birliği) kuşkulu bakışı ile popülerlik kazanan politikacılar, akademisyenler tarafından popülist olarak damgalandı. Trump’ın seçimleri göçmen karşıtı, Çin karşıtı ve “America First” politikalarını içinde barındıran bir dil ile kazanması ise liberal demokrasinin kalesi olan ABD’de böyle bir zihniyetin başkanlık makamına gelişi tartışmaları tekrardan ve daha kuvvetli bir şekilde alevlendirdi. Bu üç bölgenin dışında Doğu Avrupa’da Polonya ve Macaristan; Güney Avrupa’da İspanya, İtalya ve Yunanistan’da popülist liderler iktidara geldiler. Dünya çapında artan popülizmle birlikte akademide halihazırda var olan rahatsızlık kendisini hem konvansiyonel hem de yeni medyada yoğun bir şekilde göstermeye başladı. Medya ve akademi popülizmi içsel olarak “kötü” olarak gösterdi. Öyle ki kötü politikalar “popülist politikalar”, kötü politikacılar “popülist politikacılar”; yani insanların hayatında siyasetle ilgili olarak kötü olan ve hoşa gitmeyen her şey “popülist” olarak algılanmaya başlandı. Bu gibi bir bakış açısının sağlıklı olmadığı açıkça belliyken popülizm kavramının teorik olarak masaya yatırılması gereklidir. Minimum iki yazılık bir serinin ilk parçası olan bu yazı Cas Mudde ve Kaltweisser’ın “ideational populism (ideolojik popülizm)” kuramını inceleyecek. İkinci yazıda ise ana akımın dışında ve benim de yapılacak herhangi bir popülizm tartışması için gerekli gördüğüm Benjamin Moffitt’in “siyaset tarzı olarak popülizm”i incelenecek. Sonunda ise bu iki görüşten faydalanarak popülizme nasıl yaklaşmamız gerektiği ile ilgili kendi görüşlerimi paylaşacağım.

Popülizm sözcüğü 19. yüzyılın sonunda ABD’deki People’s Party ile ortaya çıktı. Parti Amerika’daki çiftçilerin ekonomik sorunlarını, ‘Big Businnes’ın ülke içindeki konumuyla ilgili eleştirileri dile getirmek için kuruldu. Bu gibi sorunlara cevap veremeyen iki partili sistem bu üçüncü partiyi popüler bir hareket haline getirdi. Parti seçimlerde gözle görülür başarılar kazanamamış olsa da eyalet meclislerinde temsilci kazanarak iki büyük partiye mesajını iletmiş oldu. Demokratik Parti’nin “Popülist Parti”nin istediği şeyleri programlarına katması, söylem haline getirmesi doğal olarak Popülist Parti’nin zayıflamasına neden oldu. Bundan sonra uzunca bir süre kaybolan popülizm kavramıyla 2. Dünya Savaşı sonrasında yeniden karşılaşacaktık.

Kelimenin nereden çıktığı, nereye gittiği anlaşıldıysa sırada popülizmi teorik anlamda incelemek var. Popülizm temel olarak üç unsurdan oluşur: halk (the people), elitler (the elite), halkın iradesi (general will). Popülizm “kusursuz halk” ile “yozlaşmış elitleri” karşı karşıya getirerek siyasetin salt olarak “halkın iradesinin” bir tezahürü olmasını öngörür. Kısacası, “iyi halk” ve iyi halkı yöneten “çıkarcı yöneticiler” dikotomisinde iyi halkın haklarını savunan ve onların “iradesini” yansıtan politikacılar “popülist” politikacılardır. Genel hatlarıyla çizdiğimiz popülizm kendi kendine ortaya çıkmadığından popülizmin ortaya çıkışındaki nedenleri, doğurduğu sonuçları; sonunda ise popülizme verilen karşılıkları incelemek faydalı olacaktır.

Siyaset de herhangi bir mal veya hizmet gibi “piyasa değeri” olan bir şeydir. Onlarca parti, parti programlarında seçmenlerin hoşuna gidebilecek, onların ihtiyaçlarına karşılık olabilecek politikaları bulundururlar; medya aracılığıyla reklamlarını yaparlar. Bu yolun sonundaki seçimlerde ise “piyasa değerlerini” aldıkları oylara bakarak anlarlar. Yani siyasetin de hem arz hem de talep boyutu vardır. Popülizm de bir talebe binaen arz edilmiştir.

Sosyoekonomik ve sosyopolitik koşullar seçmen davranışlarını önemli bir şekilde etkiler. Orta sınıfın oldukça büyüdüğü kabul edilirse, seçmenler artık yoksul-zengin ikiliğinden çıkmış olup dönemin koşullarına göre ihtiyaçlarında farklılıklar oluşabilen seçmenler haline gelmiştir. Bu yüzden insanların hayat kalitelerinin marjinal olarak değişmesi seçmenlerin seçimlerdeki oyunu sabit tutmuyor, seçmenler siyaset piyasasında kendisini en çok temsil eden partiye oy vermeye meyilli oluyor diyebiliriz. Gri bölgede bulunan çoğunluk seçmenden en çok oy alan parti ise günün sonunda başarılı oluyor. Dolayısıyla, Avrupa’da 2008 krizi ve sonrasında gerçekleşen Euro krizi sonucunda popülist partilerin yükselişe geçmesi sürpriz değil.

Grafik: Avrupalı seçmenin oy verme yönelimi, Avrupa’daki popülist partiler
Görsel: The Economist

Popülistleri siyasette ödüllendiren bir başka faktör ise statükodaki ana akım partilerin seçmene hitap edememesidir. Seçmenin talepleri yerine ısrarla sahip oldukları ajandaları uygulamaya çalışıp bunun reklamını yapmaları seçmenin demokrasiden beklediği bir şey değildir. Popülistler ise burada devreye girer. Örneğin, Batı’daki sosyal demokrat partilerin artık kendi milletlerinin işçi sınıfını koruyacak politikalar üretmek yerine ekonomik globalizm ve çok kültürlülüğü savunması bahsedilen işçi sınıfını yalnız bırakmıştır. ABD’deki ve Birleşik Krallık’taki durum da budur. ABD’de Trump üniversite diploması olmayan seçmenin yüzde 39, geçmişteki Cumhuriyetçi aday Romney’in14 puan üstünde, oyunu alarak büyük kazanımlar sağladı. Brexit sürecinde Muhafazakâr Parti güven tazelemek amacıyla gittiği erken seçimde İşçi Parti’sinin kalesi olan “Kırmızı Duvar (Red Wall)” bölgesini maviye çevirmeyi başardı ve seçimde yıkıcı bir zafer elde etmiş oldu. Sonuç olarak, taleplerinin dinlendiğini düşünen seçmen, bölgesinde var olan politik kültürü redderek günlük ihtiyaçlarını çözeceğine inandığı partiye oy atabiliyor. Bunu salt olarak popülizmin bir sonucu olarak görmek de seçmenlerin taleplerini önemsiz görmek ve tercihlerini küçümsemek anlamına gelebilir.

Kuzey İngiltere’de sanayi şehirlerindeki kırmızı renkle gösterilen İşçi Partisi’nin seçimdeki kaybı açıkça görülüyor

Burada talepten bahsederken insanların 20. yüzyılın ortasındaki bilgiye ulaşımı ile 21. yüzyıldaki bilgiye ulaşımının farklı olduğunu belirtmekte fayda var. İnsanlar eskiye göre yöneticilerinin yaptıklarını takip etmekte ve sorgulamakta daha etkili araçlara sahipler. Bugün insanlar politik skandalları tek tıkla öğrenebiliyor ve bununla ilgili kamuoyu çok çabuk bir biçimde oluşuyor. Wikileaks, Panama Papers gibi skandallar insanların müesses nizam hakkında duyduğu şüpheyi artırmakla beraber popülist partilerin insanlar üzerindeki etkisini artırmış oluyor. Orta sınıf kredilerini nasıl ödeyeceğini düşünürken yönetimdeki insanların yolsuzluk yapıyor oluşu popülist argümanları güçlendiriyor.

Arz da talep kadar önemli ve popülist siyasetin her gün yeniden üretilmesine sebep oluyor. Popülist siyaset genel olarak sistem içindeki ana akım partilerin dile getirmediği, gündeme almadığı şeyleri gündeme alır. Politik olmayan konuları hızlı bir şekilde politize eder. Örneğin, uzun yıllar Avrupa Birliği’nde gündem olmayan göçmenlerin entegrasyon sorunu popülist partiler tarafından dile getirilmiştir. Merkez partiler politika değiştirmek, talepleri dinlemek yerine multikültürelizmi objektif doğru olarak kabul etmiştir. Fakat özellikle son yıllarda oyları artışa geçen milliyetçi söyleme sahip aşırı sağ popülist partiler siyasi düzlemi etkileyerek göçmen krizi ile ilgili ülkeler üstü bir politika yapım sürecinin aciliyetini göstermiş oldular. (bkz: EU plans tougher controls in migration policy overhaul)

Popülistlerin siyasete pozitif değer olarak kattıkları başka bir şey ise kriz anlarındaki aktiflikleridir. Bu iki şekilde olabilir: (a) gerçekten bir kriz anında söylem üretirler, (b) yapay krizler çıkararak söylem üretirler. Krizler popülistlerin olmazsa olmazıdır çünkü kriz anlarında verdikleri mesajlar normal zamanlarda verdikleri mesajlardan daha önemli görünür. Bunun çarpıcı bir örneği Finlandiya’da görülmüştür. 2008 krizinden nasibini alan Finlandiya’da popülist True Finns partisi yüzde 19’luk oy oranıyla büyük bir zafer elde etmiştir. Bu başarı ortaya çıkan skandal ve yaratılan kriz ortamıyla sağlanmıştır. Partinin mesajı nettir: “Masumlar (halk) suçluların (elitler) şapşallıklarının cezasını çekmeye zorlanıyor.”

Popülizme karşı verilen cevaplar Alman siyaset bilimci Karl Löwenstein tarafından ortaya atılan militan demokrasi kavramı etrafında oluşmuştur. Demokrasilerin çoğulcu olması istenen bir şeydir. Fakat sorun demokrasilerin ne kadar çoğulcu olacağıdır. Demokrasinin kurumları düşüncelere ne derece özgürlük vermelidir ki hem demokrasiyi yıkmaya çalışan unsurlar elimine olsun hem de toplum kendi kaderiyle ilgili kararlarını kendi verdiğine ikna olmaya devam etsin? Fakat bugünkü durum, Löwenstein’ın 1930’lardaki dünyasından çok farklıdır. Bugünkü popülist hareketler liberal demokrasinin kurumlarına karşıdır fakat demokrasiyi savunur. Çünkü liberal demokrasinin kurumlarındaki bürokratlar, teknokratlar seçilmemiştir, bu yüzden halkın isteklerini göz ardı edebilirler. Bunlar yerine halkın seçimlerini yönetimde direkt gösterebilecekleri bir yapı kurmayı amaçlarlar. Bu yüzden popülizme verilen cevaplara bakarken militan demokrasi kavramı etrafında değil, yine arz ve talep kavramları üzerinde duracağız.

Daha önce de belirtildiği gibi skandalların ortaya çıkışı, elitlerin rahat bir hayat yaşarken ortalama insanların yaşadığı zorlu hayatı karşı karşıya getirir ve buradaki ikiliği popülistler kendi politik çıkarları için kullanırlar. Bu yüzden bu gibi skandalların, yolsuzlukların reformlarla, etkili denetim mekanizmaları kurarak oluşmasını engellemek etkili fakat imkansıza yakın bir eylem olacaktır. Çünkü bu gibi eylemler sistemsel bir şekilde olmadığında da kötü eylemlerdir ve çok spesifik bir şekilde gerçekleşebilir. Dolayısıyla yolsuzluk skandallarında siyasetçilerin sorumluluğu üstlerine almaları ve buna uygun aksiyonlar almaları toplumu liberal demokrasinin kurumlarının etkili çalıştığına ve seçili insanların da buna uygun davrandığını gösterir. Böylece kurumların bir avuç insana, özel bir zümreye çalıştığı iddiasında bulunan popülist argümanlar başlamadan bitmiş olur.

Burada seçilmiş siyasetçilerin sorumlu/temsilci görevlerinden bahsetmek yerinde olacaktır. Siyasetçiler seçilirken belli bir oy veren seçmen kitlesini temsilen yönetim mekanizmalarına dahil olur. Seçmen bu siyasetçiden kendisini temsil etmesini bekler. Buna temsilci siyasetçi diyebiliriz. Fakat bazı durumlarda siyasetçi bu temsilciliği bir kenara koyup nasıl yöneteceğine seçmenden bağımsız bir şekilde “teknokratça” karar verebilir. Buna ise sorumlu siyasetçi diyebiliriz. Örneğin, Avrupa’da sağ popülist partileri yönetime getirmemek için yapılan “istenmeyen ittifaklar” sorumlu siyasetçiliğin bir sonucudur. Fakat bunu yapmak popülistlerin “bize (iyiler) karşı onlar (kötüler)” argümanını güçlendirmektedir. Bundan farklı olarak, siyasetçilerin sorumlu olmasının kötü bir şey olmadığını belirtmek gerekir. Burada asıl sorun bu siyasetçilerin işler iyi giderken başarıları üstüne alırken işler kötü gittiğinde başarısızlıkları başka unsurlara yüklemeleridir. Kısacası, dürüst olmamaları yine popülist argümanları güçlendirmektedir.

Arz taraflı cevaplarda ise 4 aktör ve bu aktörlerin aksiyonları önemlidir: (a) Ana akım siyasi aktörler, (b) demokratik kurumlar, (c) medya, (d) ülkeler üstü kurumlar.

Ana akımdaki siyasi aktörler popülizme karşı çoğunlukla iki yolu seçerler: iş birliği veya mücadele. İş birliğini genellikle Avrupa’da kurulan koalisyonlarda görmek mümkündür. ABD’de ise 2008 krizinin meyvesi olan popülist Tea Party Cumhuriyetçi Parti ile iş birliği yapmıştır. Mücadelede ise iki yol vardır: izole etmek ve saldırmak. Popülist partileri izole etmek ve onları siyasetin dışına itmek çokça görülen bir durumdur. Fransa başkanlık seçimlerinde sağ popülist Marine Le Pen ile ikinci tura kalan Emmanuel Macron’a diğer partiler siyasi görüş farklılıkları olsa da destek vermiştir ve Marine Le Pen seçimi kaybetmiştir. Almanya’da aşırı sağ popülist bir parti olan Alternative für Deutschland (AfD) ile birlikte görülmek siyasi intihar anlamına gelmektedir. Şubat 2020’de Thüringen eyaletinde Hıristiyan Demokratların (CDU) AfD ile sosyalist bir adaya karşı yaptıkları ittifakın ortaya çıkması büyük bir ses getirdi ve CDU Thüringen eyalet başkanı istifa etmek zorunda kaldı. Böylece popülist partilerin etrafına şerit çizilip yalnızlaşması, dolayısıyla güçsüzleşmesi amaçlanmaktadır. Saldırma yöntemi ise genelde daha popülist bir yönetime yol açan bir yöntem olarak karşımıza çıkar ve Venezuela’da milenyumun başında yaşananlar örnek gösterilebilir.

Liberal demokrasilerin anayasal kurumları (anayasa mahkemeleri gibi üst mahkemeler, seçim kurulları) popülistlere karşı ülke içinde zarar görebilecek azınlık unsurları korumayı amaçlar. Popülistlerin yapmak istediği birçok şeyi engelleyerek bireysel özgürlükleri korur. Almanya ve ABD’de bu kurumların güçleri politika yapım süreçlerini engelleyebilecek düzeydedir. Fakat her ülkede durum böyle değildir. Macaristan’da Viktor Orban’ın FIDESZ’i anayasal kurumları etkisizleştirecek birçok yasa geçirmiştir. Anayasal kurumlar Orban’ı durdurabilecek bir güce sahip değildir.

Medya popülist partileri başarılı veya başarısız yapabilecek güçtedir. Fakat bu etkiler ülkeden ülkeye değişken özellik göstermektedir. Almanya’da popülist partilere hiç kredi verilmezken Birleşik Krallık’ta Brexitçi UKIP’yi yücelten medya organları var olabilmektedir.

Ülkeler üstü kurumların görünüşte popülist liderlere karşı etkili olabilecekleri sanılsa da pratikte çok farklı bir tablo ile karşılaşılmaktadır. Latin Amerika’da liberal kurumları korumak amacıyla kurulan Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) ve savaş sonrası Avrupa’daki barışı korumak amacıyla kurulan Avrupa Birliği ilk başarısızlıklarını sırasıyla Venezuela ve Macaristan örneklerinde vermişlerdir. Zaten bu kurumların alacağı olası aksiyonlar muhtemelen popülist liderlerin “bize” karşı “onlar” söylemini güçlendirecektir. Bundan farklı olarak söylenegelen “iç işlerinde bağımsız” olmak da sosyolojik olarak her ülkenin toplumunun barındırdığı kolektif bir düşüncedir ve bundan beslenen kolektif düşünce dış müdahaleleri şeytanlaştıran popülist partilere destek olarak dönebilir.

Macaristan lideri Viktor Orbán “Önce Macaristan” Afişinin önünde konuşma yapıyor
Görsel: REUTERS/Bernadett Szabo

Popülizmi anlamak için önemli gördüğüm iki görüşü kendi görüşlerimi de katarak açıklayacağım bu yazı dizisinde dikkat edilmesi gereken tek unsur, sosyal bilimlerde çokça görülen normatif düşüncelerin kolayca objektif doğruymuşçasına kabul edilmesinin bizi sağlıksız bir muhakeme sürecine iteceğidir. Dolayısıyla, bu yazı dizisinde salt olarak popülizmi inceleyebilmek, popülizm dışındaki unsurların doğruluğunu tartışmamak için birçok şeyi var olduğu biçimde doğruluğunu kabul etmiş bulundum. Fakat popülizmi düşünürken demokrasinin, liberal demokrasinin veya bunların alternatiflerinin doğruluğunu akıl mahkememizde sınamak önemli olacaktır. Bir sonraki yazımda Benjamin Moffitt’in “siyaset tarzı olarak popülizm” görüşünü inceleyeceğimi hatırlatarak sizlere veda ediyorum.

“Government of the people, by the people, for the people, shall not perish from the Earth.”

-Abraham Lincoln

Kaynakça

Cas Mudde and Cristóbal Rovira Kaltwasser – Populism: A Very Short Introduction

Benjamin Moffit – The Global Rise of Populism: Performance, Political Style, and Representation

DW

Unherd

The Atlantic

The Washington Post

 

avatar

Yazar Bedirhan Akay

Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi 1. Sınıf
İlgi Alanları: Münazara, güncel siyaset; Formula 1, Futbol.

blank

Tanrı’nın Eseri Şeytanın Parçası – The Cider House Rules

blank

Poseidon’un Öz Evladı: Michael Phelps