in

Su Üzerinde Satranç: Doğu Akdeniz Çıkmazı

   Akdeniz, kıyısındaki ülkelere oldukça büyük imkanlar veren, jeopolitik konumlarını kritik derecede arttıran 2.5 milyon kilometrekareyi kaplayan devasa bir yarı kapalı bir denizdir. Kendisine kıyısı olan 39 ülke olmakla beraber, denizin görece doğusundaki ülkelerin çok uzun zamandır anlaşamadığı görülmektedir. Zaten uzun zamandır belki pasif konumda olan bu problemler 2013’deki Mısır-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye tarafından hukuka aykırı olduğu iddia edilen anlaşmayla uyanmıştır. Doğalgaz rezervi arama çalışmalarıyla da gerginlik zirve noktasını bulmuştur. Gerginliğin taraflarına baktığımızda, GKRY, Yunanistan, Türkiye, KKTC, Mısır ve Libya olarak ayırabiliyoruz. Ama aslında Doğu Akdeniz’i adeta Gordion Düğümü’ne çeviren olgu, bu gerginliğin, ülkelerin diğer politikalarıyla beraber katmanlı bir hale gelmesidir. Bunu açmak gerekirse, Türkiye ve GKRY arasındaki temel problem, KKTC’nin Rumlarca ülke olarak tanınmamasından kaynaklı, Rum Yönetimi’nin iddia ettiği fazladan alanlardır. Türkiye ve Yunanistan arasında halihazırda Ege Denizi’nde olan karasular problemi benzer yansımalarla Doğu Akdeniz’de de görülmektedir. Tüm bunların üstünde Yunanistan’ın, Türkiye’nin 2019’da Libya ile yapmış olduğu anlaşmaya misilleme olarak, Mısırla beraber imzaladığı Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması (MEB) tarafları masadan kaldırmış ve birbirlerine karşı teyakkuz haline getirmiştir. Tüm bu olguları hukuki perspektiften ele almamız anlaşmazlıkta ülkelerin durumunu analiz edebilmemiz için çok daha sağlıklı olacaktır

1.  Yunanistan’ın Durumu ve İzlediği Politika

  Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de kendi çizdiği haritasının hukuki temellendirmesi, Ege Denizi’nde Türkiye ile taraf olduğu anlaşmazlıkla aynılık göstermektedir. Bunun ışığında Yunanistan’ın yapmaya çaba gösterdiği şey Doğu Akdeniz’de kendine Kaşot, Girit, Meis, Rodos ve Kerpe’yi hat alarak bir MEB çizmektir. Buradaki kilit nokta, Yunanistan’ın Meis’i de hattın bir parçası yaparak Türkiye’yi tam anlamıyla Kaş’a hapsetmeyi istemesidir. Bu küçük ada anlaşmazlıkta önemli bir rol oynadığı için daha yakından incelenmelidir. Meis’i ilginç kılan şey Türkiye’ye 6 kilometre ama Yunanistan’a 590 kilometre olmasıdır. Osmanlı’nın elinden 1915’te çıkmış, On İki Adaya bağlı bir adadır. Türkiye’ye 6 km olması sonucu Yunanistan’ın iddia ettiği MEB çerçevesinde Türkiye’yi Kaş’ta tamamen karaya hapsetmektedir. Türkiye’nin buna karşı olan argümanlarını Uluslararası Adalet Divanı görüşleriyle aşağıda inceleyeceğiz. Yunanistan’ın öne sürdüğü bir başka argüman ise “takımada argümanıdır”. Bu argüman ışığında, ülke, kendisinin bir takımada devleti olarak kabul edilmesi gerektiğini savunmuş ve bunun ışığında MEB’in tüm adaların dış noktalarının bir çizgi biçiminde birleştirildikten sonra dışarıda kalan hattan itibaren sayılması gerektiğini öne sürmüştür.  Takımada devleti de tamamıyla bir veya daha fazla takımadadan oluşan ve başka adaları da içine alabilen bir devlettir. Tabii ki bu tanımlama ışığında. Takımada devleti kavramı ancak “anakarası” olmayan devletlere, örneğin Japonya ve Endonezya gibi devletler için karşılık bulacaktır. Bundan ötürü Yunanistan, Ege ve Akdeniz’de bu argümandan vazgeçmiştir. Geldiğimiz noktadaysa Yunanistan, sınırlar konusunda yanına Kıbrıs, İsrail, Mısır ve doğal olarak Avrupa Birliği’ni almıştır.

                                                                             Kaynak: Euronews

2.  Türkiye’nin Durumu ve İzlediği Politika

  Türkiye, Akdeniz’e kıyısı en uzun olan devlet olmakla beraber kendi      çizdiği haritanın hukuki açıklamasını çeşitli argümanlara dayandırmaktadır. Fakat ondan önce, Türkiye’nin aslında tüm bu MEB ve Kıta Sahanlığı kavramlarının düzenlendiği 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne, Konvansiyon’da çıkan 6 mil-12 mil ayrımı yüzünden imza koymadığını belirtmemiz gerekir. Bu nedenle aslında Türkiye’nin dayandığı argümanlar; “hakça ilkeler ve Sözleşme’nin artık örf ve adet hukuku olmuş olan bölümleri” olarak belirtilebilir. Yunanistan’ın çizmeye çalıştığı beşli hatta Türkiye UAD içtihatlarıyla karşılık vermektedir. UAD, adaları MEB’e yarattığı etki üzerinden üçe ayırmaktadır: 1) Tam Etki 2) Kısmi Etki ve 3) Sıfır Etki. Tam etki genellikle ada devletlerine uygulanan bir doktrindir. Buna göre adalar MEB içerisinde tüm etkisini gösterirler ve 12 mil bu kara parçasından sayılmaya başlanır. UAD, bunu Türkiye-Yunanistan gibi sorunlarda uygulamamaktadır. İkincil olarak, adalar, önceki kadar etki göstermeyip sadece sınırın belirleyicisi olmaktadır. Yani, orta hattı hesaplamaya adanın sonundan değil, devletin anakarası üzerinden hesaplamaya başlamaktadır. Ada da MEB’in sınırını oluşturmaktadır. Sıfır etkideyse artık Ters Taraftaki Ada doktrini uygulama bulur. Ters taraftaki ada, en basit tanımıyla iki ülke arasında çizilen orta hattın “yanlış” tarafında kalan adalardır. UAD, genel olarak bu adaların hiçbirine, herhangi bir MEB ya da kıta sahanlığı tanınmasının mümkün olmadığı yönünde uygulamalara gitmektedir. Yunanistan’ın burada karşı çıktığı nokta esasen bir devletin toprağına etki tanınmamasının, o devletin bütünlüğüne bir aykırılık ortaya çıkardığı yönündedir. Fakat unutulmaması gereken, devletin bütünlüğü bu halde siyasi bir kavramdır, coğrafi değil. Hem de bu yönde bir hak tanınması Türkiye’nin kendi MEB’inden yararlanmasını neredeyse katlanılamaz hale getirdiğinden “hakça ilkeler” doktrinine de aykırıdır. Peki Türkiye’nin önerisi nedir? Türkiye’nin çizdiği haritada Meis, Rodos, Kerpe ve Kaşot’un herhangi bir etki yaratmadığı ters taraftaki ada doktriniyle açıklanmakta ve bu biçimde aslında Yunanistan’ın çizdiği haritaya göre katbekat fazla MEB’e ulaşılmaktadır. Bunu açıklayan bir başka doktrinde “kapatmama” prensibi ve “oransallıktır”. Buna göre Anadolu Yarımadasının sahil şeridi uzunluğu düşünüldüğünde Kıbrıs veya diğer adalarca eşit uzaklık ilkesinin ele alınması, Türkiye’nin Mersin ve Antalya Limanları’nın önünün kapanmasına neden olacaktır ki bu da hakça ilkelere doğrudan aykırıdır. Dolayısıyla Türkiye de bu argümanlara dayanarak kendi haritasını çizmiştir.

                                                                          Kaynak: Dışişleri Bakanlığı

3.   Güney Kıbrıs-Kuzey Kıbrıs Anlaşmazlığı

   GKRY’nin çizmiş olduğu ve Yunanistan tarafından da destek bulmuş olan haritayla KKTC tarafından çizilmiş olan ve Türkiye’nin de anlaşma sağladığı harita arasında çok büyük bir fark bulunmaktadır, bu fark GKRY’nin KKTC’yi bir devlet olarak tanımaması sonucunda normal şartlar altında Türk tarafına ait olan MEB’ler üzerinde hak iddia etmesine dayanmaktadır. Bu halde Rum Yönetimi’nin tavrı KKTC’yi tanımamakla beraber pratikte Türk Yönetimi’ne ait olan alanları gasp etmek üzerine olmuştur. Türkiye de zaten bunun farkında olduğu için Rum Yönetimi ile bir kere dahi Doğu Akdeniz konusunda masaya oturmamıştır. Zira bu, şuan ki siyasi konjonktürde aşılabilecek bir problem değildir. Bunun yanında Rum Yönetimi’nin yarı-kapalı bir deniz statüsünde olan Akdeniz’de diğer ülkelerle bir anlaşmaya varmadan, bir noktada emrivaki bir duruşla, doğalgaz aramaya başlaması sonucunda, ihale olarak verdiği 13 parselden 5 tanesi Türkiye’nin egemenlik alanında kaldığından haklarını gasp etmektedir. Türkiye ve KKTC’nin, Türk Yönetimi’nin egemenliği dikkate alınarak çizilen haritadaysa Türk Yönetimi’nin Rum Yönetimi tarafından gasp edilen 7 parseli görülmektedir.

                                                                      Kaynak: Güncel Haber

4. Deniz Alanı Sınırlandırma Konusunda Müzakereler

  Yukarıda incelemiş olduğumuz tüm bu hukuki dayandırmalarla beraber ülkeler bir noktadan itibaren denize kıyısı olan komşularını yanına çekmeye çalışmış ve ittifak aramaya başlamışlardır. Bunu ilk ve en hızlı bir biçimde ilerleten GKRY olmuştur zira ülke İsrail, Mısır ve Lübnan ile antlaşma imzalamış, İsrail ve Mısır ile olan sözleşme yerel meclislerce onaylanıp yürürlüğe girerken Türkiye’nin çabalarıyla Lübnan Meclisi’nden daha geçememiştir. Bu antlaşmalarda ilk başta göze çarpan hukuka aykırılık, yukarıda incelediğimiz özel bir doktrin olan  “kapatmama ilkesine” aykırılıktır. İlgi çeken bir başka detay ise Türkiye’nin kullanmış olduğu, diğer komşu devletlere coğrafya anlamında daha geniş ve hakkaniyet ölçüsünde alan bırakan “düşey hat” Doğu Akdeniz’in diğer sakinlerince benimsenmemiş, onun yerine GKRY yönetimi, antlaşma yaptığı her ülkeyle ortay hattı kullandığı için daha fazla alan elde etmiştir. Bu noktada üç ülkenin KKTC ile düşey hat üzerinden anlaşma yapsaydı, ortay hatta göre kayda değer bir biçimde deniz alanı kazanacağı hesaplanmıştır. Bununla beraber Türkiye ve Yunanistan da masaya güçlü gelmek adına diğer ülkelerle anlaşmalar imzalamıştır. Yunanistan’ın yukarıda bahsettiğimiz deniz hukuku ilkelerini ihlalinden ötürü her halükarda bu anlaşması hukuka aykırı kabul edilmelidir.

  Şu an ki pencerede, Türkiye NAVTEX ilan ederek Doğu Akdeniz’de fiilen harekete geçmiş, bununla beraber Yunanistan’a tüm kapıları kapatmamıştır. Türkiye’nin NAVTEX ilanı ise Yunanistan’ı teyakkuza geçirmiş ve komşu ülke AB’yi acil toplantıya çağırmıştır. Anlaşmazlığın sıcak çatışma halini alması çok beklenmiyor ama tarafların masada nasıl anlaşacağı büyük merak konusu. Bu siyasi konjonktürde Doğu Akdeniz’de gerginliğin sona ermesi şapkadan tavşan çıkarmak olacaktır.

Kaynakça

  •     Dr. Cihat Yaycı – Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanları Paylaşım Sorunu ve Türkiye
  • Hasan Sencer Peker ve Diğerleri- Doğu Akdeniz’de Yetki Deniz Yetki Alanları Paylaşımı ve Enerji Güvenliği
  • SETA
  • Sami Doğru – Deniz Alanlarının Sınırlandırılması Hukuku ve Doğu Akdeniz
  • Yunus Emre Açıkgönül – Deniz Yetki Alanlarının Hakça İlkeler Tarafından Sınırlandırılması
avatar

Yazar Ege Altunışık

Ankara Üniversitesi- Hukuk

blank

Robert Fortune’ın Hikayesi: Çay İmparatorluğu’nun Çöküşü

blank

Frigya Devleti ve Medeniyeti