in

Uluslararası Arenada Egemenliğin Değişen Yüzü

NATO Secretary General Jens Stoltenberg attends the General Assembly of the United Nations. Remarks by Antonio Guterres, Secretary-General of the United Nations

  Günümüzde hem hukukçuların hem de siyaset bilimcilerin en çok üzerinde konuştuğu konulardan birisi egemenliktir. Aslen egemenlik, toplumların oluştuğu ve insanların bir arada bulunduğu ilk dönemlerden bugüne kadar gelen, toplum içinde son sözü söyleyecek bir otoritenin bulunması gerektiği düşüncesine bağlı olarak ortaya çıkmış bir anlayıştır.

  Bu bağlamda egemenlik, devlet kavramını ortaya çıkarmış ve devlet ile birlikte incelenen bir kavram haline gelmiştir. Aynı zamanda devlet olmanın üç kurucu unsurundan birisi olan “egemenlik”, diğer iki unsur olan “ülke” ve “ulus” kavramlarına işlerlik ve kişilik kazandırması bağlamında, devletler için vazgeçilmez bir öneme sahip olmuştur.

 Egemenlik, literatüre ilk defa bu kavramı tanımlayan ve sistemleştiren Jean Bodin’in “Devletin Altı Kitabı” adlı eseri ile girmiştir. Bodin egemenliği, ülke sınırları içerisinde yaşayan bütün insanlar üzerinde kanunla kısıtlanmayan ve üstün iktidar olarak tanımlamıştır.

 Blackwell’in Siyasal Düşünceler Ansiklopedisi’ ne göre ise egemenlik; “Siyasal hiyerarşide tepe noktasına yakın bir yerde, karar verme ve anlaşmazlıkları noktalama yetkisine sahip asal yargıç konumundaki bir tarafın niteliklerine denk düşen erk ya da yetki” olarak tanımlanmıştır.

 Bugün bilinen anlamıyla egemenlik kavramı, pratikte Avrupa’da yaşanan 30 Yıl Savaşları sonrasında imzalanan 1648 Vestfalya Barışı ile ortaya çıkmıştır. Dönemin hâkim anlayışına göre egemenlik; sınırsız, mutlak, tek, bölünmez ve devredilmez nitelikleriyle tek bir üstün güce, monarka aittir. Egemen gücü ulusal veya uluslararası bağlamda sınırlandıracak hiçbir unsur yoktur.

  Ancak, 1789 Fransız Devrimi ile klasik egemenlik anlayışı gelişiminin son aşamasına ulaşmıştır. Bu yeni egemenlik anlayışı, egemenliğin kaynağını topluma dayandırmış ve kavramın anayasal bir ilke olmasına imkan sağlamıştır. Ancak egemenlik; monarktan ulusa geçişinde, aynı bir tacın sahibinin değiştirilmesi gibi, sadece aidiyetlik açısından değişime uğramış, mutlaklığı, sürekliliği, devredilmezliği gibi nitelikleri özünde aynı kalmıştır.

 Bu durumda devrimin başardığı en büyük şey, kral ile devletin kişiliğini birbirinden ayırmak ve kralın tahtına ulusu oturtmaktır. Diğer bir deyişle monarşinin elinden alınan bu miras ulusa teslim edilmiştir.

  Aynı zamanda 1789 Fransız Devrimi ile ulus kavramı ortaya çıkmış ve gelinen bu aşamanın beraberinde 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile bu durum pozitif güvenceye alınmaya çalışılmıştır. Böylelikle meşruiyetin kaynağı da değiştirilmiştir. Artık devlet, meşruiyetini kendisinden değil, yasa koyucu olan ulustan almaktadır.

  Bu bilgiler ışığında günümüze doğru geldiğimizde egemenlik kavramı, doğuşu, oluşumu ve kurumsal altyapısının oluşumu süreçlerinden bugüne kadar fazlaca tartışılan bir konu olmuştur ancak 20. Yüzyıl bu tartışmaların bir nevi kırılma noktası haline gelmiştir. Zira, bu dönemde yaşanan toplumsal, ekonomik ve siyasi gelişmeler kavramın yeniden incelenmesi gerekliliğini doğurmuş ve yeni açıklamalara olan ihtiyacı ortaya koymuştur.

  Bu kırılma noktasının asıl nedeni; dünyada Wallerstein ve Kennedy, Türkiye’de ise Fahir Armanoğlu, Yusuf Hikmet Bayur, Muvaffak Akbay gibi 20. Yüzyıl dünya tarihi üzerine yazan pek çok yazarın da değindiği ve kabul ettiği gibi Birinci Dünya Savaşı’dır (1914).

 Bütün büyük devletlerin katıldığı bu uzun ve yıkıcı savaş, dünya üzerindeki dengeleri değiştirmiş ve ulusların kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi anlamına gelen self-determinasyon ilkesini de beraberinde getirmiştir. Bu ilkenin tartışmalara konu olması ile egemenlik kavramı dünya üzerinde tekrar gündeme gelmiş ve tartışılmaya başlanmıştır.

  Ancak bu tartışmaların ilk ortaya çıktığı dönemde; ülkelerin başarısız politika denemeleri ve özellikle Amerikan Başkanı Wilson’un önerisinin belirsizliklerle dolu olması, self-determinasyon ilkesinin İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar hukuksal bir ilke haline gelmesini engellemiştir.

 İkinci Dünya Savaşı sonrası Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın kurulmasıyla beraber self-determinasyon sorunu ve buna bağlı olarak gelişen tartışmalar tekrar gündeme gelmiş, 1952 yılında özellikle Doğu Avrupa ve Asya ülkelerinin çabalarıyla alınan bir BM kararı aracılığıyla, Batılı ülkelerin karşı çıkmalarına rağmen, self-determinasyon hukuksal bir ilke özelliği kazanmıştır.

 İlerleyen dönemlerde sömürge ülkelerin bağımsızlık savaşı vermeleri ve özgürlüklerini ilan etmeleriyle “self-determinasyon” un yalnızca bir ilke değil, aynı zamanda bir hak olarak kabul edilmesi sağlanmış ve bunun yanında bu kavram, BM düzeninin öngördüğü “egemen eşitlik” ilkesine uygun şekilde halkların siyasal statülerini dış unsurlarca karışılmaksızın, kendilerinin belirlemesi şeklinde genişlemiştir.

Soğuk Savaş döneminin getirdiği iki kutuplu yapı ve devletler arası düşmanlık algılarının yaratılması, siyasi alanda da ulusal egemenliğin birincil derecede önemli bir olgu olarak kalmasına yardım etmiştir. Bu dönemde devletlerin güvenlik kaygılarının ön plana çıkması nedeniyle özgürlükçü hareketler sınırlandırılmış, hatta kutupların güvenlik şemsiyelerinin altına sığınılmıştır.

 Soğuk Savaş’ın ikinci dönemini temsil eden 1970 sonrası dönemle birlikte ise, egemenlik üzerinde de bir aşınma yaşanmış ve klasik egemenlik anlayışından uzaklaşılmaya başlanmıştır.

 İlk olarak yaşanan derin ekonomik krizler, devletlerin kendi ekonomileri üstünde tek söz sahibi aktör olmaları bakış açısını sarsmış, ulusal ve uluslararası alanda buna karşı çıkışların artmasına sebep olmuştur. Bu karşı çıkış şiddetlenerek ekonominin yanı sıra ulus-devletin görev ve işlevlerine yöneltilen eleştiriler şeklinde de kendisini göstermiştir.

 Ulus-devlet üzerine yoğunlaşan bu eleştiriler, devletin iktidar yetkisinin sorgulanması ve bu yetkinin daraltılmasının gerekliliği inancı ile birleşerek, son üç-dört yüzyıllık algının yarattığı egemenlik kurumunun sarsılmasına neden olmuştur. Bu dönemde meydana gelen ve artarak devam eden gelişmeler, ulusal egemenliğin anlam değiştirdiğini ve giderek daha dar bir çerçevede tanımlanmaya başlandığını göstermektedir.

 Egemenliğin dönüşümü bu bağlamda en kapsamlı olarak, küreselleşme olgusu ile birlikte değerlendirilerek analiz edilebilir. Küreselleşmeye bağlı olarak oluşan uluslararası sistem, mutlak ve diğerlerinden üstün bir egemenliğe sahip devletlerin (ulus-devletler), artık bu yeni sistemin bir parçası olmaları gerekliliğini doğurmuştur.

  Özellikle bu dönemlerde insan haklarının tüm devletler için bağlayıcı bir hale gelmesi, klasik egemenlik anlayışının en fazla önem verdiği ilkelerden birisi olan “iç işlerine müdahale etmeme” ilkesi ile ters düşmesine neden olmuş ve egemenlik anlayışı bu çerçevede yeniden şekillenmiştir.

 Buna ek olarak klasik egemenlik anlayışı yalnızca iç egemenlik yönünden değil, dış egemenlik bakımından da büyük bir dönüşüm geçirmiştir. Bu dönüşümün en büyük etkeni uluslararası ve ulusüstü örgütlenmelerin ortaya çıkması, uluslararası kuruluşlara üyelik ve uluslararası antlaşmaların kabul edilmesi, devletlerin kendi istekleri ile egemenliklerini sınırlandırmaları ve egemenliğin “tek” ve “mutlak” olan yapısını değiştirmeleri olarak yorumlanabilir.

 Ayrıca, ülke içi ve uluslararası kamuoyu dışında klasik egemenlik anlayışının aşınmasına neden olan bir diğer etmen olarak çok uluslu şirketler ön plana çıkmaktadır. Ellerinde önemli büyüklükte bir ekonomik güç bulunduran bu şirketler kendi çıkarlarına bağlı olarak bulundukları ülkelerde hükümetlerle de çoğu zaman iş birliği yolunu seçerek, bu hükümetleri yönlendirmektedirler. Bu durumda 19. yüzyılda ekonominin her alanında kontrol sağlayabilen ve tek etkin güç olan devlet, 20. yüzyılda bu belirleyiciliğini çok uluslu şirketlere devretmeye başlamıştır.

  Aynı zamanda özellikle 1980 sonrası dönemde ortaya çıkan ve sayıları hızla artmakta olan Sivil Toplum Kuruluşları, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi pek çok uluslararası kuruluş tarafından desteklenmekle beraber hükümet kararlarını sorgulamakta, değiştirilmesi yönünde baskılar yapmakta ve büyüklüklerine ya da etki kapasitelerine göre başarılı sonuçlar alabilmektedirler. Bu durumun sonucu olarak, Sivil Toplum Kuruluşları’nın devletin sınırsız egemenliğine yönelik hem içte hem de dışta sınırlayıcı bir etkisinin olduğu kabul edilmelidir.

 Sonuç olarak 20. ve 21. yüzyıllar, pek çok önemli siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel değişikliklerin yaşandığı birçok döneme ev sahipliği yapmıştır. Özellikle devlet olmanın üç kurucu unsurundan biri olan egemenlik kavramının geçirdiği dönüşümler, bu dönemlerde en sancılı süreç olmuş ve birçok tartışmayı beraberinde getirmiştir.

 Bununla birlikte, kendi norm ve kurallarını yaratan bu yeni uluslararası sisteme entegre olabilmek için, devletler sınırlı egemenlik olarak adlandırılan bir anlayış çerçevesinde fedakarlıklar yapmak zorunda kalmıştır.

 Bunlar temel olarak, insan hakları ile ilgili düzenlemelere uymak, uluslararası hukukun ve uluslararası antlaşmaların gereklerini yerine getirmek, çok uluslu şirketlerin sermaye akımlarının ve sivil toplum kuruluşlarının dünya kamuoyu üzerindeki güçlü etkisine kapılarak egemenliklerinde sınırlamaya gitmek olarak özetlenebilir.

  Bütün bu gelişmeler doğrultusunda sistemin tek aktörü konumunda bulunan devletler artık diğer aktörlerle (uluslararası organizasyonlar, çok uluslu şirketler, STK’ler ve diğer küresel aktörler) bu konumu paylaşmaktadırlar.

  Bu durumda klasik egemenlik anlayışının en önemli unsurlarından biri olan “Mutlak Egemenlik” anlayışı terk edilmekte; yeni sistemde hala en önemli aktör olarak bulunan devletler, bu konumlarını korumak ve sürdürmek amacıyla egemenliklerinden belli ölçüde fedakârlık etmektedirler.

  Devletin egemenliğini kısıtlayan bu pek çok yapıya karşın, 21. yüzyılda üstünlük sağlanamamış ve tam bir ideale kavuşulamamıştır ancak devletler ve kurumlar arasında sürdürülen bu konumun gelecekte dengesinin kaybedileceği pek çok hukukçu, siyasetçi ve yazar tarafından öngörülmektedir. Devletlerin varoluşunun en önemli unsurlarından biri olan egemenliğin mutlakiyetini kaybetmesi ve sınırlandırmaya gidilmesinin gelecekte yaşanacak etkileri ve egemenliğin gücünü kaybedeceği hakkındaki tahminler pek çok tartışmaya yol açmakta, devletlerin iç ve dış politikalarını etkilemeye devam etmektedir.

Kaynakça

Yeşim Çelik, Geçmişten Günümüze Egemenlik Kavramı ve Değişen Egemenlik Anlayışı, s. 395-397,
Tüiç Akademi, Egemenlik, (http://www.tuicakademi.org/egemenlik/)
Ozan Ersözden, Ulus Devlet, 2. Basım, İstanbul 2008, s. 52.
Dr. Mehmet Turhan, Değişen Egemenlik Anlayışının Hak ve Özgürlüklerin Korunmasına Etkileri ve Türk Anayasa Mahkemesi, s. 2-5.
Dr. Emin Bozkurt, Uluslararası İnsan Hakları Hukuku, s. 105.
Tayyar Arı, (2008); Uluslararası İlişkiler Teorileri: Çatışma, Hegemonya, İş Birliği, Bursa: MKM Yayıncılık.
Kemal Cebeci, (2008); “Küreselleşme Bağlamında Ulus-Devletin Egemenlik Gücünün Dönüşümü”, Sayıştay Dergisi, Ekim-Aralık 2008, s. 23-39.
Oral Sander, (1999); Siyasi Tarih: İlkçağlardan 1918’e, Ankara: İmge Kitabevi.
Oktay Uygun, (2003); “Küreselleşme ve Değişen Egemenlik Anlayışının Sosyal Haklara Etkisi”, Anayasa Yargısı 20, Ankara: Anayasa Mahkemesi Yayını, s. 250-284.
Murat Yıldırım, (2004); “Küreselleşme Sürecinde Egemenlik”, C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 28, No:1, Mayıs 2004, s. 35-48.
avatar

Yazar Sena Bayrak

Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler 3. Sınıf Lisans Öğrencisi.
Namık Kemal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Topluluğu Ar-ge ve İnovasyon'dan Sorumlu Başkan Yardımcısı.

blank

Filozof İmparator Marcus Aurelius 1900 yaşında!

blank

Olmak Ya Da Olmamak, Bütün Mesele Bu Mu?