in

Uluslararası Sistemde Güvenlik Kavramının Değişimi

 Varlığını korumak ve sürdürmek, bireylerin ve devletlerin öncelikli amacı olmasının yanı sıra güvenlik kavramının da özünü oluşturan temel etmendir.  Günlük hayatta, ulusal ve uluslararası düzende kendine sıklıkla yer bulan güvenlik kavramının bu yaygın kullanımına karşılık, üzerinde uzlaşılan bir tanımı yapılabilmiş değildir. Güvenlik kavramının anlamına ve içeriğine ilişkin tartışmalar ve güvenliği tehdit eden durumlar her döneme, olaya ve devletlerin kendisini algıladığı düzeye göre farklı özellikler taşımıştır.

 

 Güvenlik kavramı insanlık tarihi kadar eskidir ancak uluslararası ilişkiler alanındaki bilimsel çalışmaların konusu olması henüz çok yenidir. Bağımsız bir alan olarak uluslararası ilişkiler disiplininin ortaya çıkması Birinci Dünya Savaşı ertesinde gerçekleşirken, bu disiplinin temel alanlarından biri olan güvenlik kavramı ise ağırlıklı olarak İkinci Dünya Savaşı sonrasında incelenmeye başlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımını bir daha yaşamamak için neler yapılması gerektiği ve uluslararası güvenliğin nasıl sağlanacağı sorularının cevapları İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde devletlerin ilgilendiği esas konuların başında gelmiştir.Fotoğraf: Mynet

  İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile birlikte, ABD ve Sovyetler Birliği liderliğinde, birbirine rakip iki ayrı blok ortaya çıkmış ve Soğuk Savaş Dönemi olarak ifade edilen, gerginlik ve kısmi çatışmaların hâkim olduğu yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemdeki güvenlik algılamaları genel olarak askeri, ekonomik, ideolojik ve siyasal temeller üzerine kurulmuştur. Bu dönemdeki güvenlik algılamalarında asli unsur askeri güvenliktir ve bunun sağlanması amacıyla da iki tarafta NATO ve Varşova Paktı gibi örgütler kurulmuştur. Bu dönemde hiçbir devletin varlığını koruma ve sürdürme konusunda sistemi tek başına belirleme imkanının olmadığı anlaşılmış, ittifaklar sisteminin güvenlik açısından daha yararlı bir yöntem olduğu görülmüştür.

  İkinci Dünya Savaşı’nda atom bombası ile ortaya çıkan nükleer silahlar uluslararası güvenlikte yeni bir dönemin başlangıcını oluşturmuş, Soğuk Savaş Dönemi’nde kutuplar arasındaki güvenlik politikalarının belirlenmesinde ve algıların şekillenmesinde belirleyici etken olmuştur. İki blokta da nükleer silahların bulunması ve ikinci vuruş kapasitesine sahip olması yeni bir çatışmanın veya savaşın önlenmesinde büyük rol oynamıştır.

 Soğuk Savaş Dönemi güvenlik algılamalarına dair yapılacak tespitlerden bir diğeri güvenlik politikalarının özüne ilişkindir. Bu dönemi diğerlerinden farklı kılan en önemli belirleyici özellik, güvenliğin özgürlükten önce geldiği anlayışıdır.

  Yaklaşık kırk yıl boyunca süren Soğuk Savaş Dönemi’nin sona ermesi ile alışılagelmiş düzende yaşanan büyük değişikliklerin ortaya çıktığı yeni bir dönem başlamıştır.  Önceki dönemdeki öngörülebilir politikalar ve devletlerin güvenlik algıları tamamen değişmiş ve yerini karmaşık, tahmin etmesi zor ve değişken bir uluslararası güvenlik ortamına bırakmıştır.

  Güvenlik algılamalarında meydana gelen değişimin en önemli nedeni, tehdit unsurunun sadece tek boyutlu ve devletten devlete olma vasfını yitirerek asimetrik bir yapıya bürünmesi ve çok boyutlu bir konuma ulaşmış olmasıdır.

 Soğuk Savaş Dönemi’ndeki uluslararası sistemde “biz” ve “öteki” dengesi üzerine kurulu iki kutuplu bir yapı varken, ittifak ve tehdit tanımlamaları daha kolay yapılabilmekte; benzer algı ve beklentideki aktörler farklı kamplarda yer alarak, ilişkilerini bu kutuplaşmanın getirdiği statik bir güvenlik ikilemi üzerinden sürdürebilmektedir.

  Ancak Soğuk Savaş sonrası çok kutupluluğa evrilen bir uluslararası sistemde oyuncuların güvenlik algılamaları ve politikaları çeşitlilik arz etmektedir. Artık tehditlerin kaynağının, zamanının ve şeklinin önceden tahmin edilmesinin imkânsız hale geldiği bu yeni dönemde mücadele alanı olarak da büyük bir değişim ve genişleme yaşanmış, uluslararası güvenlik açısından bütün dünya bu mücadelenin zemini haline gelmiştir. Tehdit unsurlarının sınır tanımazlığı ve belli bir coğrafya ile sınırlı kalmayıp tüm ülkeler için geçerli olması hali olarak da özetleyebileceğimiz bu durum, söz konusu dönemde güvenlik kavramının dönüşümünde yaşanan en önemli değişiklik olmuştur.

  Tehdit algılamasını Sovyetler bloğundan gelecek tehditlere göre şekillendiren Amerikan yönetimi, söz konusu bloğun dağılmasıyla birlikte boş kalmış ve güvenlik tezlerini üzerine inşa edeceği yeni bir öteki yaratma ihtiyacı duymuştur. Ancak, Komünist tehlikenin ortadan kalkmasıyla güvenlik stratejileri olarak uluslararası sistemde ortaya çıkan belirsizlik dönemi uzun sürmemiş, on yıl gibi bir zaman aralığından sonra 11 Eylül saldırıları ile yeni bir güvenlik konsepti belirlenmiştir.

 Soğuk Savaş Dönemi’nin ertesinde yeni dönemin güvenlik algılamasına dair tartışmalar yaşanırken “medeniyetler çatışması, radikal İslam tehdidi, başarısız devletler ve haydut devletler” gibi kavramlar ortaya atılmış ancak bu mitlerin gerçeğe dönüşüp meşrulaşması 11 Eylül saldırıları ile gerçekleşmiştir.

  Asimetrik tehdit kavramının yeni tarafı olan terör, insanlık tarihinde yeni bir olgu değildir ancak kullandığı yöntemlerin farklılığı ve kazandığı küresel boyut 11 Eylül saldırılarından sonra ona yeni bir kimlik kazandırmıştır. Bu saldırılarla birlikte hiçbir ülkenin terör karşısında güvende olamayacağı ve umulmayacak yöntem ve silahlarla terör saldırılarının gerçekleşebileceği görülmüştür.

  Bu dönemde en korkulan senaryo, nükleer silahlara sahip ülke sayısının artması ile bu silahların terör örgütlerinin eline geçmesi ihtimalidir. Nükleer silah sahibi olan devletlerin rasyonel davranacaklarına inanılan karar alma mekanizmalarından farklı olarak inandığı dava uğruna canını bile feda etmekten çekinmeyen teröristlerin bu konuda nasıl hareket edecekleri uluslararası güvenlik açısından en büyük endişe kaynağıdır.

   11 Eylül saldırılarını yaşayan ABD, Soğuk Savaş boyunca sürdürdüğü caydırıcılık politikasının yerine bu yeni dönemde adına önleyici savaş veya önleyici müdahale adı verilen “tehdidin ya da saldırının gerçekleşmeden etkisiz hale getirilmesi” şeklinde izah edilen yeni bir güvenlik stratejisi izlemeye başlamış ve bu doğrultuda Afganistan ve Irak gibi ülkelere müdahalede bulunmuştur. BM Antlaşması’na ve mevcut uluslararası hukuka aykırı olan bu saldırılar uluslararası güvenlik açısından yeni tartışmaları da beraberinde getirmiştir.

  Bu dönemde tartışılan en önemli konu ise “merkezi otoritenin sağlanamadığı, devlet kurumlarının görevini tam manasıyla yerine getiremediği, iç savaş yaşanan veya teröristler için bir sığınak haline gelen devletler” şeklinde açıklanabilen “başarısız devlet (failed state)” kavramı olmuştur. Bu çerçevede 90’lı yıllardan itibaren başta BM olmak üzere çeşitli bölgesel güvenlik örgütleri uluslararası güvenlik açısından bir tehdit olarak görülen söz konusu bölgelerde ulus inşa etme adına çok uluslu güçler konuşlandırmışlardır.

  İlerleyen dönemlerde, özellikle geçen yüzyılın sonlarından itibaren hızlı bir gelişme gösteren iletişim teknolojisi birçok alanda devletleri birbirine yakınlaştırarak karşılıklı bağımlılık ilişkisini güçlendirmiş, bunun sonucunda da küreselleşme olgusu varlığını her alanda olduğu gibi uluslararası güvenlik alanında da hissettirmiştir.

  Bu yeni dönemde ulusal güvenlik ile uluslararası güvenlik arasındaki ayrım büyük oranda kaybolmuştur. Ayrıca değişen ve çeşitlenen tehdit unsurları uluslararası güvenlik kavramının içeriğini değiştirmiş ve sınırlarını genişletmiştir. Çevre sorunları, insan hakları, kitlesel göçler, etnik çatışmalar, uluslararası terörizm, ekonomik sorunlar, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, bulaşıcı hastalıklar, insan ticareti gibi tehdit unsurları uluslararası güvenliğin ilgi alanına dâhil olmuştur. Devletlerin tek başlarına çözemeyeceği bu sorunlar birlikte hareket etmeyi gerekli kılmış ve bu sebeple yeni dönemde kolektif güvenlik faaliyetlerine daha fazla ağırlık verilmiştir.

  Sonuç olarak, uluslararası sistemde yaşanan her yeni değişim güvenlik kavramını da etkilemiş ancak önemini azaltmamıştır. Önceki dönemlerde askeri bir kavram olarak değerlendirilen güvenlik, artık siyasi, sosyolojik, ekonomik ve ekolojik konu başlıkları ile birlikte ele alınır olmuştur. Alanın bu denli genişlemesi ile birlikte birçok güvenlik sorunu da ülkelerin tek başına çözebilecekleri sorunlar olmaktan çıkmıştır. Uluslararası terör, çevre kirliliği, açlık, mültecilik ve benzeri sorunlar bu yeni dönemde birlikte hareket etmeyi zorunlu kılmıştır.

 Gelecekte de güvenlik kavramı her zamanki önemini koruyacak ve ülkeleri birlikte hareket etmeye doğru itmeye devam edecektir. Bu konuda üzerinde durulması gereken en önemli nokta, gelecekte yaşanacak olayların ve devletlerin değişmeye devam eden güvenlik algılamalarının küresel düzene ne şekilde yansıyacağı ve sistemi nasıl etkileyeceğidir.

                                                          KAYNAKÇA

  • ARI, Tayyar (2010) Uluslararası İlişkiler Teorileri, Bursa: MKM Yayıncılık.
  • AĞCA, Fehmi (2010), AB’nin Güvenlik ve Savunma Politikası ve Türkiye’nin Konumu, İstanbul: Papatya Yayıncılık.
  • KOÇER, Gökhan (2005), “Soğuk savaş Sonrasında Uluslararası Güvenlik Ortamı ve Türkiye’nin Ulusal Güvenliği”, Stratejik Araştırmalar Dergisi, 3 (5), s. 287-304.
  • SANCAK, Kadir (2011), “Güvenlik Kavramı Etrafındaki Tartışmalar ve Uluslararası Güvenliğin Dönüşümü”, Sosyal Bilimler Dergisi, s. 124-132.
  • EMEKLİER, Bilgehan (2011), “Güvenlik Yaklaşımlarında Değişim ve Dönüşüm” Uluslararası Balkan Kongresi, s. 58-60.
  • DEDEOĞLU, Beril (2004), “Yeniden Güvenlik Topluluğu: Benzerliklerin Karşılıklı Bağımlılığından Farklılıkların Birlikteliğine”, s. 1-23.
  • DEMİRAY, Muhittin (2008), “Uluslararası Sistemde Güvenlik Kavramının Değişimi Ekonomik ve Jeopolitik Arka Planı”, Sosyal Bilimler Dergisi, s. 9-16.
avatar

Yazar Sena Bayrak

Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler 3. Sınıf Lisans Öğrencisi.
Namık Kemal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Topluluğu Ar-ge ve İnovasyon'dan Sorumlu Başkan Yardımcısı.

blank

Prof. Dr. Ferhat Kentel ile Toplumsal Cinsiyet Üzerine

blank

Formula 1 Dosyası: 1000. Yarış