in

YATA Türkiye Başkanı Sayın Av. Emir Abbas Gürbüz ile ABD Meselelerine Güncel Bakış ve NATO Geleceği

 ABD’deki protestolar her geçen gün şiddetleniyor. Bu protestoların diğer protestolardan ayrılmasının sebebi Başkan Trump karşıtlığı mı? Protestoların başını çektiği iddia edilen ve Donald Trump’ın terör örgütü ilan ettiği Antifa kimdir ve YPG ile alakası nedir? Bu protestoların Kasım ayındaki ABD Başkanlık Seçimlerine etkisi ne olur? Olası seçim senaryoları üzerinden ABD-Türkiye ilişkisi nasıl şekillenir? Son günlerde gündeme gelen F-35’lerin Türkiye’ye verilmemesinin sonuçları ve etkileri ne olur? ABD’deki meselelere ek olarak Macron’un NATO’ya karşı söylemlerinin sebebi nedir? NATO’nun geleceği ve NATO ekseninde Rusya ve Çin’in durumu nedir? Tüm bunları YATA Türkiye Başkanı Sayın Av. Emir Abbas Gürbüz ile konuştuk. Peki Emir Abbas Gürbüz kimdir? Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 2015 yılında mezun olup Prag ve Berlin şehirlerinde Uluslararası Hukuk üzerine çalışmışalar yapmıştır. Stajını da Schindlem Türkiye Avukat Ortaklığında tamamlamıştır. Halen Türk Atlantik Konseyi Derneği (YATA) Başkanı ve Uluslararası Genç Atlantik Anlaşması Derneği (YATA International) genel sekreteridir. Halen Orhun Hukuk&Danışmanlık Bürosunda yönetici ortaktır.

George Floyd, polis tarafından öldürülen ve öldürülmesiyle protestolara sebebiyet veren ilk siyah Amerikalı değil. Daha önce Michael Brown veya Eric Garner da polis tarafından öldürüldükten sonra eylemler yapılmıştı. Fakat bu seferki eylemler daha büyük çapta ve eylemcilerin arasında belki de hayatında ilk defa protestolara katılanlar var. Hatta bir aktivist BBC’ye yaptığı açıklamada “isyan için mükemmel bir fırtına” oluştu dedi. Bu protestoların bu denli büyümesinin temel sebebi nedir? Siyasi olarak Trump karşıtlığı da bu büyümeyi körükledi mi?

 Öncelikle, bu protestolar için Gezi Parkı benzetmesi yapılıyor ama bu tamamen doğru değil. Çünkü Gezi Parkı’nda da bazı şiddet olayları vardı fakat bu tamamen bölgesel ve birkaç kişinin eyleminden ibaretti. Amerika’da ise Antifa’nın önderlik ettiği bir protesto olması sebebiyle bir şiddet sarmalı var. Bu yönüyle Gezi’den tamamen ayrılıyor. Bu protestoları Gezi ile tamamen benzeştirmek ya kötü niyettir ya da iki tarafı doğru okuyamamaktır. Fakat Gezi ile benzeşen bir özelliği var. Mehmet Ali Alabora’nın “Mesele sadece Gezi Parkı değil arkadaş, sen hâlâ anlamadın mı?” diye bir tweeti var. Bu aslında Gezi Parkı’nda temel motivasyonun Erdoğan karşıtlığı olduğunu gösteren bir şeydi. ABD’de yaşanan protestolarda da aynı durum söz konusu. Hatta geçen günlerde, ABD’deki eylemcilerin temel argümanının aslında ırkçılık değil Trump karşıtlığı olduğu konusunda bir anket gördüm.

 Evet, daha önceden de siyahiler polis tarafından öldürüldüler ve polisin zaten siyahilere yaptığı bir kötü muamele de söz konusu. Siyahilerin hataları görmezden gelinmez, trafikte ceza yazılması veya kimlik kontrolü gibi şeylerle her zaman polis tarafından tavizsiz muameleye tabi tutulur. Polisler gözünde potansiyel suçlu olarak muamele görürler, tabi ki siyahi polisler de var kurumsal bir ırkçılık söz konusu değil. Buradaki temel motivasyon ise Trump karşıtlığı. Zira demokratlar 2016’da hiç beklemedikleri bir yenilgi aldılar. Trump da zaten Amerikan müesses nizamına aykırı bir karakter. Hem söylemleri hem de politikaları ile Demokrat Parti’nin tabanını veya liberal sol gençleri çileden çıkarıyor bu da bir patlama noktası oldu. Sokaktaki insanlar da “ya bu adam öldü de bize bahane oldu” gibi de bakmıyorlar tabii. Bunu vicdani bir mesele edinmişler fakat bu durumu da Trump’ı protesto etmek için hatta belki de iktidardan indirebilmek için bir fırsat olarak görüyorlar. Politikacılar da bunu yapıyor. Elizabeth Warren gibi Demokrat Parti’nin önde gelenlerinin de protestolarda yer alması bunu açıkça gösteriyor.

– George Floyd protestolarından dolayı Donald Trump’ın sorumlu tuttuğu ve terör örgütü ilan ettiği Antifa kimdir? Antifa’nın YPG ile ilişkisi nedir?

 Antifa yeni bir örgüt değil. Özellikle 1 Mayıs’ta Avrupa’da -Almanya’da ağırlıklı olarak- boy gösteren ve şiddet eylemlerinin başını çeken bir örgüt. Bunların asıl amacı sağcılıkla mücadele etmek. Avrupa’da, Amerika’da ve Batı’da aşırı sağ eylemlerine karşı eylemler yapmak üzere kurulmuş bir örgüt. İlk amacı bu. Almanya’da nerede bir Neo-Nazi protestosu görürseniz bunun karşı kaldırımında da bir Antifa çetesi vardır. Fırsat bulduklarında aşırı sağcıların eylemlerine, toplantılarına veya derneklerine saldırırlar. Örneğin bir şehirde ırkçılık mitingi yapıldıysa onlar da ertesi gün mülteci dostu bir miting yaparlar.

 Antifa’nın şiddetle beraber anılmasına sebep olan asıl durum ise 1 Mayıs eylemleridir. 1 Mayıs’ta Avrupa’da şenlik gibi bir ortam vardır. İşçi olsun olmasın herkes bu eylemleri eğlenmek için bir bahane olarak görür. 1 Mayıs adeta bahar havasında geçer. Ancak bu işin bir de karanlık tarafı var. 1 Mayıs’ta hava karardıktan sonra Antifa sokağa iner ve özellikle bankaların, şirketlerin ve plazaların camını çerçevesini indirir.  Hatta bazı şirketler dükkan sahiplerine 1 Mayıs’a özel gecelik sigortalar yaparlar. Antifa ideolojik olarak anarko-sosyalist çizgide bir ideolojiye sahip. Hatta PKK  ile ideolojik olarak da bir yakınlığı var.

YPG-Antifa ilişkisini ele almadan önce Öcalan’ı ele almak gerekir. Öcalan fikirlerini demokratik konfederalizm diye adlandırdığı bir ideolojiye dayandırır. Fakat bu Öcalan’ın kendi fikri değil. Demokratik konfedarilizm, kendine liberter sosyalist diyen Amerikalı filozof Murray Bookchin’in ortaya attığı bir fikirdir. Bu fikirden Öcalan dışında etkilenenler de var. Mesela Antifa veya Meksika’daki EZLN örgütü. Bu ideolojinin temelinde komün ve kanton üzerinden bir örgütlenme ve kurtarılmış bölgeler konfederasyonu gibi bir yapı tesis etme var. Antifa da Öcalan gibi aynı filozoftan ve aynı siyasi ideolojiden besleniyor. Bu yüzden PKK ile temelden böyle bir yakınlıkları var. Bu nasıl artık afişe oldu? Suriye’de kanton uygulamasının başlaması ve demokratik konfederalizm adıyla uygulanmaya başlaması Amerika’daki ve Avrupa’daki solcuların ilgisini çekti. Sonuçta PKK, fikri meşruiyetini Batı literatüründen alan bir örgüt. Dolayısıyla orada ekolojik sosyalizm, feminizm, insan hakları gibi kavramları anlattılar. Kadın silahlı örgütü ve hatta LGBT silahlı örgütü bile kurdular. Ayrıca YPG, Antifa’nın doğrudan kendini referans verdiği yapı olan İspanyol Enternasyonal Tugaylarına esinlendi. Bunun sonucunda YPG International diye bir yapı kuruldu. Bunun içinde İrlandalı Devrimciler, Amerikalı Antifacılar, Alman ve Hollandalı solcular vardı. YPG, ideolojik olarak kendine yakın insanları kendi saflarına savaşmaya çağırdı. Bunların sayısı 2000 olarak geçiyor. Videolarından bu yapı içerisinde sadece Batılıların değil Çinlilerin de olduğunu görüyoruz. Bu yapı özellikle Afrin ve Münbiç’te Türkiye’ye karşı savaştı. Buralarda eğitim gördüler ve bir YPG militanı gibi her türlü silahlı eğitimi de aldılar. Özellikle Afrin cephesinde ölü ya da yaralı olarak ele geçirilen birçok yabancı oldu. Sahadan da tanıdığım askerler, YPG safında savaşan Amerikalı veya Avrupalı birçok aşırı sol örgüt mensubunun Türkiye’ye karşı bilfiil savaştığını söyledi. Tabii “Amerika’daki eylemleri PKK kışkırtıyor” gibi bir şey söylemek yanlış olur. Fakat tabii Afrin’de eğitim almış militanlar Amerika’ya döndü ve öğrendiklerini bir şekilde uyguluyorlar.

-Bu protestoların Kasım ayında yapılacak olan ABD seçimlere etkisi ne olur? Eğer seçimi Joe Biden kazanırsa Türkiye’ye yaklaşımı nasıl olur?

 Amerika’da anketlere ben pek güvenmiyorum. Trump’ın durumu Erdoğan’ın ilk zamanları gibi biraz. Türkiye’de 2007’de seçim öncesi anketlere baktığımızda Erdoğan’ın oyu maksimum %30 falan gözüküyor fakat o seçimlerde %46 aldı. Hatta yıllarca anket firmalarının anketleri tutmadı ve insanlar “sen oy vermiyorsun ben oy vermiyorum kim oy veriyor Erdoğan’a” demeye başladı. Trump’ın da durumu biraz böyle. İnsanlar Trump’ı desteklediğini söylemeye utanıyorlar çünkü demokratlar gerek sokakta gerek medyada çok ciddi bir kültürel güç konumundalar. Trump’ı desteklemek ayıplanan bir şey haline geldi. Yani Trump’a oy verenler çiftçidir, çobandır, redneck’tir gibi. Hatta Clinton bu insanları “deplorables” diyerek aşağıladı. Trump’a oy verenlerin en iyisine faşist diyorlar. O yüzden ben anket sonuçlarının çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Anket firmaları eylemler, Koronavirüs gibi şeylerin Trump’ın oyunu düşürdüğünü söylüyorlar. Aslında bu tip barışçıl olmayan, çığrından çıkan şiddet olayları her zaman iktidarın işine gelir. Türkiye’de de bunu Gezi Parkı’nda gördük muhtemelen Amerika’da da göreceğiz. Belki de Trump, Koronavirüs sebebiyle kaybettiği prestiji bu eylemlerle birlikte toparladı. Seçimlerden sonra Hüsnü Mahalli konumuna düşmek istemiyorum ama bence Trump bu seçimden en kötü eski oyunu muhafaza ederek çıkacak ve bir dönem daha Trump idaresi göreceğiz.

Seçimlerin Türkiye’ye etkisini konuşacak olursak; Trump kazanırsa dolar gene biraz stabil seyreder. Belki biraz düşer. Ama eğer Demokratlar kazanırsa bizim canımız okuyacaklar ve dolar fırlayacak. Çünkü Obama’nın dönemine baktığınızda veya Obama’nın, Clinton dönemindeki politikalarına baktığınızda Amerikan müesses nizamının Türkiye’ye karşı belli başlı güç odakları üzerinden bir yola getirme amacı olduğunu görürsünüz. Mesela PKK, FETÖ. Eğer Clinton kazansaydı Türkiye’de FETÖ temizliği çok sağlıklı bir şekilde yürümezdi. Bir şekilde bizi uzlaştırmanın derdine düşerlerdi. Çünkü Amerikan müesses nizamının yapıları lobiciliğe müsaade ediyor ve bunlar şeffaf yapılıyor. Clinton Foundation’a bağış yapanlara baktığınızda Gülen bağlantılı derneklerin, vakıfların veya Enes Kanter’in bizzat yaptığı bağışları görebilirsiniz. Yani FETÖ, bir şekilde Clinton’ı kullanacaktı. Tamam Clinton da FETÖ’nun kuklası değil fakat bir şekilde Clinton’a ve hala Demokratlara bu kadar bağış yapan FETÖ kesinlikle bu insanları Türkiye’ye baskı kurma konusunda kullanacaktı. Aynı şekilde Ermeniler ve Rumlar da ciddi şekilde Demokrat Parti’yi destekliyorlar ve bağış yapıyorlar. Hellenic American Union var mesela. Özellikle Libya’da ve Doğu Akdeniz’de durum böyleyken Hellenic American Union’ın ciddi şekilde Demokrat Parti’ye bağış yapması olası bir Demokrat zaferi sonucunda onların Doğu Akdeniz’de ve Libya’da Türkiye’nin pozisyonunu zorlayacağını gösteriyor. O yüzden Demokrat Parti’nin kazanmasının Türkiye’yi diplomatik açıdan zor durumda bırakacağını düşünüyorum. Trump ve Cumhuriyetçiler Türkiye açısından daha uzlaşılabilir insanlar. Tabi Türkiye için ideal cumhuriyetçi aday Trump değil Rubio. Hatta Bahadırhan Dinçaslan, Rubio için “California ocak başkanı gibi adam” yorumunda bulundu. Çünkü gerçekten Türkiye’nin tezleriyle bu kadar örtüşen bir Orta Doğu politikası güden başka Amerikan başkan adayı yoktu.

-ABD Senatosu’nun Silahlı Hizmetler Komitesi, gelecek yılın Ulusal Savunma Bütçesi’nde, Türkiye’nin satın aldığı ancak teslim edilmeyen altı adet F-35 savaş uçağının ABD Hava Kuvvetleri tarafından modifiye edilmesine onay verdi. Bu da uçakların ABD Hava Kuvvetleri tarafından kullanılması anlamına geliyor. F-35’ler Türkiye için başka bir bahara mı kaldı?

 Bu F-35 meselesi gerçekten Türkiye’nin pek üzerine düşmediği ancak yakın gelecekte bunun bizi zor durumda bırakacağını hissedeceğimiz bir durum. Kesinlikle bu konuda Türkiye’nin aktif bir adım atması gerekiyor artık. Aslında 6 uçağın depoda yatmasındansa ABD Hava Kuvvetleri’ne verilmesi çok da olumsuz bir durum değil. Zaten olur da Türkiye’ye F-35 verilirse, Lockheed Martin şirketi üretim bandından çıkan savaş uçaklarını da anlaşma ve sipariş gereği Türkiye’ye gönderir. Sonuç olarak bunun çok da olumsuz bir hamle olduğunu düşünmüyorum. Ama kesinlikle bu F-35 meselesinin bir an önce çözülmesi gerekiyor.

 Belki askeri uzman değilim ama Milli Savunma Üniversitesi Yüksek Lisans öğrencisi olduğum ve bu işin doğrudan muhataplarıyla konuşma fırsatım olduğu için Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın zamanda ciddi bir hava kuvveti ihtiyacı doğacağını söyleyebilirim. Örneğin İsrail F-35’leri kullanmaya başladı. Zira komşulara baktığımızda örneğin Yunanistan F-16’larını geliştirdi ve Mirage uçaklarına son bir modernizasyon daha yaptı. Buna karşılık Türkiye’nin F-16’dan başka uçağı yok. F-4’ler var fakat bunlar Yunanistan’a karşı iş yapacak uçaklar değiller. F-4’ler Güneydoğu’da, Suriye’de vs. çok güzel işler yapabilirler ama bunlar da en nihayetinde 1970’lerin uçakları. Normalde F-35’ler F-4’lerin yerini alacaktı. En son Savunma Sanayi Müsteşarlarının aldığı karara göre F-4 2020 Terminatör model uçaklarının (50 adet olması lazım) kullanım ömrünü uzatacak bir modernizasyon programı açılmış. Bu da F-35’lerden ümit kesilmiş gibi bir izlenim uyandırdı bende. Bizim kendi uçağımız TF-X’i düşünelim. En erken 2030’da ilk uçakları kullanabileceğimiz öngörülüyor. Kaldı ki Altay tanklarının da ilk olarak 2017 yılında teslim edileceği öngörülüyordu fakat hala motoru yok. Böyle giderse Türkiye’nin ciddi bir hava kuvveti açığı ortaya çıkacak ve bu da bizi zor durumda bırakacak.

-2019 Kasım ayında Macron, Economist dergisine verdiği röportajda “Yaşadığımız NATO’nun beyin ölümüdür” demişti. Ayrıca Mart ayının sonlarında Rus askeri uzmanlarının COVID-19 ile mücadele kapsamında İtalya’da çalışmalara başladığı söylendi. Rusların Avrupa konusunda bu denli bir atılımı sonucunda NATO’nun özellikle Avrupa’daki faaliyetlerinin sekteye uğradığını düşünüyor musunuz? NATO’nun geleceğini ve dünyadaki yerini nasıl görüyorsunuz?

 Öncelikle Macron’dan başlayalım. Macron iktidara geldiği günden beri yeni bir “de Gaulle” veya yeni bir “Napolyon” olma iddiasıyla Fransa’ya yeni bir dış politika vizyonu katmak istedi. Fransa ne zaman bu yola başvursa karşısına ilk NATO’yu alır. Bu artık Fransa’da bir gelenek haline geldi. Dolayısıyla Macron’un NATO’ya yönelik açıklamalarının tamamı batı ekseninden ayrı olarak Fransa’nın ulusal politikalarını gütme amacıyla yapılıyor. Mesela Cezayir konusunda Fransa’ya baskılar arttığı zaman Fransa bağımsız bir Afrika dış politikası için NATO’dan çıktı. Ayrıca, Libya’da NATO’nun tutumu Türkiye’nin yanında olduğu için ve Fransa da ekonomik olarak Libya’da İtalya’ya kaybettiği için yeni bir alan açabilmek adına Hafter’i desteklediler. Hafter de açıkçası darbeci hükümet ve kesinlikle Birleşmiş Milletler’in ve NATO’nun tanımadığı bir hükümet. Buna rağmen Fransa gibi demokrasinin ve insan haklarının beşiği (!) olan bir ülke tutup darbeci Hafter’i destekleyebildi. Yani Macron’un beyin ölümü açıklaması tamamen bağımsız bir dış politika için NATO’yu karşısına almak adınaydı.

 NATO ciddi olarak reklam ve propaganda yönünden eksik. NATO’nun bu iş için uğraşan Sivil Diplomasi Bölümü var. Burada bizim tanıştığımız uzmanlar da var ama bunlar biraz kendileri çalıp kendileri oynuyorlar. İtalya’ya yapılan sağlık yardımlarının %70’inden fazlası NATO ülkelerinden gidiyor. Bizim de yaptığımız yardımlar ve diğer ülkelerin yardımları NATO şemsiyesi altında gidiyor. NATO’ya bildiriyoruz biz İtalya’ya ittifak kapsamında yardım yapacağız diye. Buna ek olarak İngiltere’nin ve Almanya’nın ciddi yardımları var. Almanya hastanelerini açtı ve İtalya’dan helikopterle hasta alıp Bavyera’daki hastanelerde tedaviye getiriyorlar. Aslında NATO’nun çok ciddi bir yardımı söz konusu fakat bunun propagandasını yapamıyorlar. Örneğin geçenlerde TUSİAD Almanya temsilcisi Alper Bey “perception versus reality” yazmış. Sırbistan’a giden yardım nereden gidiyor diye sorulduğunda reailtyde %80 Avrupa Birliği’nden gidiyor fakat insanların %10’u Avrupa Birliği’nden geldiğine inanıyor geri kalan %30’un da Çin’den geldiğine inanıyor. Oysaki Çin’in elle tutulur bir yardımı yok Sırbistan’a. Bu tamamen propaganda. Yani NATO propaganda savaşını kaybediyor. Dolayısıyla Rusya ve Çin’in oradan avantaj elde ettiği kesinlikle doğru. Mesela Rus askerleri geldi ve büyük törenlerle NATO ülkesinde geçit yapıyor gibi servis edildi. Ancak bu İtalya’nın zor durumundan faydalanmak için yapılmış bir şey. Mesela Türkiye yardımlarını Türk askerleriyle göndermiyor. Rusya ise yardımlarını sivil olarak ya da Kızıl Haç görevlisi vs. ile değil de askerleriyle gönderiyor. Askeri araçlar ve kamyonlar Rus bayrağını dalgalandırarak sokaklar da geziyor. Açıkçası bu durum İtalya’nın zor durumundan faydalanmak için Rusların yaptığı propagandaydı. Yoksa askeri uzmanların çalışması söz konusu değil. Sadece yardımı ulaştırdılar ve dağıtım faaliyetlerine yardımcı oldular.

-NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, Çin’in yükselişiyle beraber küresel güç dengesinin keskin olarak değişebileceğini söyledi ve “Çin’in Avrupa’nın kapısına giderek yaklaştığını” da ekledi. Corona sonrası yeni düzende Çin’in konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Gerçekten de güç dengesi Çin’e mi taşınıyor?

 Bu aslında Trump’ın seçim kampanyasında başlayan bir söylemdi. Trump, Demokratların Çin’e yatırımlarını daha ucuza mal edebilecekleri için fazla güç verdiğini ve kendi döneminde bunun biteceğini yani Amerikalı şirketlerin Çin’e gitmesinin duracağını ve Batılı şirketlerin ülkelerine geri döneceğini ısrarla vurguladı. Zaten Demokratlar ciddi şekilde Çin’den destek alıyordu. Herkes Trump’ın Rusya’dan aldığı desteği konuşurken aslında arka planda Çin sessizce Demokratları destekliyordu. Fakat medyada hakim güç Demokratlar olduğu için bu konuşulmadı. Trump’ın seçilmesi sayesinde insanlar biraz bu konuya eğilmeye başladı.

 Çin bundan 30-40 yıl önce hala açlıkla boğuşan bir ülkeyken, kendi insanlarının nüfuzunu köle iş gücü gibi Batılı şirketlere peşkeş çekti. Doğal kaynaklarını çok ucuza Batılı şirketlere sağladı. Bu şekilde ciddi bir yatırım, vergi geliri, ihracat ve bir şekilde de istihdam sağladı. Böylece Çin çok ciddi bir ekonomik güç haline geldi. Bütün ülkeler ve şirketler de ucuza mal etmek için ve vergi avantajları için Çin’e kaydılar. Bu kapitalizmin doğası aslında. Çünkü şirketler için din, dil, ırk veya ulusal güvenlik pek önemli değil. Hatta Çin, yeni İpek Yolu projesini Batı’ya mallarını daha kolay ihraç edebilmek ve taşıyabilmek için başlattı. Avrupa bu konunun pek farkına varmış değildi ancak Trump durumun farkındaydı. Çünkü her şeyden önce Trump bir tüccar. Amerika’da işsizlik %9’lara ulaşmıştı Obama döneminde. Bunun arka planına baktığınızda küçük işletmelerin iflas etmesi ve orta ölçekli işletmelerin daha büyüyebilmek için Çin’e kaçması vardı. 

 Bunlar görülebilen şeylerdi fakat Trump bu durumun sözcülüğünü üstlendi. Trump’ın seçilmesinden sonra ve özellikle Corona kriziyle beraber Avrupa da bunu öğrenmeye başladı. Çünkü Çin’in içinde bulunduğu kötü durumdan yani Corona’yı engelleyememesi ve hatta örtbas etmek istemesi neticesinde Çin, propaganda makinesini artık kör göze parmak şeklinde yapmaya başladı.

 Türkiye’de de hala Çin propagandasının boyutunun varlığı farkına varılmadı fakat Avrupa artık bunun farkına vardı. Özellikle Çin’in yatırım yaptığı ülkelerde, yatırım bahanesiyle daha sonradan ülkenin ciddi olarak siyasi ve ekonomik durumuna nüfuz etmesi korku saldı Avrupa’da. Çin, İpek Yol projesi dolayısıyla proje kapsamında olan ülkelere jest amaçlı yardımlar yapıyor. Mesela Çin, Brüksel’deki Malta Büyükelçiliği’ne “sizin binanız tarihi bir bina, binanızı restore edelim” teklifi sundu ve Malta da bu teklifi kabul etti. 1-2 ay önce Fransız gazetesi Le Monde’de ortaya çıktı ki restorasyon esnasında Malta Büyükelçiliği duvarlarına dinleme cihazları yerleştirilmiş. İlk başta Malta yalanladı fakat sonra orta yolcu bir açıklama ile kabul ettiler. Çin ise bir açıklama yapmadı. Bunun da amacı tabii Malta’yı dinlemek değil. Malta Büyükelçiliği, Brüksel’in en büyük binası olan ve Avrupa Birliği’nin yönetildiği Avrupa Komisyonu’na komşu. Demek ki Çin yıllarca Malta Büyükelçiliği’ne yerleştirdiği cihazlar vasıtasıyla Avrupa Komisyonu’nu dinlemiş. Bu açığa çıktıktan sonra Batıda iyice Çin’e karşı bir tedirginlik başladı.

 Genel Sekreter pazartesi günü bir açıklama yaptı. Online olarak NATO 2030 vizyonu yapıldı ve ben de katıldım. Burada NATO’nun gelecek vizyonu tartışıldı. Genel Sekreter burada doğrudan Çin’i düşman kabul etmedi. Hatta Almanlar “NATO’nun yeni düşmanı Çin mi?” diye sorduklarında Genel Sekreter “Düşman tanımlamasını yapmak doğru olmaz fakat birtakım tehditler gelebilir” cevabını verdi. Zaten Trump’ın uzun süredir söylediği şey “Biz Avrupa’yı Rus istilasına karşı koruduk. Eğer müttefikseniz biraz da Asya Pasifik’e yoğunlaşalım.” NATO’nun da Asya Pasifik’e yoğunlaşması mümkün. Demokratlar seçilirse ne olur bilmiyorum fakat Trump’ın yıllardır verdiği uğraş neticesinde NATO dikkatini biraz Asya Pasifik’e doğru kaydırmaya başladı. Burada Çin’in de artık saklanamaz bir güç mücadelesi var. Bu yüzden NATO’nun özellikle Japonya, Güney Kore, Avustralya gibi ülkelerle güvenlik anlamında sıcak ilişkiler kurulacağını öngörmek mümkün. Ancak bir askeri müdahale veya savaş ihtimali görmüyorum.

 

 

avatar

Yazar Taha Çalışkan

hukuk, siyaset, tarih ve spor

blank

Cinsiyetçi Söylemi Tersine Çevir!

blank

“Türkiye Yönetilmez, İdare Edilir”