in

Başka Yerin Katilinin İntiharı

O gün, öğle vakitlerinde, elindeki bıçağı yere, ayaklarına kadar sızan kanın üzerine düşüren biri gözüktü. Bir binanın ikinci katındaydı. Bıçak düşmüştü düşmesine ama eli, parmakları hâlâ bıçağı tutar gibi kalmıştı. Bıçak birkaç kez zıplamıştı yerde, ufak damlalar da zıpladı onunla etrafa. Sonra göz kırpmalarının farkına varınca ne yapmış olduğunu gördü. Yeniden bir şok mu yaşayacaktı? Hayır. Sadece nefesini tuttu, tuttu, tuttu ve yavaşça dudaklarının arasından saldı. Kulakları alev almış gibi sıcaktı ve boğazı zonkluyordu. Yoksa boğazını mı sıkmıştı o şey? Hayır. Hiç karşı koymamıştı. Hiç.     
            Sonra, binanın ikinci katındaki o, etrafına bakındı. Birazdan, ne yapacağını bilmediğinden de, arkadaki o odaya gidecek ve kopardığı kağıda yazmaya başlayacaktı.

 

Ocağın 4’ü

Saat kaç bilmiyorum,

tüm saatler hep öğleye yakın olsun isterim;

çünkü o saatlerde kafanı yaslardın omzuma

 

Sevgili …

            İşte ben buna ağlarım diyorum ama gel gör ki ağlayamıyorum. Ne çok acele ediyorum ve ne çok unutuyorum ben hiç unutmuyorum demişken. Bu halime -bıçağı kaptığım zaman elime- işte sonunda ölüyorum demiştim. Bunu yapmayı göze aldıysam artık bir ölü gözüyle bakmalıydım kendime.            
            Şimdi bu mektubu sana yazıyorum; ben o yerden kaçıp geldim buraya. Buralıyım sanmıştım ama unutmuşum. Aynalara bakıp da kendimi kendime hatırlatmadım çünkü, ama beni leylekler büyüttü. Kanatlarım yoktu fakat göç etmesini bildim.
          

 

            Eve girdiğinde salonun ortasındaki o şey gözlerini dikip ona bakmaya başlamıştı. Kitaplarla dolu çantasını yere bırakırken o da o şeyden gözlerini ayırmamıştı. Mutfağa gitti ağır adımlarla. Eve gelirken yapacağı şeyi düşünüyor muydu, bilmiyoruz. Mutfağın tezgahındaki sigara paketini gördüğünde aklına o gelmişti. Akşam olmadan gelecekti evine, şu binanın ikinci katına. Çıkarıp bir sigara aldı ve ocağa eğilip sigarayı yaktı.


            Düşünüyorum da, ne diyebilirdin, ben sana hiçbir şeyi unutmam demişken? “Unut.” Ama ben her şeyi söylerim, hiç bakmamış gibi ve ilk defa görür gibi içime çekmiyor muyum sigarayı –seni-?  
            Hiç söylememiş gibi söylerim.           
            Yarı aydınlıkta bir yanıp bir sönen sigara ve yazmak zor oluyor. Elimdeki kan da kağıda bulaşıyor. Beşir Fuad gibi. Ama bu kan benim kanım değil.  
            Birazdan kapı açılır mı? Hiç sanmıyorum. Gelir misin dersin? Geç olmadan gelseydin. Geldiğinde göreceksin, önce onu göreceksin, sonra beni. İnsan önce kendinden olanı görür çünkü. Ama beni gördüğünde çok geç olacak çünkü ben orada olmayacağım, tıpkı hiç burada olmadığım gibi.                 
            İnsan önce kendi ümitsizliğini tanır. Ama bizim oralarda ümitsizliği başkasından tanırsın.           

 

            Çantası neredeydi? Kapının hemen oradaydı. O eve geldiğinde, yani sevgilisi, görecekti çantasını. Dersten çıktıktan sonra direkt buraya geldiğini fark edecekti.          
            Sigarayla arkadaki odaya girdi, perdeler kapalıydı. Bu binanın ikinci katındaki bu oda arka tarafa bakıyordu. Yanındaki binanın arkasına bakıyordu, elini uzatsan pencereden diğer binaya değerdin. Dur, perdeler kapalı değildi. Meğer binanın duvarıymış ışığı böyle yarım yamalak kesen. Kağıdı kopardı diğer kağıtların arasından. Masanın üstündeki kalemi aldı ve yazmaya başladı.   

            İster miyim? Hayat böyle taş buharında sanki. İster miyim? İsterim. Tüm istemelerim tükensin isterim ya da hepsi senin olsun isterim. Çünkü sen buradan çok “carpe diem” ama bence daha çok “olmasa da olur”. Burası ve ben hep ayrı; bu yüzden ben hiç carpe diem olamam.  Ya şimdi ya da asla. De’ mi? Şimdiden başka ne vardı ki elinde zaten?  
            Söylüyorum işte: Öldürdüm onu. Bırakıp gitmişsin evin içinde, oysa sen yanına almadan çıkmazdın. Kafan dalgındır eminim. Sen bir türlü yaşayamadığın kendini yaşamak için meşgulsün.    
            Odadan çıkmıştım, gidip yerde yatana bakmak istedim. Kıpırdamıyor şimdi. Önce boğmayı düşünmüştüm ama bir an önce bitsin istedim. Ben de kesiverdim boğazından. Sıcacık aktı kan ellerime. Bu kadardı işte. Bunu yapamayacak ne vardı, tüm ömrü hayatın boyunca ona mı bakacaktın? O senden de yaşlıydı. İnsanlık tarihi boyunca yaşlıydı bence.          

            Odadan çıktı ve kapının oradaki boy aynasının karşısına geçti. Yüzüne, boynuna ve ellerine bulaşmış kanı seyrediyordu. Dikkatlice bakınca, aydınlıkta görünce iyice onu, gerçekten de farklılık olduğu görülüyordu. Buradaki insanlara benzemiyordu. Yüzündeki iz ele veriyordu onu. Başka bir dünyadan başka bir insan gibiydi. Omuzları daha belirgindi sanki, saklayamıyordu ne yapsa da, belki burnu ve yüzü… Başka bir şeyler vardı. Aynada bir şeyler dedi kendine.


            Ama hep böyle bana kalıyor tüm umutların farkındalığı. İster miydim? İsterdim. Ve bu yüzden hiç yeri gibi gelmiyor hayat hep beklerken umudu… Ben kesinlikle buraya ait değilim. Beni biri salıvermiş olmalı tüm bu yabancıların arasına. Ben neyi arıyordum unuttum, istediklerimin ne önemi vardı?  
            Anlıyorum, anlıyorum. Çok da önemi yok istemelerimin. Bir leyleği salıveriyorum kanatlarından.
            Şu sen misin? 
            Bilmiyorum, bilmiyorum, bilmek istemiyorum.        
            Şu çağımızda bir bilmenin orospusu olmamış nesne mi kalmış?     
            Bu yüzden bir devrimdir cahillik ve yoksulluk, söylüyorum işte, ben dünyanın en fakir yerinden geldim.
            Bir devrimdir cahillik, haklı gururu ve bilincidir bırakılmışlığın,       
            ve yenilgininin en tatlı yeridir yok bırakılmak senin umutsuzluğun pezevengi suratından.
                       

            Ancak görüyoruz şimdi onu, yerde yatıyor, etrafında kanlar var ama bu kanlar onun mu? Bilmiyoruz. O gün geliyor sevgilisi eve, ama gördüğü şey karşısında donakalıyor. Boğazından kesilip katledilmiş o şey onu çok üzüyor önce. Sonra yavaş yavaş güldürüyor. Çok hafifliyor ve sanki eve hiç girmemiş gibi evden çıkıyor. Sanki hiç üzülmemiş gibi seviniyor. Yüzünde çok mutlu bir ifade var.         
            Karanlık odaya hiç girmedi, kapının önündeki çantayı görmüş olabilir belki ama o kadar şaşırmıştı ki salon ortasındaki boğazından kesilmişi görünce… Sonra evden çıktı. Dünyanın en mutlu insanıydı.


            Pencereden sızıyor turuncu yarım aydınlık. Sen ne zaman gelirsin bilmem. Gelince önce onu görürsün. Salonun ortasında. Kokmaya başlamış. Ne kadar oldu ki onu öldüreli? Ama senin kendine bile geç kaçmalarındır bana bunu düşündüren. Durmadan onu yanında taşırken nasıl olur da kendini kaçırıyordun aklım almıyordu -belki de Bergson haklıydı-.            
            Neyse. Tüm hayatın boyunca bakıp büyüteceğin şey artık ölü, muhtemelen ne yapacağını bilemezsin. Ama söylemeden edemeyeceğim. Öldürmeden önce onu, seviştim onunla. Senden olanı tanımak istedim. İçime girmesine izin verdim; verdim ki sonunda o olabileyim. Bu yabancılık beni öldürüyordu. Şimdide olamamak beni öldürüyordu. Ne o oldum ne de seni anlayabildim. Sana bir gelecek verdim.          
            Ben dünyanın en fakir yerinden geldim, anlıyorum, cahilliğim sahte burada(n)lığında devrimdir.           
            Salonda onu görünce artık tanıyamazsın belki de. Tanırsın belki, anlamamazlıktan gelirsin.
            Ya da sonunda büsbütün uzaktır sana.        
            Sen yapamayacaktın, öldürdüm onu senin yerine.

avatar

Yazar Osman Armağan Yardım

Biraz felsefe, sosyoloji ve psikanaliz; biraz da edebiyat ve anime.

Konya, Selçuk Üniversitesi: Sosyoloji/Felsefe

blank

Post-Modern Edebiyata Taze Kan: Barış Bıçakçı

blank

Formula 1 Dosyası: 2021