in

Diğerleri

…ve sonunda yorulup da yenileceklere.

 

 Şaşkın kaşların çizgileri yarmış alnını, ter birikiyor çizgilere, oradan dolup taşıyor tuzlu, akıyor kaşlarına, biraz dinleniyor orada ardından bir baş çevirmeyle düşüyor sol gözüne. Sol elini götürüyor gözüne, arkasıyla siliyor. Bu sıcakta nelerin hissedilmeye değer olduğunu ölçüyor önce. Hangisi ağır basar duygulardan? Bu sıcak seçim gücünü de elinden almış, belki de bir şey hissedemiyor henüz. Hissedemeğine karar kılıyor; çünkü böyle yoğun duygular -yoğun olup olmadığını sorgulamayı da bir kenara koyuyor; çünkü yoğun olduğuna da sonra karar vereceğini biliyor- onun bir süre içini boşaltır. Bir gölgeye sığınma isteğiyle ufacık bir süre erteliyor her şeyi, ancak oturduğu sandalyeye kadar sadece bu çabayla hareket ediyor. Yok saymak için yok sayılanı bir şekilde düşünmek gerektiğini öğrenmişti önceden, o yüzden bunu kabul etmişti daha en başından.

 Gelen garsona soğuk bir şeyler istediğini söylüyor. Sonra önüne limonata getiriyor. O ise yalnızca soluklanmaya çalışıyor bu süre içinde. Garson şöyle bir bakıyor, onunla ilgilenecek gücü de bulamıyor kendinde, bu yüzden hiç oralı olmadan limonatayı içiyor. Garson da gidiyor yanından.

 Nerede kalmıştı? Neyi düşünecekti? Çaresizlik her yanını sarmış gibi, nasıl buradan kalkıp gideceğini düşünüyor şimdi de. Daha yeni gidenin ayaklarını düşünüyor. Tereddütsüzce atılan adımlarını sayıyor aklından. Birikiüçdört… Ne zaman uzaklaştı? Ne demişti en son? Kulaklarında yankılanmasını arıyor, her şey silinmiş gibi. Belki yine çok yoğun duygular yüzünden algılayamıyor, bilinci karanlık bir kuyuya bırakılmış gibi. Dörtüçikibir, elini tutmuş utana sıkıla. Gideceği elinin içinde. Anlamıyor-du, şimdi anlıyor. Potansiyel bir gidiş elinin içinde. Ağzı açılıyor diğerinin: “Hep aynı hatayı tekrarlıyorsun, hep. Neden?” Ne cevap vereceğini düşünüyor. “Bilmiyorum, bir hataysa ne diyebilirim ki, bir cevabım olsaydı hata diyebilir misin hâlâ buna?” “Aynı hatalara katlanmak beni deli yapmaz mı? Deli miyim? Deliyim. Susuyorsun. Deli miyim? Deliyim. Susuyorsun ve ben de bir cevap bekliyorum yine.” “Susmuyorum, inan susmuyorum. Cevaplarım yeterli değil sadece. Anlamıyorum çünkü, aklım tutuluyor gibi. Neden olduğunu anlamıyorum tüm bu olanların. Bu kadar çabalarken elimden elini çekişiyle boş kalan elimi düşünüyorum sadece.” “Yani yalnızca kendine yapılanı düşünüyorsun.” “Hayır, yaptıklarımı da düşünüyorum.”

 Başını sallıyor diğeri, tam o an vazgeçti. Son sözleri şimdi geliyor kulağına: “Yani yalnızca kendine yapılanı düşünüyorsun.”

 Limonatayı bitiriyor. Garson yanında bitiyor. “Bir daha?” Gittiği geliyor yeniden gözlerine. Bundan ötesini, orada gidişini izleyip oradan şu masaya gelişini düşünemiyor. Sadece bir tekrarlanış canlanıyor kafasında. Garsona bir şey demiş miydi? O mu istemişti bir daha diye yoksa garson mu sormuştu bir daha diye? Ne cevap vermişti?

 Ellerini yüzüne götürüp avuçluyor; buruşturup kafasından sıyırmak isterdi. Parmak uçlarına alnındaki terler bulaşıyor. Bakıyor: parıl parıl, elleri titriyor. Ovuşturuyor. Buradan ötesi yok, vazgeçiyor.

 Ne kadar zaman geçiyor? On dakika ya da on beş, sesler var ama kafasını kaldırıp da bakmıyor. Garson gelmeyecek. On beş lira bırakıyor, daha fazla olmayacağını umarak. Öyle olsun da istiyor. Daha fazlası siniri bozardı. Ayağa kalkıyor, çıkana kadar kimse koluna yapışmıyor. Belki fazlasını bıraktı. Verecek fazla bir şeyi yok. Bir an için geri dönmeyi düşünüyor. Ne yapacağını bilemiyor, ayaklarını ilerletmese geri dönüp masaya gidecek. Gülümsüyor, öfkeden, biliyor. Gözleri doluyor. Nasıl geri dönecek şimdi?

Kimseden saklayacak hali yok. Yola çıkıyor, iki tarafına baktıktan sonra karşıya geçiyor. Öfkesi içinde kaynıyor, bu kadar çabuk vazgeçtiğine kızıyor. Karşıya geçerken kendi kendine bakıyor sanki yavaş yavaş ona yaklaşıp biraz sonra arkasından geçen arabadan. Müthiş acınası buluyor yürüyüşünü. Ağzı büzüşüp gözleri biriken yaşlardan görmez olunca utanıyor biraz. Birkaç lirayı kafasına takmak ne olduğunu gösteriyor ona. Oysa bir eli de tutabilirdi, ama ellerinin arasından kayıp giderken sesi çıkmamıştı. Pişmanlığı neye? Düşünmek istemiyor. Birkaç liradan vazgeçmekle bir miydi bir elden vazgeçmek?..

 Minibüs yaklaşırken elini kaldırıyor. Gözlerini bir kez daha siliyor. Gözlerinin altının terle birleşen gözyaşıyla kararmış; sokakta terleyip de kuruyan yüzü kirli çocuklar gibi görüneceğinden korkuyor. Artık çok geç, parayı uzatıyor. Bunu düşünmeyi de dert edindiğinden kendine öfkesi biraz daha artıyor.  Paranın üstünü alıp otururken limonatan artan ile yol parasını ödeyebileceğini aklından geçiriyor. Ama daha ilerisini düşünemeden yüzünü izleyen adamla kesişiyor gözleri. Yepyeni bir şeyle karşılamış gibi izliyor adam onu. Kafasını dışarıya çeviriyor, sıcaklık boynundan ve yanağından yüzünün tümüne geçince kendini iyice yorgun hissediyor. Gözlerini kapıyor.

 Bir vapurun motoruna benzer bir ses işitiyor. Yağmur yağdı yağacak. Kalabalık içinde biri yürüyor ona, elinde portakal tutuyor. Gözlerini ondan kaçırıp etrafına bakıyor, ayak uyduracak bir şey arıyor ama orta yerde, gelenden kaçamıyor. Elindeki portakalı uzatıyor, “Al bunu, sakın bırakma,” diyor. “Daha olgunlaşmamış bu, sarı rengi,” diyor. “Sen al bunu, sakın bırakma,” diyor diğer elindeki portakalı verirken. Portakalı tutmaya çalışıyor ama elinden düşüyor. Eğilip eline alıyor ama tam doğrulurken yeniden düşüyor. Bir kez daha almaya çalışıyor, elinden kayıyor ve bu kez tutamadan yuvarlanıyor. Döne döne birinin ayağının altında eziliyor. Portakalı verene bakıyor. Belinde yeşil bir önlük var, üstünde beyaz bir gömlek. Ezilen portakalı gösteriyor. Koşup portakala eğiliyor ama parçalanan portakalın yerine bozuk paraları görüyor. Kafasını kaldırıyor önlüklüyü arıyor gözleri ama kalabalığın içinde göremiyor onu. Biri omzunu dürtüklüyor: “Kardeşim,” diyor. Bir kez daha dürtüklüyor.

 Karşısında bir adam duruyor. Ona eğilmiş. Yüzünü tanıyor gibi. Doğruluyor biraz, hâlâ minibüsün içinde olduğunu anlıyor. “Kaçırma ineceğin yeri,” diyor. Kafasını sallıyor. Dışarıya bakıyor, hiç bilmediği bir yerde gidiyor araç. İneceğini söylüyor ayağa kalkarken.

 Güneş hâlâ tepede, tanıdık bir şeyler arıyor gözleri. Bir park gözüne çarpıyor, henüz uyanamamış olacak ki şimdi fark ediyor. İnmesi gereken yere yakın bir yerdeymiş. Parka yürüyor hemen. Gölgeler ve yeşilliğin içinde o kadar ferah gözüküyor ki, aklında sadece çimlerin üzerinde uzanmak var. Çimlere varana kadar bir şey düşünmüyor bu yüzden. Sanki bir boşlukta süzülmüş gibi çimlerin üzerinde bitiveriyor sanki. Etrafında kimse yok, oturduğu semt sessiz bir semt. Böyle olmasını seviyordu. Bir ağacın altına oturuyor. Biraz daha kestirebilir burada. Gözlerini kapatıyor. Rüzgâr yüzünü ve kollarını yalıyor. Çok güzel bir serinlik, kendini uykuda eritmesine izin vermiyor. Bitmek bilmeyen bu güzel esinti durmadan “buradasın!” diye bağırıyor sanki. Gözlerini açıyor. Kimse yok, gerçekten kimse yok etrafında. Biraz şaşkın. Ağaca kafasını dayayıp ağacın gövdesinden dallarına tırmanıyor gözleri; bir sürü yaprağı var, önceden nasıl dikkat etmediğine şaşıyor. Bir ışık bile süzülemiyor altına. Daha ne kadar böyle devam edebileceğini düşünüyor. Hata yapmak düşüyor aklına. Birini bile bulamazken hataların aynı çokluğu nasıl oluyor da her şeyi yok ediyor? Israrlı hatalar neden o halde? Neden bir yerde durmadı, bunu düşünüyor. O sırada karşı komşusu ve onun bir alt komşusu dönüyor köşeden. Öndeki onu görünce kafasını belinin hizasına kadar eğiyor neredeyse.

 “Ne yapıyorsun burada?” diye soruyor teki. “Dürüst mü olayım?” “Ol komşu.” Diğeri de: “Ol tabii ya, iyi misin?” diye soruyor. “Bilmiyorum.” “Serinmiş burası, biraz katılalım sana.” “Buyrun, oturun elbette.” diyor. “Neyin var?” “Bilmiyorum dedi ya.” Sıkılıyor bir anda onlardan: “Aslında neyi fark ediyorum, biliyor musunuz?” diye soruyor anlamsız bir tartışmayı engellemek isteyerek. “Soruların bile zamanı var; çünkü bilmek zaman istiyor. Öğrenmek, anlamak zaman istiyor, eğer soracaksan bunu düşünmek gerekir. Aslında ne çok şeyi düşünmek gerekir bir bilseniz.” Gülüyor teki: “Alkol mu aldın sen?” Diğeri: “Dur hele dur, kesme,” diyor. “Kestiği bir şey yok, şimdilik bir diyeceğim yok,” derken vazgeçiyor. Bir cevap alamayacak onlardan. Ama teki ısrarlı: “Nereden geldin, yorgun duruyorsun,” diye konuşuyor. “Gece uyumamıştır yine, balkona sigara içmeye çıkınca görüyorum, hep yanıyor ışıkları.” “Kaçta uyandım ki, hatırlamıyorum. Çok da hatırlanmaya değer değil herhalde böyle şeyler; en azından bir beklediği olmayınca insanın.” Balkondaki gözcü “Olur mu ya, hayat devam ediyor,” diyor. “Sen de hep böyle konuşuyorsun, belli ki iyi değil, deme…” “Sıkıntı yok, istediğini desin. Hayat devam ediyor elbet, devam ediyor diye beklemek hak mı?” “İlahi komşu, sen sarhoşsun,” diye üsteliyor. “Bakma sen buna, bu da hep böyle, şu kadarcık isteğim olsaydı neler isterdim, neler beklerdim hayattan.” “O zaman neymiş, istemekmiş, ne demiş hem Einstein, istemek başarmanın yarısıdır.” Gözcüye karşı çıkmak gerektiğini hissediyor artık: “Yarısı, hepsi değil. Bir yazar da der ki: isteklerle zenginleşilmiyor. Yoksa en zengini bendimdir belki de.” “Zenginlik öyle kolay mı? Kimisine kolay gözükür, hemen herkes miras der, şans der ama çok çalışmak gerekir; kimse pat diye zengin olmaz, o yere hemen gelinmez. Hatalarından ders almak gerekir.” “Sabır… Adam, sen bile bile yapıyorsun artık.” Hatırlıyor yeniden: “Hata… İnsan niye hep aynı hataları yapar, bilir misiniz?” “Hah, sadede gel komşu, ne oldu, bir derdin var belli.” “Aynı hatayı yapıyorsa insan delidir, Einstein yine demiş ki, aynı şeyi yapıp da farklı bir sonuç beklerse delidir.” “Ya, Einstein çok konuşmasın komşu.” “Bırakın konuşsun, Einstein da çok inançlı hayatın kurallarına demek ki senin gibi. Bir düzenin olduğuna inanıyor belli ki, bir şeyi yaptığında hiç sekmeden hep aynı şeyin olacağını bekliyor. Oysa bazen hiçbir şey olmaz. Hiçbir şey. Ellerin bomboş kalır.” Gözcü ilgisini kaybetti ama diğeri, “Sen çıkarsana ağzındaki baklayı, yabancı mıyız biz, kaç yıldır oturmuşluğumuz kalkmışlığımız var,” diyor. “Baksana, sen bile olup bitmişlere referans veriyorsun…” “Yok bu alkol kafası değil, başka bir şey içmiş bu.” “Başka konuşunca, farklı konuşunca hemen nasıl deliliğe, alkole veriyorsunuz; başka davranınca hemen nasıl da hep aynı olanı arkanıza alıp sığınıyorsunuz ona.” Sustular. “Burası iyi esiyormuş yahu. Biz kalksak mı artık, Hasan bizi bekler,” diye konuşuyor. “Sen de gel komşu, bir çayını iç-” “Arıyor vallahi, kalkalım çabuk.” “Komşu, kapım açık, gelmek istersen buyur gel.” “Hoşça kalın.”

 Arkasından bakıyor gidenlerin. Teki gitmeden son bir kez daha dönüyor yarımca, ona bakıyor. Hayatına devam edenlerin ardından olduğu yerde kalmanın acısını hissediyor, ufacık ve sürekli bir acı. Başının sol üstüne çöken, gün boyu ha var ha yok gibi ama hep orada olan o acı gibi. Aynı hatalar… Aynı acılar… Delidir belki de. Bir başınalığının deliliği: Sürüsünden, aynı bildiği insanlardan ayıran hataları kendisinin tek gerçeğidir belki de. Gerçekliğiyse doğrusu şimdi. Aynı hatayı yapıyorsa bir başka türlüsünü bilmiyordur artık.

 Gözden gitmişler. Tüm gidenlerin ve devam edenlerin ardında kalmak…

Sığınabileceği bir tarih düşlüyor, biricik bir tarih nefes aldırsın; tüm bildikleri ve yaşadıklarıyla, sahiplendikleriyle ve yaratıp var ettikleriyle bir biricik tarih alsın kucaklasın onu ve bağrına bassın. Ama aynı hatalar, hep o tek ve aynı hatalar, sıyırıp alıyor tüm bunlardan ve ardında kalırken her şeyin bir hatalar kalıyor onun da ardında. Ait olamadığı tüm tarihinin içinde ne tam olarak sıyrılmasına izin veren ne de onu oraya ait kılan o hatalar… Şimdi kucaklamalı mı hatalarını, yoksa ait olmadığı biricik tarihinin içinde vaz mı geçmeli? Düşünüyor: İkisi de vazgeçmektir.

avatar

Yazar Osman Armağan Yardım

Biraz felsefe, sosyoloji ve psikanaliz; biraz da edebiyat ve anime.

Konya, Selçuk Üniversitesi: Sosyoloji/Felsefe

blank

Her Akşam Votka, Rakı ve Şarap

blank

Haftalık Gündem (10-16 Mayıs)