in

Meraklı, Neşeli ve Kuşkucu: Metin Uca

Sunucu, yazar ve seslendirme sanatçısı olan Metin Uca ile siz The Vox Populis okuyucuları için birçok konuya değindiğimiz bir röportaj gerçekleştirdik. Keyifli okumalar dileriz!

 

-Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için bir kez daha teşekkür ederiz. Okurlarımıza kendinizi 3 kelime ile özetlemek isterseniz sizi tanımlayan bu 3 kelime ne olur?

Bu biraz Yedi Cüceler’deki gibi olurdu. Birincisi meraklı bence. Gerçekten meraklıyım ve onu kaybetmiyorum. Öğreneceğim çok şey var ve öğrenmeye devam ediyorum. Çünkü geldiğim kuşak derede tokaçlamakla, yün tokmakla çamaşır yıkamaktan merdaneli çamaşır makinesine, oradan yarı otomatiğe ve otomatiğe gelen süreci yaşayan bir kuşak. O yüzden birincisi meraklıyım. İkincisi, o kadar çok şey gördüm geçirdim ki bunları anlamak ve katlanabilmek uğruna hala çok neşeliyim. İkincisi de neşeli oluyor yani. Çünkü neşeyi yitirmemek ve mizah gücünü kaybetmemek hayata dayanmak adına ve direnmek adına çok önemli. Üçüncü olarak meraklı ve neşelinin dışında birazda da kuşkucu diyebiliriz. O da “dur bakalım altından ne çıkacak?” diye o kadar çok yanıldık ve o kadar çok şey söylendi ki bize o yüzden üçüncüsü de kuşkucu olur. Bu üç sözcük beni tanımlıyor. Bu beni mutsuz eden bir kişisel özelliğe dönüştürmüyor. Tam tersine artık bir reflekse dönüşmüş durumda. Hayatı böyle algılıyorsunuz, böyle bakıyorsunuz ve böyle yaşıyorsunuz. Ben de böylesini seviyorum.

 

-Hayatınızın dönüm noktası olarak gördüğünüz bir olay veya an var mıdır?

Tek bir olaya indirgemek çok büyük bir yanılgı olur ve bu zaten insan doğasına da aykırı. Ama tabii ki birkaç olay var. Bunlardan bir tanesi mesela çok uzun yıllar önce benim üniversiteye hazırlandığım yıllarda bir otobüs yolculuğu sırasında çevreme dikkat ederken ben hemen yanımdan gelen kamyonun üstümüze devrileceğini hissettim ve yanılmadım. Yanımda oturan arkadaşım da kafasını alıp yana yatarak saliselik bir farkla önlem aldım. O psikolojik bir olaydı. Otobüste hayatını kaybedenler de oldu ama biz yara almadan kurtulduk. Yani hayata bakmak ve hayatı izlemekle ilgili o detay beni kurtardı. Bazen iki tren yan yana dururlar. Geçerken bir insanla çok kısa süre karşılaşırsınız, bazen o insanla ilgili bir şeyler çağrıştırabilecek bir bakış açısında olursunuz bazen de bir körlükle bakarsınız. Ben bunu çok önemseyen bir insanım. Ve o gün hayatımı ve yanımdaki arkadaşımın da hayatını kurtarmıştım. Bu mesela bir dönüm noktasıydı. Sonra bilim ve akla inanarak hayatın içerisinde kendimi birkaç kez hekimlere emanet ettiğim kritik operasyonlarım oldu.  En iyi hekimlere ve bilime güvenerek onların yanında durdum. Bunlar yaşamla ilgili olan dönüm noktaları. Meslekle ilgili olanlar da var. “Fark etmek” çok önemli. Küçücük bir ayrıntıya dikkat etmek önemli. Bir kitabın son satırında gördüğüm bir isim bana en önemli gazetecilik ödülünü getirdi. Türkiye’ye gelmiş ve operada konuk olmuş yabancı sanatçıların adının yer aldığı listenin içerisinde bir sayfanın en alt köşesinde Luciano Pavarotti adını gördüm. Onun Türkiye’ye geldiğini bilmiyordum. Sonra geriye dönüp araştırma yapmaya başladım ve o dönemin tanıklarından Pavarotti’nin sesinin yetersiz bulunup geri gönderildiğini öğrendim. Yani dünyanın en büyük tenoru, dünyaya klasik müziği sevdiren en önemli idol isimlerden birisi Türkiye’de yetersiz bulunmuş. Gerçekten öyle mi olduğunu araştırdığımda tabii ki başka şeyler çıktı ortaya ve bana gazetecilik ödülünü getiren bir haber oldu. Yani bazen küçücük detayları okumak, mesela önünüze bir gazete parçası düşer ve oradaki bir haber bile size bir şeyler getirebilir ya da bir şeyler için yola çıkabilirsiniz. Ben rastlantılara inanmam, şans diye bir şey yoktur ama akılla neden-sonuç ilişkisini hızlı kurmak, bir yerlere ulaşabilmek, bir şeyleri fark edebilme özelliğinin de insanın hayatını çok fazla şekillendirdiğini ve doğru noktalara götürdüğüne inanırım. Mesela yapmak istediğim bir işle olarak bir toplantıdaydım. O toplantıyı yarıda bırakıp çıktım ve gidip gazetecilik sınavına girdim. O sınavı kazanarak gazeteci oldum. Yoksa mühendis olarak çalışmaya devam ediyordum. Ama gazeteciliği de çok istiyordum. Daha bitmemiş ve bitmesine 1 saat kalan toplantı yerine gidip Ankara’da sınava yetişmiştim. Bu durum benim hayatımı değiştirdi. Bu tarz çok fazla olayım var benim. Çünkü risk üstlenmeyi seviyorum, farkındayım, ne istediğimi biliyorum ama ne olursa olsun sonuçlarına da katlanacağım bir tarzı hayatım boyunca uyguladım. Bunlardan bazısı hayatımı kurtarmış bazısı da bana yepyeni kapılar açmış. Bu tabii bazen karşılaştığınız bir insan ve onunla olan diyaloğunuzda ortaya çıkan yeni bilgi birikiminizle ilgili de olabilir. Yani dönüm noktası çoktur. Yanıt tek bir tane olmadığı için de biraz uzun oldu cevabım.

 

-Çoğu insan sizi televizyonda tanıma fırsatı buldu. Fakat sizin aynı zamanda da sahnede sergilediğiniz gösterileriniz ve oyunlarınız da var. Şu ana kadarki tecrübeleriniz ile değerlendirme yaptığınızda “ekranda” olmak mı “sahnede” olmak mı?

Şöyle söyleyeyim son 8 yıldır ekranlarda yoktum bildiğiniz nedenlerden dolayı. Yani birkaç nedeni var birincisi televizyonların çok ciddi bir inandırıcılık ve saygınlık kaybı yaşaması. Diğeri ise reklam gelirlerindeki düşüş ve prodüksiyon tarzı işlerin zor yapılabilir olması. Yani bunun ile ilgili benim dışımda da bir ekip tarafından hazırlık yapıldığı için ben sadece orada görünen yüzüm ama tercih edilmiyorsanız ya da o tarz bir iş yapılmıyorsa sizin de ekranda bir yeriniz yok. Öyle olunca kendinizi ifade etmek ya da yaptığınız işlerin değerlendirilmesi anlamında sahne üstü işler çok önemli. Tabii ki ben yarışmayı artık kurumsal olarak markalar ve firmalar ile dijital ortamda da salon çalışmaları halinde .yapıyorum. Ya da herhangi bir ürün tanıtılırken, herhangi bir ekip çalışması yapılırken Pasaparolla benzeri kültür oyunları oynatıyorum. O devam ediyor ama sahnenin üstünde daha çok anlattığım iki noktada gidiyor. Bunlardan birincisi, iletişimin dilinin daha doğrusu bizim dilin bize yetmemeye başladığı ya da birbirimizi anlayamaz hale getiren  bir dil karmaşası yaşadığımızın öyküsünü anlattığım “Dilimizi Eşek Arısı Soksun” diye bir oyun var. Bir de Prof. Dr. Özlem Kumrular ile birlikte yazdığımız aslında anlatılan tarihin bize anlatılan tarih gibi olmadığını ve tarihin aslında yeme-içme kültürü özellikle yaşamın başladığı andan itibaren yemek, o yiyeceği elde etmek, onun için mücadele eden farklı toplumsal kesimlerin birbirleri ile olan çelişkisi, kadın erkek ilişkisi, kiminle beraber olabileceğimizin de tarihinin yazdığı hatta tuvalete gidiş ve tuvalet kültürünün yani yediğiniz bir şeyden kurtulmanın da uygarlık tarihini oluşturan en önemli unsurlar olduğunun öyküsünü tarihten çok ilginç örnekler ile anlattığımız “Bunu Mu Demek İstediniz” adında bir oyun var. İkisi de hem bugünü anlamaya hem de bugünü tanımlamaya yönelik oyunlar. Yani benim hayat ile ilgili sorunlarımı sahne üstünde aktarabildiğim özel gösteriler bunlar. Bir anlamda sahne üstünde dertleşme gerçekleştirdiğim oyunlar. Elbette şu an televizyon olmadığı için sahneyi ve sunuculuğu tercih ediyorum. Aslında ben bir anlatıcıyım baktığınızda. Sunuculuk işini de iyi yapmaya çalışıyorum çünkü amacım polemik çıkarmak değil ama Türkiye’de kesinlikle şuna inanıyorum, her iyi oyuncu bir sunucu değildir tıpkı her iyi sunucunun iyi bir oyuncu olamayacağı gibi. Ben buna kalkışmıyorum ama ben de sunuculuğu da korumaya çalışıyorum. Sunuculuğu, anlatıcılığı korumaya çalışıyorum. O yüzden şu anda zorunlu olarak sahne öne çıkıyor.

-Oyunlarınızda mizah yolu ile insanlarda soru işaretlerini arttırarak onlara bir şeyler anlatmaya çalışıyorsunuz. Mizah yaptığınızdan pişman olduğunuz oldu mu ve mizahın zorlukları nelerdir?

Mizahtan pişman olunur mu? Gülerek hayata bakıyorsunuz ve anlamaya çalışıyorsunuz. Yani düşünsenize, bakın orman yangınlarının olduğu bir ülkede yanan orman alanındaki ağaçların odun kömürü olarak değerlendirileceğini eğer biri çıkıp ciddi ciddi anlatıyorsa bunun izahı yoktur mizahı vardır. Önlem almak yerine ki mesela Türk Hava Kurumu uçakları vardı. Bu uçaklardan beş tanesi çalışıyordu fakat ona rağmen yurt dışından anlaşmalar yaptılar. Uçuş garantisi verdiler falan buralara girmiyorum. Ama geçtiğimiz haftalar içerisinde Bilkent’teki müftülük bütün camilerde orman yangınlarına karşı yağmur duası okuttu. Yani alınabilecek önlemin buraya indirgendiği bir ülkede siz nasıl mizah yapmayacaksınız ya da mizah yapmadan nasıl hayatı anlamaya çalışacaksınız? İşte bu mümkün değil bende böyle bir ortamda tabii ki mizahı yani politik mizahı kullanmanın çok endişeler yarattığı ya da ürküntü ile karşılandığı bir dönemde ben hayatın her alanında gülmeceyi korumaya ve oradan ürün oluşturmaya ve yaptığım her şeyi de bu bakış açısı ile değerlendirmeye devam ediyorum. Yani bir ayrıcalık ise ki ayrıcalık olduğunu zannetmiyorum çünkü her akıllı insanın kendisinin mizahını ürettiğini görüyorum. Bir şey yazıyorsunuz altına o kadar güzel yanıtlar geliyor ki siz kendinizin neden aklına gelmediği düşündüğünüz, gıpta ile baktığımız sonuçlar ortaya çıkıyor. Özellikle çok şahane bir genç mizah var. Bunların önünde durmanın tabi imkanı yok. Ben bunu bir geçiş elemanı gibi klasik bu tarz şeylere maruz kalmış toplumsal kesimler ile bu yeni mizahı buluşturacak bir içerik ile anlatmaya çalışıyorum diyelim. O yüzden devam edecek hiçbir zaman da pişman olmadım.

-Mizah üreterek insanlardan tepki alan bir tekniğiniz var. Size göre mizah yapmak, insanı harekete geçirme konusunda ne kadar etkili?

Bence birinci sırada etkili çünkü onun oluşturduğu karşı duruş, bakış ve onun yarattığı eleştirel bakış ile hayatı sorgulama biçmi ortaya çıkarışı benim için çok önemli. Yani düşünen, duyarlı, farkeden bütün insanların mizah duygusunun çok gelişmiş olduğunu ve bu yöntemle algılayarak, bu yöntemle bakarak o dayatılan, kuşatılan ya da gücü ve güç şarhoşluğu ile sizi yok etmeye çalışan her unsura karşı çok ciddi bir direnme oluşturduğumuzu düşünüyorum mizah eşliğinde. O açıdan da mizahı çok önemsiyorum gerçekten.

-Yıllardır gerek ekranlarda gerek gösterilerinizle gerekse gazeteci kimliğiniz ile halkın nabzını çok yakından tuttunuz ve halkı çok iyi tanıyorsunuz. Size göre Türkiye’de yaşayan insanların en büyük sorunu nedir?

Gözlemlediği kadarıyla bunu iki türlü yanıtlayabilirim. Gördüğüm kadarıyla sonuna kadar sabır ve o sabra bağlı bir katlanma gücü var insanlarda. Buna son dönemde eklenen korku ve baskının getirdiği bir sindirilme duygusu da denilebilir. Ama artık bunun da patladığı yerler var. Yani dünyanın hiçbir ülkesinde mesela hekimlere karşı tuhaf, saldırgan bir dil kurulmadı ve oluşturulmadı. Hekimlerin meslek örgütleri ile ilgili mesela hiç kimse bir tartışma yaratmadı. Onların varlığı, siyasal konumları ya da durumu ile ilgili bir tartışma olmadı çünkü onlar şu anda hayatlarını tehlikeye atarak bu ölümcül durumda bizim için mücadele ediyorlar. Yetmiş üstünde hayatını yitiren sağlık emekçisi var. Bunların içerisinde yarıdan fazlası hekim ve yeri doldurulamayacak hekimler. Bütün kayıplarımız öyle ama yani baktığınızda mesela benim içimi hala acıtan iki çocuğunu bizlere emanet ettiğini söyleyerek görev başındayken kaptığı hastalık sonucu hayatını kaybeden o genç doktor. Bizim mesela onu unutmamamız gerekir ama biz doktorlar ile uğraşmaya başladık. Öyle tuhaf bir noktaya geldik. Şimdi böyle bir ortamda baktığınızda mizahın gücünün yetmediği yerlerde bile şunu görüyorsunuz, evet bir tükenmişlik sendromu yaşıyor toplum. Bir delirme yaşıyor ne yazık ki çünkü sadece salgın ile ilgili sorunlar yok. Başka da büyük sorunlarımız var. Böyle bir ortamda biraz önce anlattığım sabır ve ona bağlı katlanma gücünün artık yitirilmeye başlandığı noktalarda bir de bunun üzerine yoğun bir korkunun geldiğini düşünüyorum. Ama bütün bunlara rağmen aklı başında olan toplumsal kesimler sesini yine duyuracak. Kendi gücünün farkına varacak bir tavrı geliştirmeye ve sürdürmeye çalışıyorlar. Bunu da çok önemsiyorum. En büyük sorun, bugüne kadar çabuk unutkanlığımızdı. Yani çok çabuk unutuyoruz. Bakın ben “Tanrı Verdi Pırasa Hiç Yenir Mi Yarasa” diye bir kitap yazdım. Salgın dönemini anlatan, okuyanların büyük çoğunluğu “Aa biz Mart ayında bunu yaşamıştık” diye dönüp tekrar hatırladıklarını söylüyorlar. Yani Mart ayında başladığı iddia edilen ya da bu gün hayatımız etkileyen her şeyin Mart ayındaki izlerini bile unutacak noktaya geliyorsak çok çabuk yitiriyoruz bir sürü şeyi. Mesela denizin kenarında kalan o küçük çocukcağızın fotoğrafı vardı. Hepimizi dünyada yaşanan göç ve sürüklenen insanların öyküsü üzerine yoğunlaştırmıştı. Onu da unuttuk. Mesela yaşadığımız bir sürü toplumsal acı var. Kucağında ekmeği ile ağlayan gözünün yaşını silen amcayı ve 99 depremini de unuttuk. Yani anlatabiliyor muyum, tek fotoğraf hafızasında bile unutulan çok şey var. Bu hepimiz için geçerli bence. Türkiye’deki en büyük sorun ve hesap sorma kültüründeki düşüşün de ya da eksikliğin de nedeni toplumsal bellek zayıflığımız bence. En büyük açığımız bu. Buna karşı ne iyi gelebiliyor; biraz önce söylediğim gibi sorgulayan bir tavra sahip olmak ve dediğim gibi kimi zaman kara bir mizahı kullanarak karşı durabilme gücü. Bu çok önemli şu anda. En büyük zayıflığımız da dediğim gibi toplumsal bellek zayıflığı.

-Şimdi biraz geçmişe gidecek olursak 2007 yılında “110 milletvekili konusunda umutlu olduğunuzu belirterek, Cumhurbaşkanlığına adayım” demiştiniz. Bize biraz bu durumun arka planından bahseder misiniz? Gelecek planlarınız arasında siyaset dünyasıyla alakalı bir düşünceniz var mı?

O kadar önemli bir siyasi figür vardı ki yaşantımızda; Ahmet Necdet Sezer. Ahmet Necdet Sezer’in biz değerini bilemedik. Ahmet Necdet Sezer sadece bir hukuk insanı değil de aynı zamanda cumhuriyetin aydınlık yüzlü babalarından biriydi. Kendi çocuğunun düğününde bile elektrik sayacının ölçüsünü aldırıp onu kendi maaşından ödeyebilecek kadar namuslu bir isimdi. Arkasından çok şey söylenebilir fakat çaldı ya da devlet kaynaklarını kullandı diyemezler. Kendi alışverişini kendisi yapan ve Türkiye’de umut olan bir cumhurbaşkanıydı. Bir cumhurbaşkanlığı makamı kimlerin oturduğu, cumhurbaşkanlığı makamından söz ediyorum Mustafa Kemal Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün, Celal Bayar’ın oturduğu ve o geleneğin sürdüğü saygın toplumun tümünü kucaklayan bir cumhurbaşkanlığı. Sonra bunun partili cumhurbaşkanlıkları ile delinmesi. Ama Süleyman Demirel’de olduğu gibi belli bir yere geldikten sonra herkesi kapsayacak ya da kucaklayacak politikalar üretebilen ve hayattan kopuk olmayan bir cumhurbaşkanı ama aynı zamanda Türkiye’nin çağdaş değerlerini savunan bir cumhurbaşkanı geleneği vardı. Bir süre sonra bu cumhuriyetin değerleri ile hesaplaşan isimler ve onlar ile ilgili endişeler ortaya çıkmaya başlayınca benim yaptığım bir protestoydu. Protesto da şuydu; evet ben seçilemeyeceğim ama siz oturup düşüneceksiniz, neyi acaba kim olsa daha iyi olurdu, sorusunu. Yani sadece siyasi gücü elinde bulunduran değil ortak akıl ve uzlaşma ile seçilerek gerçekten Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil edebilecek, bir güç savurganlığı olmayan, tuhaf kulak rahatsızlıklarını bayramlarda yaşamayan, cumhuriyetin temel ilkeleri ile sorunu olmayan ama her toplumsal kesimden, soldan sağdan her kesimden insanı kucaklayabilecek bir ortak akıl ve uzlaşma ile seçilmiş bir simge kişi olmasına yönelik bir protestoydu. Elbette ben seçilmeyecektim ama kim seçilebilir sorusunu da bu şekilde görmüş olacaktık. Benim yapabileceğim ona yönelik minik eğlenceli bir protestoydu. Çünkü daha önce de bu dünyada Vaclav Havel cumhurbaşkanı seçildi. Dünyanın en önemli yazarlarından birisi Lech Walesa cumhurbaşkanı seçildi. Yani şunu söylemeye çalışıyorum, ortak akılla ülkeyi yöneten ve ne yazık ki Ahmet Necdet Sezer ile son bulan bir geleneğin aslında yok olmaması gerektiğine yönelik bir protestoydu. Aynı zamanda şunu getirdi o süreç, içerisinde her yetkinin tek bir adamda toplandığı tuhaf bir bakış açısının aslında kendisi de dahil her şeye zarar verdiği, bu gün ortada bir parlamenter demokrasi ne yazık ki kalmadıysa bu kurulan yeni başkanlık sisteminin getirdiğidir. Başkanlık sisteminin uygulandığı ülkelerde çok geniş parlamento demokrasisi ve denetimi vardı. Aynı zamanda hukukun üstünlüğü vardı. Yani şu anda en büyük sorunu yaşadığımız, hukukun kişilere göre değişmesi ve üstün olanın hukukunun üstün kabul edilmesi noktasındaki sorunlar aynı zamanda tek adam sorununu da getiriyordu. Ben bunları zamanında gördüm. Ama bunları bu kadar yüksek sesle ve ciddi konular halinde söyleme şansım yoktu. İnsanlarda farkındalık yaratmak için ben bir sanatçı kökenliği ya da sanatçı sorumluluğu taşımaya çalışan biri olarak orada bir minik eğlenceli protesto gerçekleştirdim. Bir simgeydi ve ben bu simgeyi kullandığım için de çok doğru bir şey yaptığımı düşünüyorum. Bugüne kadar Türkiye’de yapılmış ve genç mizahın en başarılı yükseldiği dönem olan “Gezi Olaylarını” ele alırsak Gezi’deki duran adam figürünün yaratıcılığı, çarpıcılığı ve anlamlılığından sonra Türkiye’de bence yapılmış kişisel anlamdaki protestoların en anlamlılarından ikincisidir. Ben öyle görüyorum ve en ufak bir pişmanlık hissetmiyorum. Ve ondan sonra başım çok derde girdi. Çünkü bunu ciddiye alıp beni cezalandırmaya kalktılar ama ben hala buradayım gördüğünüz gibi ve olmaya da devam edeceğim. Çünkü bir şeye karar verirseniz sizi sizden başka kimse durduramaz. Bunu da unutmayın.

-Devletimizin tiyatrolar konusunda yeteri kadar kolaylık ve yardım sağladığını düşünüyor musunuz? 

Bunu tabii sadece bu dönem için söyleyebilirim çünkü öncesini söylemek için bir kültür bürokrasisi var ve onlar birtakım yöntemler uygulamaya çalışıyorlar. Ama en büyük sorun ne yazık ki salgın sürecinde oldu. Salgın sürecinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve yüzyüze insan sıcaklığını yaşayan sanatlar zaten büyük sorun yaşayacaklardı. Bu konuda ne yazık ki iyi bir sınav veremedi devlet. Özellikle bizlerden değil tiyatrolar ve müzik alanında çalışan emekçi insanlardan söz etmek istiyorum. Biz de tabi emeğimiz ile yaşıyoruz ama sadece oradan gelen geliri ile yaşayan müzisyenler, oradan gelen geliri ile yaşayan tiyatro oyuncusu insanlar, sahne emekçileri, bunlar çok büyük sorunlar yaşadılar hala da yaşamaya devam ediyorlar. Devletin bir takım konserler ile yanında yer aldığına inandığı bazı sanatçılara açıklanamayan rakamların ödenmesi bence bir kültür politikası değildir. Sadece sana yakın duran uyanık bir iş adamını daha da zenginleştirme çabasıdır. Bunu yaptılar ama orada kimse o sanatçı ile çalan orkestradaki emekçiler dışındaki kimseyi düşünmedi ve onlar da bir kaşe için kendi kimliklerini, kendi dünya görüşlerini satacak noktaya getirdiler. Emekçileri değil o sanatçıları yanında durduklarını iddia ettikleri. Tuhaf değil mi yani bir gücün yanında ya da karşısında sanatçı olunmaz ama öyle bir noktaya geldi ki birilerini kendi yanında görmek, bazılarını da karşıt duruma almak bir algı değil, Türkiye’nin bir gerçeği haline dönüştü. İşte böyle bir ortamda tiyatrolar ve başta müzik emekçileri için zor bir dönem oldu hala da o zorluk devam ediyor. Yani bakın, hatırlayın lütfen geçtiğimiz günlerde İstanbul için bir yasaklama kararı çıktı. Daha sonra o yasaklama kararını 48 saat ertelediler. Ertelenme nedeninin ertesi gün yapılacak bir siyasi partiye katılım töreni olduğu ortaya çıktı. Yani kimsenin toplum sağlığı ile ilgisinin olmadığını, bazı şeylerin ne yazık ki başka yöntemler ile yürüdüğünü bunun aracılığı ile çarpıcı bir biçimde gördük. Ben şu an kimsenin sahne emekçilerini ve müzik emekçilerini umursadığını düşünmüyorum. Hani ne denir, görüntüyü kurtarmak adına bir şeyler yapıldı ama ne yazık ki yeterli değil. Özellikle salgın sürecinde. Çünkü sosyal devlet olsaydı ülkem ve açıkları, ekonomik sorunları olmasaydı 15 milyon insan sokakta salgının en yoğun döneminde gündelik hayatını sürdürmek para kazanmak için koşturmak zorunda kalmaz; devlet geçici bir süre için sosyal devlet olarak herkese bu konuda desteğini verirdi. 1500 tl gibi tuhaf rakamlara düşmezdi bu ve bu sorun aşılırdı ama birtakım toplu eylemler bir ibadethane açılması gibi, hacdan dönüş gibi, düğün ve toplantılarda ne yazık ki Anadolu’da o gelenekçi kutlama sisteminin geçici olarak ertelenememesi gibi nedenlerle salgın ikinci dalgasına çok daha etkileyici bir dönemde devam ediyor ve böyle bir ortamda  iş giderek zorlaşıyor. Yani yakın bir gelecekte ben kısıtlı sokağa çıkma yasaklarının başlayacağını ve bunun da haftasonu kültür etkinliklerini ve yine müzik ve sahne emekçilerini vuracağını düşünüyorum. Kalıcı olmadı hiçbir ay.

-Şu ana kadar yaptığınız işlerin ve başınızdan geçen olayların size kattığı “hayat tecrübeleri” nelerdir?

Şöyle söyleyeyim bir kere büyük bir deneyim kazanıyorsunuz ama benim için en önemlisi ben şaşırmamayı öğrendim. Bu önemli bir şeydir. Bir şeyi beraberinde getirmez, koyvermişliği beraberinde getirmez. Şaşırmamayı öğrenmek tam tersine daha çok araştırmayı daha çok üstünde düşünmeyi getirir. Şaşırırsanız sizin belki tepkileriniz farklı olabilir. Ben serinkanlı, ülkesini ve insanını anlamaya çalışan, önceliklerini bilmeye devam eden bi adam olarak devam etmek istiyorum. Onlar için üretiyorsam, onlar için keyifli ama onları sömürmeyen bir içeriğe hayat boyunca taşımaya çalışıyorsunuz. İşte bunun için de daha çok okumak, daha çok görmek daha çok deneyimlemek gerekiyor. Ben de bunu yapıyorum. O açılardan baktığınızda da böyle devam edecek. Yani böyle yapmaya devam edeceğim. Öyle görüyorum ve hiç değişmeyeceğim o kadarını söyleyeyim.

-İnsanlar sizi çok değişik mecralarda gördü ve tanıdı. Son olarak da YouTube platformunda “10 Soru Bükücü” adıyla çeşitli programlar yaptınız. Fakat 7-8 aydır YouTube’de bir programınız bulunmamakta. YouTube maceranız sona mı erdi yoksa ileride bu platformda daha farklı işler yapacak mısınız?

Tam tersine YouTube için yeni şeyler hazırlıyorum ama iki neden ile erteledim. Birincisi eğlenceli ve değişik olmasının peşindeydim. 100 bölüm yaptık her gün yayına girmenin zor ama imkansız olmadığını gösterdik ve ben YouTube’u çok sevdim. Orada başka bir seyirci ile buluştum. Klasik seyirciyi de oraya getirebildik. Şimdi aynı içerikte ve hayatın renklerini yansıtan ama bunu yaparken çok daha içeriği zengin bir iş üretmeye çalışıyorum. Yani bir olağanüstülük olmazsa Ekim ayı içerisinde yeniden YouTube’da buluşacağız ve çok eğlenceli güzel bir şey ile buluşacağız.

-Çok yakın zamanda “Tanrı Vermiş Pırasa, Hiç Yenir Mi Yarasa” adlı bir kitabınız çıktı. Bize biraz bu kitaptan bahseder misiniz?

Hepimizin evde kaldığı bu üç buçuk aylık süreçte kimisi ekmek yapmayı öğrenirken ben de o süreci, bir günce gibi olmasın ama, yaşadığımız günleri de anlatan, tarihten ip uçları ile neden bu hale geldiğimizin altını çizen bir içerik ile anlatmak istedim. Neydi o içerik aslında, her salgın yine insanın acımasızlığı ve doğayı yok etmesi, başka canlıların hayatına girişi ile ilgili. Yani bu salgın mutlak gelecekti ve hiçbir yerde laboratuvarlarda üretilmedi. Çünkü bu bakış açısıyla yani başka canlıların yaşama alanına yöneldikçe, doğanın sınırlarını zorladıkça, hayat insana yönelik bu hayattan çekil git noktasında tepkisini gösterdi. Ne yazık ki bunun da hesabını suçsuz, kimisi yaşlı kimisi bedensel anlamda bağışıklık sistemi güçlü olmayan ve ortaya çıkan mikroba daha çabuk yenilebilen insanlar ödediler. Her zamanki eşitsizlik yine günahsız insanları vurdu. Burada kimler suçlu? Dünyayı yönetenler suçlu. Kimler suçlu, aslında kaynakları insafsızca tüketenler suçlu. İşte bunun ip uçları var, tarihten örnekleri var. Hastalıkların nasıl ortaya çıktığı bir şey daha var. O da ortaya çıkan hastalıklara karşı nasıl bir bilinç yükselmesi ve bilim ve aklın nasıl yenilikler yaratması. 14.yy’da salgının bile nasıl aydınlanmaya giden yolda yani Rönesans’ta önemli bir adım olduğu, hayatın içinde kimi zaman garip tedavi yöntemleri var, kimi zaman gülünç gelebilecek teşhis biçimleri ama bilim ve aklın öncülüğü de var. Bu kitabı sağlık çalışanlarına ithaf etmiştim, hayatını yitiren sağlık çalışanlarına. Ne yazık ki ithaf ettiğiniz kitabın, ithaf ettiğiniz kişilerinin sürekli arttığını gördüğünüz garip bir dönemden geçiyoruz. Yani ben bu kitabı yazdığımda yaklaşık 50’ye yakındı şu an 70’in üstünde. İthaf ettiğiniz insanların sayısı artıyor. Bu da tabi acı bir olay. Bu kitap her şeye rağmen umudunu yitirmeyen insanların kitabı. Çünkü bilim ve aklın yanında durursanız, mutlak yeneceğimiz dünyada da öyle olmuş, yine yeneceğiz ama her salgının ikinci dalgasının daha yıkıcı olduğunu insanların geçti gitti bitti mantığı ile önlemleri zayıflatması sonucu nasıl içerik değiştiren rahatsızlıkların nerelere götürdüğü ve bir tane daha buna benzer bir şey gelirse onun insanlık üzerindeki yok edici gücü çok daha büyük olacak. Çünkü ilaç ve aşı bulmanın ne kadar zor olduğu, bütün bu gelişen bilim ve teknolojiye rağmen ne kadar zor olduğu da bir kere daha ortaya çıktı. Yaklaşık bir sene daha bekleyeceğiz gibi görünüyor. Bu süre içerisinde başka yöntemler ile korunmaya çalışıyoruz. Dünyada ilk defa bütün ilişkileri insanlık tarihini, meslekleri değiştiren bir dönüşüm yaşattı. İnsanlar birbirinden uzak durmak ve özel koruma sistemleri ile yaşamak zorunda kaldılar. Sevdiklerinize sarılamadığınız bir dünyada yaşıyorsunuz. Şimdi bütün bunlara baktığınız zaman bunları algılayan bir kitaba da ihtiyaç vardı. O üç buçuk aylık süreci anlatan bir günce değil bu. Aynı zamanda umutla bakan ama bilim ve aklın öneminin altını çizen tarihten ipuçlarını bugüne getirip bu hastalığın ve benzeri hastalıkların nasıl ortaya çıktığını anlamlandırmaya çalışan, bilim ve akıl yerine spekülasyon ve komplo teorilerilerinden neden uzak durmamız gerektiğini yoksa nasıl gülünçleşebileceğimizin altını çizen bir kitap olsun istedim. Bunları yaparken de mizah, duygusunu kaybetmesin istedim. Zor bir şey bir deneme bu ama başardığımı düşünüyorum çünkü çok iyi gidiyor her toplumsal kesimden insan alıyor okuyor. Bana geri dönüşleri çok olumlu bu da beni çok mutlu ediyor. Kitabın çıkışından bu yana bir aya yaklaşıyoruz. Çok iyi gidiyor ve amacına ulaştı. Bir farkındalık yaratır mı, onu da hep birlikte göreceğiz. Adı benim buluşum değildi üstelik, bir pazarcı dostumuzun buluşuydu ama çok farklı bir şey anlatıyordu o yüzden ben de keyif ile kullandım.

-Gelecekte, yeni projeler ve gösteriler var mı? Bizleri yakın vadede ve uzun vadede hangi projeler bekliyor?

Bu iki oyunumuzu Türkiye çapında salgının ve o salgının getirdiği koşullara uyarak sergilemeye devam edeceğim. Markalarla ve firmalarla içerik oluşturma ve onların çalışanlarına gerek moral motivasyon ve eğitim amaçlı yarışmalarım devam edecek. Televizyon olur mu bilmiyorum. Yani televizyonda olması için biraz önce söylediğim o ekonomik koşulların oluşması lazım. Dramaların arasında ilgi çekici bir içeriğe ihtiyaç duyacakları bir dönemin gelmesi lazım. Elbette televizyon benim ilk göz ağrım, elbette çok özledim ama bir şeyi sırf yapmış olmak için de yapmayı istemiyorum. Bir şey güzel olacaksa, devamlılığı olacaksa yapmak istiyorum. Onun için de zamanını bekliyorum ama yine kitap gelebilir, yine sahne üstü gösteriler zaten devam edecekler.

avatar

Yazar Taha Çalışkan

hukuk, siyaset, tarih ve spor

blank

Üçüncü Sınıf Yazar

blank

20 Soruda Breaking Bad