in

Şov Bizinıs ve Düşmanları

“Artist bizde hep sürünsün isterler. ’40 yılını verdi tiyatroya, bakın sürünüyor. Braavo!'”

-Cem Yılmaz – CMYLMZ (2007)

  “Şov bizinıs” … Basitçe, insanların eğlence ihtiyacını gidermek için varlığını güçlü bir şekilde sürdüren büyük bir sektör. Aktörler, aktrisler, tiyatro oyuncuları, stand-upçılar, şarkıcılar, sporcular… Tek görevleri ise insanları mutlu tutmak. Onlara hayatlarında sık sık tatma imkânı bulamadıkları duyguları televizyonlarının ekranlarından, telefonlarında bulunan bir uygulamadan aktarmayı ve bu duyguları yoğun bir şekilde yaşatmayı görev edinmişler. Ön saflarda yer alan “şovmenler” başta olmak üzere bütün bir sektör bu görevi yaptıkları için para kazanıyor. Fakat son zamanlarda, özellikle sosyal medyada görülen, bu insanların kazandıkları paraları hak etmediklerini iddia eden bir kesim oluştu. Bunu ise aslında çok da sağlıklı olmayan karşılaştırmalar ile yaptılar. Kazandıkları parayı farklı iş gruplarındaki insanların kazandıklarıyla karşılaştırdılar. Düşük gelirli günde 10 saat çalışan bir mavi yaka ile, orta gelirli şehrin curcunasında kaybolan insanlarla. Bu karşılaştırmayı yaparak bir meslek grubunun kazandığı paranın meşru olmadığını, diğer gruplarınkinin ise meşru olduğunu iddia ettiler. Öne çıkarılan eşitsizlik savı bir noktaya kadar doğru olsa da enerjimizi daha verimli harcayabilmek adına eğlence sektörünün büyümeye açık bir sektör olmasını ve sonrasında “değer yaratımının” sübjektif olduğunu açıklayacağım.

  Bugün genel duruma baktığımızda karşımıza üç ekonomik sınıf ortaya çıkıyor: alt sınıf, orta sınıf, üst sınıf. Tarihsel sürecin büyük bir bölümünde, geniş coğrafyalarda genellikle alt sınıf ve üst sınıfın varlığı söz konusuyken sanayi devrimiyle birlikte birçok mal ve hizmetin maliyeti düştü; bunlarla beraber temel ihtiyaçlarını karşılayıp üstüne birikim yapabilen bir orta sınıf oluştu. Üst sınıf ile orta sınıf arasındaki geçirgenlik çok az olsa da alt sınıf ile orta sınıfın arasındaki geçirgenlik fazlaydı. İnsanlar daha fazla çalışarak veya kendilerine daha fazla yatırım yaparak daha fazla para kazandıklarını, hayat standartlarının bu şekilde arttığını gördüler. Amerikan Rüyası dediğimiz şey de tam olarak buydu. Bir şeylere sahip olmaya fırsatının olması bile insanların hayatlarından memnun olmasına yetti. 20. yüzyılın sonlarına doğru gelirken orta sınıf çok daha fazla büyüdü. Milyonlarca insan büyükşehirlerde “rush hour” vaktinde ya araçlarıyla beraber trafikte ya da onlarca insanla beraber toplu taşıma araçlarında sıkışıp kalmaya başladı. Sahip oldukları bu monoton hayat “sabah 9 akşam 5” olarak akıllarda kaldı. Tabii ki bu her ülkede aynı değil. Birçok ülkede orta sınıf dahil çalışan nüfusun büyük bir bölümü günde 9 saatten fazla çalışıyor.

  Orta sınıf, hayatının her anında monotonluktan kurtulamıyor. Her sabah 7’de uyan, kahvaltımsı bir şeyler yap, 8’de evinden çık (şanslıysan evin işine yakındır), kışları soğukta otobüsün gelmesini bekle, onlarca insanla aynı otobüste varacağın yere kadar uyanmaya gayret et, iş yerinde her gün yaptığın gibi birtakım tuşlara bas ve kağıt imzala, saat 5’e yaklaşırken her 5 dakikada bir saate bak, 5’e 10 kala hazırlan ki tam 5’te çıkmış olasın, eve dönüş yolunda yine aynı otobüse bin, eve gir, akşam yemeğini ye, televizyonun başına otur, başla zaplamaya, eğlenceli bir şeyler ara, izle, yarın için erkenden uyu. Bu monotonlukla dolu bir hayatta insanların istediği şey ise biraz eğlence olurdu. Çünkü temel ihtiyaçlarını karşılamakla beraber eğlence için birçok şeye de para harcayabilir durumda bahsedilen orta sınıf. Hayatlarının monotonluğundan biraz sıyrılıp farklı duyguları yaşamak; bir film izleyerek ağlamak, gülmek, korkmak çok değerli şeyler haline gelebilir insanın hayatında. Bu yüzden nasıl ki aslında basit bir taş parçası olan elmas insanların gözünde çok değerli olabiliyorsa eğlenebilmek de insanların gözünde çok büyük bir öneme sahip olabiliyor. Şov bizinısı şov bizinıs yapan şey ise tam olarak bu: büyük insan kitlelerinin belirli bir ihtiyacını karşılayabiliyor olması; bunun yanında bu ihtiyacın acil ve insanların hayatlarında bulunduğu konum dolayısı ile elmas değerinde olması.

Görsel: Rıcky Gervaıs – Humanıty (netflıx)

  Bir işin elmas değerinde olması, bu işi yapan insanların sağladığı hizmeti tüketicilerin çok değerli görüp satın alması. Böylece işi yapanların para kazanması ise “değer”in sübjektif olmasından kaynaklanıyor. Burada “değer” sözcüğünü kullanırken ekonomik boyutunu kastediyor olacağım.

  18. ve 19. yüzyıllarda Sanayi Devrimi ile değer kavramı sorgulanmaya başlandı. Adam Smith, David Ricardo ve Karl Marx “değer”in objektif bir şekilde ölçülebileceğini savunurken 19. yüzyılın sonlarında Avusturya Ekonomi Okulu’ndan Carl Menger ve Eugen von Böhm-Bawerk ise “değer” ölçümünün sübjektif olduğunu savundular.

  Değerin objektif olarak ölçülebileceğini savunanlar bir mal ve hizmetin nihai değerinin bu mal ve hizmeti ortaya çıkarmak için harcanan emeğin miktarı ile doğru orantılı olduğunu düşündüler. Fakat bu düşüncede birkaç tane sıkıntı vardı.

  Öncelikle, basitçe, insanların harcadıkları emeği ölçebilmek sıkıntılı bir durum. Fabrikalarda bir işçinin ürettiği ürün başına bir ücret alması ölçülebilirken bir muhasebecinin veya bir resepsiyonistin yaptığı işin karşılığının ölçülmesinde herhangi objektif bir girdiyi bulmak çok zor ve karmaşık bir iş.

  İkinci problem, sarf edilen emek sonucu üretilen bir mal veya hizmetin piyasa değerinin zaman içinde sarf edilen emekten bağımsız olarak değişiyor olduğu görülmesi. Bir somun ekmek 10 yıl önce x değerinde iken bugün 3x değerinde olabilmektedir. Buna sebep olarak ekmeğin üretiminin zorlaştığını, daha fazla emek verilerek bir ekmeğin üretildiğini göstermek sağ duyudan uzak olacaktır.

  Üçüncü problem, teori gereği herhangi bir emek sarfı sonucu ortaya çıkan değerin objektif olarak ölçüldüğünü kabul etsek bile günlük hayatımızda aynı miktarda emek harcanan ürünlerin piyasa değerlerinin farklı olduğu görülebilmektedir. Örneğin, bir üreticinin bir uçlu kalem üretimi için 2t zaman harcadığını varsayalım. Başka bir üretici ise kurşun kalem üretmek için t zaman harcasın. Gerçek hayatta gördüğümüz şey ise kurşun kalemin x değerinde, uçlu kalemin ise 5x değerinde olduğudur. Yani ekonominin en önemli unsuru olan insanın var saydığımız bu küçük ekonomik olayda bile değerin objektif olarak ölçüldüğünü savunan düşüncenin oluşturduğu normların dışına çıktığını görebiliyoruz.

  Değerin sübjektif olduğunu düşünenler ise bir mal veya hizmetin içkin olarak herhangi bir değere sahip olmadığını, insanlar ancak bunlara bir değer yüklerse değer kazanabileceğini savunur. Basitçe anlatmak gerekirse, yazları gardırobunuzun en arkalarında bulunan montunuz, kışları en önde durur. Çünkü yazın bir montun sizin için kullanım değeri yoktur. Fakat kışları her gün onla dışarı çıkarsınız. Genel anlamda, sübjektif değer teorisi bir mal veya hizmetin değerini ölçerken bu mal veya hizmetin ne kadar kıt olduğunu ve bunların tüketicilere ne kadar yarar getirdiğini göz önünde bulundurur.

  Tam da bu noktada konumuza dönebiliriz. Bir televizyon dizisi oyuncusunun çok fazla paralar kazanmasının nedeni budur. Eğlence sektöründe kazançların fazla olmasının nedeni de budur. Yani insanlar 15. yüzyılda en temel ihtiyaçları için tüm kazandığı parayı harcamak durumundayken 21. yüzyılda bu ihtiyacını giderdikten sonra hayatındaki başka bir eksiklik olan eğlence ihtiyacını gidermek için para harcayabilir durumdadır. Örneğin, bir öğün yemek için x para harcarken bir tiyatro oyunu için, çok sevdiği bir şarkıcının konseri için 50x, 100x para harcamaktadır. Tabii insanlar bu paraları vermek yerine akşamları oturup televizyon seyretmeyi de tercih edebilir. Bugün Türkiye’de birçok insan için akşam yemeğini yedikten sonra televizyon başına kurulup Survivor, MasterChef gibi programları izlemek vazgeçilmez bir aktivitedir. Buradan kazanılan reklam gelirleri de bu insanların sahip olduğu eşi benzeri olmayan bir ihtiyacı karşılamalarının karşılığıdır. İnsanların, yukarıda anlatılan sebepler dolayısıyla, en acil ve eşi benzeri olmayan bir ihtiyacını karşıladıkları için eğlence sektörü ve bu sektörün cephe hattında yüzlerini kirleten insanlar bahsedilen “meşru olmayan” paraları kazanmaktadır. Burada meşruluğu sağlayan şey ise insanların alınan mal ve hizmet karşılığında belli bir miktar parasını bu insanlara vermeyi kabul etmesidir.

Görsel: KEVIN MAZUR/GETTY IMAGES

  Toplumda ekonomik eşitsizliğe neden olan şeyler küçük aktörler değildir. Değer üreten mal ve hizmet üreticileri bu eşitsizlikten sorumlu tutulamazlar, onların ürettiği değer gayrimeşru görülemez; bunların sonucunda ise bu insanların kazandıkları parayı ellerinden almak düşüncesi meşru olamaz. Eğer eşitsizlik, sosyal adalet gibi makro konulara çözüm aranıyorsa bu sorunların çözümünde muhatap daha makro erklerdir. Ekonomik eşitsizliğe piyasanın sağladığı üretim neden olmaz, bu üretimin bir kısmını veya (hiç hoş karşılamasam da) tamamını kamuya yeniden dağıtacak politikacıları, parayı kontrol eden merkez bankaları, sistemin içinde bulunan liberal demokratik kurumlar ve bu kurumların beceriksizliği neden olur. Bu yüzden, enerjimizi kendi işini meşru bir şekilde yaparak değer üreten insanları sorumlu tutarak cadı avına çıkmaya harcamaktansa cadıları doğru yerlerde arayıp doğru cadıları sorgulamaya harcamak daha verimli olacaktır.

Kaynakça

Investopedia

avatar

Yazar Bedirhan Akay

Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi 1. Sınıf
İlgi Alanları: Münazara, güncel siyaset; Formula 1, Futbol.

blank

“Yaparak Yıkmak” – Kare , Yuvarlak ve Zaha Hadid Üzerine

blank

KAÇMAK